ÖZE DÖNÜŞ PLATFORMU RÖPORTAJ SERİSİ -2

A.Hüseyni DAL: Bize derneğinizin kapılarını açtığınız için öncelikle teşekkür ederiz. Bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Bütün işlerin başının ve sonunun varacağı Allah’ın adıyla söze başlayalım. Rabbimizin izniyle, mazlum coğrafyamızın hür sesi olmaya aday olan Ufkumuz Com sitesine misafir olduğumuz için mutluluğumuzu belirtmeden konuşmaya başlarsak nakıs bir iş yapmış olacağız. Bundan dolayı asıl sizler bize zaman ayırdığınız için biz müteşekkiriz
Dengbejler diyarında, denbejlerin sözlerine konu olacak kadar yokuşlu bir hayatımız yok. Fakat memleket adı yokuşluya çıkınca içinde yaşayanların hayatları da yokuşsuz olmaz. Her ne kadar memleketimizin çoğunluğu düz olsa da hayatlarımız pekte düz değildir. Benim de her insanın yaşadığı gibi az çok yokuşlu bir hayatım oldu. İlk, orta ve lise yokuşlarını Muş’ta aştım. Muş İmam Hatip Lisesini bitirdikten sonra Muş Alparslan Üniversitesi Otomotiv Teknolojisi Bölümünü okudum. Mezun olduktan sonra hayatın artık yokuşlarına değil de bariyerlerine atıldık. Bu bariyerlerin içinde yer alan ve en güzel bariyer olan “Allah’a kul olma ” bariyerinin hakkını vermeye çalışıyoruz. Evli ve Allah’ın istediği bir kul olmalarını istediğim 4 çocuğum var.
A.Hüseyni DAL: Derneğinizin isminden başlayalım neden “İnsan ve Yaşam Derneği,” İnsanı yaşam derneği demediğiniz de bu iki kavramı bir bağlaçla bağlayıp dernek ismi olarak kullandınız?
İNSAN Allah’ın yeryüzündeki halifesi, kendisine irade verilen, yeryüzü ve gökyüzü hizmetine sunulan, en şerefli yaratılanıdır. YAŞAM ise onun en kutsal ve en vazgeçilmez hakkıdır. İnsan yaşamsız düşünülemez. Bu yaşam hakkı yaratıcısı tarafından ona verilmiştir. Yani halifesine yaşama hakkını bizzat kendisi vermiştir. Yaşama hakkının yanında ona özgür irade de vermektedir. Kendi tercihini özgürce kendisi seçsin diye. Başkasının ona dayattıkları ve elinden aldıklarından arta kalanlarla yaşamaması için bu iradeyi vermiştir. Gelelim sizin dediğiniz ‘insanı yaşam’a; biz insanı yaşam dediğimiz zaman, bu sefer neye göre insanı yaşam ve hangi yaşam insanıdır soruları karşımıza çıkmaktadır. Her kes kendine göre yaşadığına insanı yaşam şekli diyor. Ama insanı yaşam şekli dediği şey yaratıcısının istediği şekil midir? Ya da beşeri düzenlerin insanların önüne tek seçenek olarak verdiği haklar ne kadar insanı, ne kadar İslami, ne kadar rabbani, ne kadar yaşamsal? Bundan dolayı biz halife olan insan ile ona verilen yaşama hakkını ayrı ayrı yazmayı tercih ettik. Yani İslami literatüre indirgediğimiz vakit derneğimizin ulaşmak istediği asıl kavram Kul ve İslam’dır. Fakat Kul ve İslam’a ulaşmadan önce, insana saf olarak verilenle işe başlamayı uygun gördük.
Coğrafyamız yıllardır insani ve İslami binlerce sıkıntı yaşamıştır ve hala yaşamaktadır. Ona yaratıcının vermiş olduğu haklar bile verilmezken, bizim dikkatleri çekmek istediğimiz nokta yaratıcının verdiği haklardır. Tamamen insanın mazlum olduğu şekliyle biz insana yaklaşıyoruz. Tercihlerine göre ayırmıyoruz, tercihsiz insana ve doğal verilen haklarına vurgu yapmak istemekteyiz. İnsanın düşüncelerinden, ideolojisinden, özgürce seçtiği seçeneklerden ve siyasi tercihlerinden önceki halidir üzerinde durduğumuz. Yapmış olduğu tercihler ona asıl verilen hakları görmezden geleceğimiz anlamına gelmiyor. Beşer her zaman eksik hak vermektedir, işine yarayan hakkı vermektedir. Beşerin beşere verdiği hak ilerde ona zarar vermeyecek kadar az, ondan başka hak isteyecek kadar kapalı, istediğinde ezecek kadar eksik olan haklardır. Ona verdiği haklar öz benliğine uymayan, ruhuna kalıcı mutluluklar vermeyen, her zaman bir burukluk ve eksiklik hissettiren haklardır. Beşerin verdiği hakların çoğunda noksanlık yatmaktadır. Noksanlılardan dolayı insan kendini tanımadığı için sürekli bir benlik arayışına girmektedir. Çünkü insanın insana vereceği hak, insanın cüzi iradesi gibi eksik olur, sınırlı olur. Özellikle yaşadığımız coğrafyada, ne İslami ne de insanı hakların tam verilmediği gibi maalesef ne insana ne de onun yaşam hakkına saygı duyulmaktadır. Ve yine maalesef ki baskı ve zulmün hiç eksik olmadığı bir coğrafyada yaşamaktayız. Yaşanılan ve yapılanlardan dolayı dikkatleri bu konuya bir nebzede olsa çekme arzusuyla İNSAN VE YAŞAM ismini seçtik.
A.Hüseyni DAL: Derneğinizin tüzüğünü hazırlarken sizin düşüncelerinize cevap verecek başka hangi derneklerin tüzüklerinden faydalandınız?
Derneğimizi kurmadan önce gönüllüsü olduğumuz derneklerin (Van İnsan der- Hakkâri Özgür Yaşam) tüzüklerini inceledik. Mekânlarımız fazla da uzak olmadığı için çektiğimiz ve yaşadıklarımız onlarla ortak sorunlardır. Coğrafyamızda yaşanılanlar hep aynı karenin parçaları olduğu için özelde ilimize, bölgemize ve genelde tüm insanlığa hizmet edebilmenin kaygısıyla en iyisini yakalamaya yönelik özenli çalışarak tüzüğümüzü hazırladık. İnsanlık tarihi bizlere yaşadığımız coğrafyada şunu net öğretti, beşerin insanlığa sundukları yamalı elbiseden öte değildir. Yamalı olunca elbise, kışın soğukta yazın güneşte bize pek fayda vermediği gibi hep bir tarafımıza da zarar verdi. Gün geldi Sarıkamış’ta iliklerimize soğuğu işledi, gün geldi kutsalımıza kara çizgi çekti, gün geldi tahtını kıyımların üzerine dikti, gün geldi sırtımıza postallarla bastı, gün geldi bizleri öz köklerimizden koparıp sürgünlere saldı ve gün oldu rızkımıza Qilaban (Uludere) yolunda diş geçirdi. Dikişleri ruhumuzda, yaması yüreğimizde, soğuk nefesi bedenimizde, sahte gülümsemesi özümüzde, pençesi özgür irademizde, infaz fermanı ensemizde hiç eksik olmadı. Bize girdirilen yamalı elbiseden dolayı en önemli diğer bir referansımızsa İslam dini ve Onun Aziz Peygamberinin sünneti, insanlığa bıraktığı örnek liderliği ve yaşam şekli oldu.
A.Hüseyni DAL: Yeni açılan genç bir derneğin başkanısınız, derneğinizi açtığınız vakit hangi sıkıntıları çektiniz?
Her işin başında bir sıkıntısı mutlaka vardır. Yapılmak istenilen iş ilahi dahi olsa sıkıntısız olmaz. Her yeni iş yeni bir deneyim de demektir. Bizim dernek açma, yönetme, yürütme ve bizden önce açılmış bir dernekte çalışıp deneyim kazanma gibi bir imkânımız olmadığı için her konuda sıkıntı çektik. Verilen haklar doğrultusunda derneğimizi açarken, resmiyetten, yönetim kurulunu belirlemeye, derneğin açılacağı yeri bulmaya kadar sıkıntı çektik. Fakat arkadaşlarımızın birlikteliği ve fedakârlıkları sıkıntıları aşmamızı kolaylaştırdı. Her şeyden önce şunu demek gerek fedakârlık ve azim bir yerde varsa aşılmayacak sıkıntı yoktur. Bu konu da derneği açarken bizlere yardımcı olan bütün kardeşlerime nazarınızda teşekkür ederim. “Her darlığın ardında bir genişlik var” mantığını biz işin başında kabullendik ve buna canı gönülden inandık. Şimdi keşke yıllar önce açsaydık diyoruz. Dernek yavaş yavaş oturup faaliyetler yapıldıktan sonra çektiğimiz sıkıntıların farkında bile olmadık.

A.Hüseyni DAL: İYD’nin faaliyetlerini ve çalışma esaslarını nelere göre belirlediniz?
Derneğin kuruluşuna karar veren ekip, tüm faaliyetlerinde İslam dinini referans almaktadır. Faaliyetlerimizin tek amacı Allah’ın istediği modelde insanları hayata hazırlamak, hayat ve İslam dini ile barışık olup rabbine tam anlamıyla kul olmalarını sağlamaktır. Bundan dolayı dünyevi her meseleye bakış acımız İslam eksenlidir. Pratik çalışma alanında ise önceliği vahyin ışında Resulü Ekrem’in sünnetine göre yapmaktayız. Temel kaidemiz İslam ve sünnet olduktan sonra bizim halletmeyeceğimiz meselenin olmayacağını düşünmekteyiz. Ayrıca temelimiz bu iki kriter olduktan sonra geriye ne öğrenip ne yaparsak beşeri kültürümüz olacaktır. Yani “İslam’ın insan inşa ettiğine inanmaktayız.” Haliyle bu durum derneğimizin kuruluş felsefesinde de çalışma ve esaslarında da belirleyici olmaktadır.
A.Hüseyni DAL: İYD’nin İslam Coğrafyası ve Kürt Sorununa bakış açısını nasıldır?
İslam Coğrafyası, İran İslam Cumhuriyeti hariç, Arap Baharı diye adlandırılan sürece kadar neredeyse tamamı emperyalist ABD’nin emrinde ve Arap Milliyetçisi (Baas) gibi partilerin elindeydi. Tabi şimdi meydana gelen Arap Baharında biraz umut var olmak lazım. Fakat gene emperyalistlerin eline geçecekse İslam adına, ümmet adına pek bir beklentiye girmemek lazım. Eğer miatları dolan diktatör ve Baascı rejimlerin yerine emperyalistler yeni piyon seçecekse, bu dün yapılanların daha fazlasını çekeceğimiz anlamına geliyor. Halk kendi kaderini kendisi seçmek zorundadır. Halk kendi kaderini dünden beri kendisi seçmediği için İslam coğrafyası hiçte hak etmediği bir durumun içinde yaşamaktadır. Halkına karşı zalim, zalimlere karşı dalkavuk olan İslam coğrafyasının yöneticileri sadece halklarına zulüm etmekle kalmamış aynı zamanda insanlığa kurtuluş ve rehber olacak olan İslam dininin de önündeki en büyük engeli oluşturmuşlardır. Arap Baharından sonra ne olacağı konusu halen bir muammadır. En doğrusunu hakim ve hikmet sahibi olan Allah bilir. Halk eğer kendi kaderini gene başkasının eline bırakacaksa Arap Baharı, Arap saçına dönecektir. O saçın tekrar kesilmesi için gene binlerce mazlumun kanı dökülecek.
Kürt sorununa gelecek olursak, Kürt sorunu bütün Müslümanların içinde yer aldığı bir sorundur. Tüm Müslümanların aktif veya pasif suçlu olduğu ümmeti bir meseledir. Kavimlerin tamamının Allah’ın birer ayeti ve zenginliği olduğu bir dine inanan bireylerin Kürt konusunda duyarsız kalmaları cahili bir sorundur. Allah’ın yarattığı ve özgür irade verdiği bir kavmin, yaratıcı tarafından verilen haklarının, onun dinine inananlartarafından çiğnenmesinin Allah katında hiçbir gerekçesi yoktur. Kürtler dört parçaya bölünmüş topraklarında dört ayrı ulus devletten yüz yıllardır baskı, zülüm ve ölümün her türlüsünü görmüşlerdir. Ulus devlet zulmünün en acı faturasını bu kavim ödemiştir. Ve halen ödemeye devam etmektedir. İslam dininde haksız yere bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibidir. Tarihe baktığımızda bu haksızlık yıllarca Kürtlere yapılmıştır. Hem de bu zulmün yaşı, cinsiyeti, sivil hali olmadan yapılmıştır.
Kürt sorunu nasıl ki ümmeti bir mesele ise, bu sorunun çözülmesi de herkesi ilgilendirmektedir. Sorunun ilk çözülme adımı da bize göre empatidir. Kürt sorunda öncelikle empati şart. Kürtlerin dışındaki Müslümanların empati yapmaları gerekir. Kürtlere biçilen prototipin dışında düşünmeleri gerekir. Kürtlerin dışındaki Müslümanlara şu enjekte edilmiştir; Kürtler bölücü, emperyalistlerle işbirliği yapan, hain ve güvenilmezdirler. İşte bu prototipin ekseninde empati yapmaları gerekir. Ben olsaydım ve benim üzerime bu kavramlar yapıştırılıp, isminin her geçtiği yerde dört etiketten hangisi iş görecekse onunla bana muamele edilmiş olunsaydı ben ne yapardım. Bu empatiden sonra yeniden zihin harmanı yapmaları gerekir. Onlara anlatılan ve zihinlerinde Kürt isteklerine buldukları cevapları tekrardan düşünmeliler. Kürtler hakkındaki olumsuz bilgilerinin ve yapıştırılan etiketlerin başına acabayı eklemeliler. Acaba ben aynı hakları isteseydim, bana da aynı muamele yapılsaydı, ben ne yapardım. Acaba olay gerçekten anlatıldığı gibi mi, istekleri haksız gösterildikleri gibi mi. Acaba bunca yıldan sonra yanılma payımız olabilir mi. Eğer Kürtler yanlış ve haksız iseler yıllardır bu haksızlıkta niye ısrar ediyorlar, türünde düşünmeleri gerekir. Daha sonra yıllardır zülüm gören Kürtleri dinlemeleri gerekir. Kürtleri dinledikten sonra isteklerini ve talep ettiklerini vermesek ne olacak ve bunca etiketlendirmeden, ölümden, zulümden sonra Kürtlerle hangi dinin kriterlerini ve hangi kardeşlikten bahsedeceğiz. Bunları düşünmeleri gerekir. Yoksa hiç hak verme kafandaki etiketle yaklaş, dinledikten sonra aynı kriterlerine devam et, üzerine İslam dininden bahset bunlara Kürtlerin zihinleri toktur.
A.Hüseyni DAL: Yanılmıyorsam altı aylık bir geçmişiniz var. Bu süre boyunca halkın derneğe rağbeti ve bakışı açısı nasıldı?
Dernek yeni ama şükürler olsun halkımız merak edip sormaya, sorgulamaya başladı. Bu topraklara güzel şeyler layık görülmemiştir. Bizlere verilenler hep kısır ve eksik olunca insanlarımıza sunulan yeni şeylere bakış açıları da tereddütlüdür. İlk açtığımız vakit derneğimize tereddütlü yaklaşanlar oldu. Bizleri soran sorgulayan insanlar önceliği tüzüğümüze ve rengimize vermekten ziyade tereddüde verdi. Fakat her geçen gün baktılar bizler derin hiçbir yapının kolları, yan kuruluşları, sempatisi ve herhangi bir partinin uzantısı değiliz bu sefer daha rahat yaklaşmaya başladılar.

A.Hüseyni DAL: Başta bu şekilde derneğinize yaklaşmaları sizleri rahatsız etmedi mi?
Hayır, bilakis çok hoşumuza gitti. Keşke herkese bu şekilde yaklaşsaydılar bunca sıkıntıyı da yaşanmamış olacaktı. Halkımız yargılamayı, sorgulamayı, iyiyi, kötüyü bu şekilde daha kolay ayırt ederdi. Halkımıza sunulan her şeye bu şekilde yaklaşılmış olunsaydı sanırım yıllardır çekilenlerde bu derece aşırı olmazdı. Bu halk çok çekti hem de haddinden fazla çekti. Artık yoruldu, rahat bir nefes almak istiyor. Kendini rahat hissedeceği bir yer arıyor. Bu hale getirilinceye kadar ona çok bedel ödettirdiler, onun için bundan sonra yapacağı en iyi şey sanırım sorgulamak olacaktır. Çünkü zaten bedel ödüyor ve ödettiriliyor. Bunca verdiği bedelin üzerine sorgulamakta hakkı olsun.
A.Hüseyni DAL: İYD’nin öncelikli olarak hangi yaş grubuna hitap etmeyi düşünüyor?
Derneği açmamızın en önemli nedenlerinden biri de genç nesillerdir. Şuan genç nüfus manevi bir sahipsizliğin içindedir. Genç nüfusun dışında kalan diğer insanlar bir şekilde kendilerini kuruyup, belli bir dünya görüşüne göre yaşamaya çalışıyorlar. Önlerine atılan her yeni şeye temkinli yaklaşmayı biliyorlar, gençler kadar aceleci değillerdir. Onlara verilmek istenilene hayır diyemiyorlarsa bile uzak durmayı biliyorlar. Yeni sunulana sahip çıktıkları vakit bile zarar görmeyecek şekilde yaklaşıyorlar. Fakat genç nesil bu şekilde olaylara yaklaşmıyor. Her sunulanı elde etmek için önde olmak istiyor. Bizzat o sunulanın yanlış veya doğruluğundan ziyade öncülüğünü denemek istiyor. Dış uyaranların çok olduğu bir zamanda yaşıyorlar. Uyarıcılar fazla olunca, gençler her birinin üzerinde tek tek kafa yorma gereğini duymuyorlar, sunulanlar hoşlarınagitmişse hemen sahip olmaya çalışıyorlar. Halil Cibran bir şiirinde çocuklar/ gençler için şöyle der; “Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları kendiniz gibi olmaya zorlamayın.” Biz onları kendimize benzetmekten ziyade bizleri aşsınlar, en güzeline ulaşsınlar diye onlara hitap ediyoruz. Bizleri aştıkları vakit ancak bizim yaşadığımız sorunları aşarlar ve yaşadığımız zihin durgunluğuyla karşılaşmazlar. Çünkü onlar gelecektir, geleceğimize en iyi şekilde yatırım yapmayı düşünüyoruz. Ayrıca şimdi biz onlara sahip çıkmasan ilerde onlarda bize sahip çıkmazlar. Nasıl ki kendinden sonraki nesillere sahip çıkmayan, bireysel yaşayan toplumların son mekânı huzurevleri olmuşsa ve bu toplumlarda huzurevleri çoğalmışsa, bizlerde toplumumuzda kayıtsız, duyarsız ve sahipsiz insan görmek istemiyoruz. Ne kendinden önceki nesle sahip çıkmayan nede kendinden sonraki nesli takmayan bir toplum görmek istemiyoruz. Bizim onlara hayatla ilgili bırakabileceğimiz en güzel miras özgür bir ortam ve ilahi bir ahlaktır. Gerisine kendileri karar vermeli. İnşallah bu düşüncelerin ekseninde çok kapsamlı programlar hazırlamayı düşünüyoruz.
Tabi tek çalışmalarımız gençlere yönelik olmayacaktır. Hanım kardeşlerimize de İslami ve insanı sağlıklı bir nesil yetişmeleri için elimizden gelen ortamı sağlamayı düşünüyoruz. Hem kendilerini yetiştirmeleri hem de yeni nesillere sahip çıkmaları için elimizden gelen ortam ve faaliyetleri sunmayı düşünüyoruz.

A.Hüseyni DAL: Size göre derneğiniz Muş ilinin hangi sıkıntılarına cevap verebilir veya Muş halkının hangi faaliyetlerinize ihtiyacı var?
Coğrafi şartlardan dolayı ilimiz Kürt coğrafyasının tam ortasında yer almaktadır. Kültürel ve dini yönden çok eksik bırakılmış bir şehir. Geçmişinde İslami birikim ve kültürel argümanlar çok fazladır. Fakat bu İslami birikim ve kültürel argümanlar yeni nesillere aktarılmayınca geçmişte kalmış oluyor. Bir şehrin yönetim şeklinin yönetici ve iktidarın deneme tahtası olması, her gelenin istek ve arzularını görmek istediği şehre çevirmek istemesi o şehri köklerinden koparır. Muş yanlış uygulama ve politikaların etkisinden dolayı köklerinden koptu. İşte bu noktada geçmiş birikim ve argümanlarının üzerine biz geleceği kurmak isteyen insanlara yönelik faaliyet vermek istiyoruz. Yani örfi ve dini olanı tekrar yaşatmak istiyoruz. Dengbej seslerinin kesildiği bir Muş ovasını kimse görmek istemiyor. Muş ovasında geçen ve yaşayan her insanın dengbeşlerin seslerini tekrar duymalarını arzulamaktayız. Derneğimiz bu bakımdan Muş’a köklerine dönmesi için kapı açmayı düşünüyor, ne kültüründen kopartılmış bir halk nede dinine yabancılaştırılmış bir halk istememektedir. Bundan dolayı Muş’ta söyleşi, panel, konferans vb. eğitim çalışmalarında rol oynamak istiyoruz. Ayrıca toplumsal olaylara partilerin muhalefet ve iktidar bakışlarıyla değil de halkın nabzıyla yaklaşmayı düşünmekteyiz. Muhalefet sürekli karalamanın peşindedir. İktidar ise cevap vermenin ve egemen olmanın peşindedir. Hal böyle olunca halk arada susuz kalıyor. Biz bu halkı susuz bırakmak istemiyoruz, kültürüne yabancı dininden habersiz bırakmamak için testilerimizi İnsan ve Yaşam Derneği’ne taşıdık.
A.Hüseyni DAL: İYD yol haritasını çizerken öncelikle nasıl bir Muş’u ve arkasında nasıl bir Türkiye’yi düşlüyor?
Öncelikle bizim düşlediğimiz Muş, ayrılığın az olduğu, ortak noktaların çoğaltıldığı, çaresizliğin çıktığı son yollarda bile insanların umut var olduğu, emeğin, insanın, kültürün değer gördüğü, kalıp yargıların aza indirildiği, insanların önüne etiketlerin getirilmediği, hoşgörü ve huzurun eksik olmadığı, bilinçli tercihlerin yapıldığı bir Muş’tur. Kendi inanç ve dünya tasavvurumuza yakın bir Türkiye düşlemekteyiz. Türkiye’de Kürtlerin, Türklerin(ve diğer kavimlerin), bir arada ve de barış içinde yaşadığı, kimsenin ötekileştirilmediği, farklı inançların yasalarla korunma altına alındığı, ırkı farklılıkların yasalarla korunup zenginliklere çevrildiği, devletin mevcut her türlü imkânından herkesin eşit yararlandığı, bölgesel zenginliklerin artırıldığı bir Türkiye’yi düşlemekteyiz. Buna verile bilecek en güzel örnek renklerin çok ama huzursuzluğun az olduğu Medine Vesikasının çağdaş hali olabilir.
A.Hüseyni DAL: Son olarak derneğinizin ilk resmini görürken dikkatimi çeken üzerinde hüve yazılmış yazı oldu. Bu özel bir sembol veya amblem mi?
Görmüş olduğunuz resmin üzerindeki ‘HÜVE’ yazısının anlamı ‘O’ demek. Buradaki O Allah’ın işaret sıfatıdır. Kuran’da Allah isminin yerine yazılmaktadır. En güzel örneği “Sizi bir tek nefisten yaratan ve böylece kararlı bir kalma yeri, bir de emanet kalma yeri dizayn eden O'dur. Fıkıh eden bir toplum için, ayetleri ayrı ayrı detayları ile açıkladık” ayetidir. Bunu seçmemizin nedeni tüm işlerin başının ve sonunun Allah’a ait olduğunu ve mutlaka ona dönüp yaptıklarımızın hesabını vereceğimizi hatırlamak ve hatırlatmak için seçilmiştir.

Röportaj: Ali HÜSEYNİ DAL/ Ufkumuzhaber - MUŞ
Muş'tan KARELER :






