Şehadetinin 45. Yılında, yazarımız Seydayê Mustafa Naim ile Seyyid Kutub üzerine yaptığımız söyleşinin üçüncü kısmını “Siyasal İslam ve İslam Devleti” konusu kapsamaktadır. Seyyid Kutub, Siyasal İslam ve İslam Devleti konusuyla ilgili yaptığımız söyleşimizi sunuyoruz.
****
N.Kaya: Bu gün çokça gündeme gelen Siyasal İslam ile İslam Devleti konuları daha net değildir, Fizilali Kur-anda Kutub bunu nasıl açıklıyor, ona göre bu iki konu nasıldır?
İslam - Devlet münasebeti; kadim ulemamızdan günümüz âlim ve aydınlarımıza kadar tartışması çok su götüren konulardandır. Bu mevzu; Maverdi, İbn Teymiyye, İbn-ül Kayyim’den, asrımızdaki âlim ve aydınlardan Tunuslu Hayrettin Paşa’dan Cemalettin Afgani’ye Reşit Rıza’ya, Hasan El-Benna’dan Seyyid Kutup ve Mevdudi’ye, İmam Humeyni’den Fadlüllah ve Yusuf El-Kardavi’ye, Fethi Yeken’den Hasan Turabi ve Abbas Medeni’ye kadar gerekliliği, muhtevası vb. pek çok konuda farklı tonlarda tartışmaları devam ede gelmiştir.
Özellikle Avrupa’nın Modern Haçlı Seferleri karşısında ayakta kalamayan Osmanlı’nın son dönmeleri ile Osmanlı sonrası dönemde bu konu etrafındaki tartışmalar daha bir alevlenmiş; özgürlükler, insan hakları, demokrasi vb. tartışmalarla yeni boyutlara taşınmıştır.
Peygamber (s.a.s) ve ashabının (r.a.) inşa ettikleri devletin özlemini çeken Müslüman âlim ve müfekkirlerden Tunuslu Hayrettin Paşa ve Cemalettin Afgani gibi bazıları Osmanlı hilafetinin yıkılmaması için gayret göstermiş, Reşit Rıza ve Hizbü-t Tahrir’in müessislerinden Takiyüddin En-Nebhani gibi bazıları yıkılan hilafetin yerine Dört Halife’nin (r.a.) inşa ettikleri hilafet gibi bir düzenin kurulması için çalışmış, Ezher şeyhlerinden Ali Abdürrezzak gibileri de hilafet sisteminin dinin dayattığı bir sistem olmadığını, döneminin koşullarına göre kabul gördüğünü, ancak günümüz koşullarında kabil-i tatbik bir sistem olamayacağını savunmuş, hızını alamayıp daha da ileri giderek İslam’ın bir yönetim ve devlet için değil, din ve tebliğ için geldiğini iddia edebilmiştir.
Muaviye’nin Hicri 40 yılında hilafeti saltanata dönüştürerek oğlu Yezid’i veliaht olarak tayin etmesi, İslam Tarihi ve Müslümanlar için pek çok konuda negatif yönlü bir değişimin start çizgisi ve kırılma anı olmuştur. En önemli kayıplardan biri, İslami siyasal akıl ile devlet ve halkların yönetimi konularında tekâmül sürecine ket vurulması, önünün tıkatılması olduğu bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. O günden itibaren saltanatın değişik versiyonları arasında tercih yapmanın dışında ümmete başka bir seçme ve seçilme hakkı verilmemiştir. Muaviye’nin o kararından Osmanlı’nın yıkılmasına kadar alternatif yönetim biçimleri üzerinde neredeyse hiç çalışılmamış veya denenmemiştir. Beş halifeden her birinin diğerinden farklı bir yöntemle halife seçildiği nazar-ı itibara alındığında, seçme ve seçilme yöntemlerinde daha ilk dönemlerden itibaren zengin olunduğu, bu zenginliğin gelecekte daha bir zenginleşerek ilerleyeceğini kestirmek zor değil/di. Bu hızla bugünlere gelinmiş olsaydı herhalde bugün âlem-i İslam, pek çok konuda olduğu gibi Batı’nın siyasal aklını, yönetim biçimlerini, demokrasisini, liberalizmini konuşuyor ve taklit-ithal ediyor olmak yerine, kendi siyasal aklını ve yönetim biçimlerini konuşturuyor ve tatbik-ihraç ediyor olacaktı.
Osmanlı’nın son dönemlerine ve ardından gelen İslam âlemindeki parçalanmışlığa tanıklık eden Seyyid Kutub (r.h.), Batılı güçlerin bu parçaların paylaşımında ve sömürgeleştirilmesinde sergiledikleri akbabalığı Mısır’da ve diğer İslam topraklarında bariz bir şekilde müşahede etmiştir. Her sorumluluk sahibi âlim veya aydının yapması gereken, böyle bir hezimet, parçalanmışlık ve alt-üst oluş karşısında susmayıp harekete geçmek, halkına bilinç aşılamaktır. Seyyid’in de yaptığı bundan farklı bir şey değildi.

Seyyid Cezaevinde
Seyyid’in fikriyatının önemli sacayaklarından biridir hâkimiyet konusu. Bunu akidenin temel konularından olan tevhidin üç şartından olan ülûhiyet konusuyla direk alakalı görür. Ülûhiyet tevhidinin de üç esasa mebni olduğunu dile getiren Seyyid bunları şöyle sıralar:
a) İtikat açısından; yani: Kelime-i Tevhidin manası
b) İbadet ve dini şiarlar
c) Hâkimiyet ve kanun koyma.
Hâkimiyete dayalı şirkin bu asırda en yaygın şirk olduğunu savunan Seyyid, insanların kullaştırılması ve bu amaçla onlara kanunların süduru, ülûhiyetin ilk özelliğidir der. Bir müminin bunu yapması veya bunu yapanları ikrar etmesi düşünülemez. Bunu yapan kimse kendisine ülûhiyet hakkını tanımış olur.
Seyyid’in bu konu hakkında yazdıkları tarafsız ve önyargısız tetkik edilirse, bu konuyla ilintili olarak şahısların tekfir edilmesi hakkında şu sonuca varılacaktır: Seyyid bu tür bir tekfir için şu şartları öne sürer:
1-Küfrün kabulü ve ona rıza gösterilmesi
2- Allah’ın dışında bir mercide muhakemeyi isteme
3-Allah’ın hükmünü ret etme
4-Herhangi bir zorlama olmaksızın Allah’ın hükmünün dışında ve ona zıt bir hükme rıza gösterme.
“Yoldaki işaretler” ve “Fi Zilal”de kanun koymanın ve buna bağlı olarak hâkimiyetin din olduğuna dair pek çok delil sıralamıştır. Bunlardan şu ikisine bakmak, düşüncesiyle ilgili bizde kâfi kanaatin oluşmasına yardımcı olacağı kanısındayım.
Bunlardan ilki: (Hahamlarını ve Rahiplerini Allah’ın dışında rabler edindiler) (Tevbe: 31) ayetinin nüzulünden sonra, Hristiyan olan Adiy bin Hatim Et-Tai (r.a.)bunu kavramada güçlük çeker ve bunu Peygamber’e (s.a.s) sorar. Peygamber (s.a.s) de “helali haram, haramı da helal yapmıyorlar mıydı?” diye sorunca Adiy “evet öyle” diye cevap verir. Peygamber (s.a.s) bunun üzerine “işte bu onların haham ve rahiplerine olan ibadetleridir” şeklinde cevap verir. Bu hadise dayanarak kanun koymanın rübubiyet iddiası olduğu, bunlara isteyerek itaat etmenin de bu rablik iddiasını kabul manasına geldiğini savunur Seyyid.
İkincisi: (Kralın dinine (kanunlarına) göre kardeşini alamazdı) (Yusuf: 76) ayetinde; Yusuf (a.s.)’in kardeşini kralın dini gereği alıkoyması söz konusu olmadığı halde onu alıkoyar. Bunu da Yakup’un (a.s.) getirdiği şeriat gereği yapar. Ayet, kralın kanunlarını din olarak adlandırmış, dolayısıyla kanunları ancak din koyar, din tarafından konulmamış kanunlar din dışıdır.

Seyyid, İhvan’dan bazı dostlarıyla cezaevi bahçesinde
Buradan, kanun koyma ve devletin teşkili akidevi bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Bunu Seyyid’ten önce Hasan El-Benna’da (r.h.) da görebiliyoruz. O da İslam’da yönetim konusunu fıkhı ve siyasi mecrada değil, kelami – akidevi bir mecrada değerlendirmektedir. Bunda, farklı kavramlarla ifade edilse bile Reşit Rıza’nın hilafet devleti tasavvuru arasında önemli oranda benzerlikler ortaya çıkmaktadır. Ancak buna rağmen örneğin El-Benna’nın, 1923 Mısır anayasasını, bazı tadilatların yapılmasını talep etmekle birlikte kabul ettiğini ve iki defa seçimlere aday olarak katıldığını görmek mümkün. El-Benna yönetim sistemini üç esasa bina eder:
1-Yönetim ve yöneticinin sorumluluğu
2- Ümmetin birliği
3-Ümmetin iradesine saygı
![benna_nam..[1].jpg](http://b1110.hizliresim.com/11/10/11/4195.jpg)
Hasan El-Benna, Müslüman Gençler Derneği’nde imamlık yaparken…
Şehit edildiği gün çekilen son fotoğrafı
19. yüzyılda İslam âlemine yönelik başlatılan Modern Haçlı Seferleri karşısında Cemalettin Afgani, Müslümanların dâhili ve harici bedbahtlardan kurtulması ve İslam âleminin birliği için bir tür şura biçimi olan demokrasinin bir çıkış yolu olabileceğini savunurken, 20. Asrın başlarında El-Benna demokratik yönetime mesafeli durmuş, ancak parlamenter sisteme sıcak bakmıştır. El-Benna’nın tasavvurundaki devlet yapısı, tabiri caizse “İslami Demokrasi” hüviyetine sahipken, Mevdudi, El-Benna ile Kutup arasında bir yerde, Seyyid ise daha uç noktada durmaktadır. Mevdudi de demokrasinin İslam ülkelerinde denenebileceğini savunurken, Seyyid, İslam ile demokrasinin beraber zikredilmesine şiddetle karşı çıkmakta, Batı’da iflas etmiş bir sistemin Doğu’da neden deneneceğini sorgulamaktadır. Seyyid’in, siyasi özgürlükleri teminat altına alan adil bir diktatörlüğü savunduğunu iddia etmek zor değil.
Seyyid Kutub’un devlet tasavvuru Mevdudi’den büyük oranda etkilenmiştir. Mevdudi’nin eserlerini tercümeyle kendilerini görevlendiren bazı İhvani gençler, İhvan-ül Müslimin’in genel merkezi önünde kiraladıkları bir yerde, “Müslüman Gençler Kurulu” adı altında Mevdudi’nin eserlerini tercümeye koyulurlar. Özellikle, Mevdudi’nin Lahor’da verdiği iki konferansın metni olan “İslam’ın Siyasal Teorisi” ve “İslam İnkılâbının Yöntemi” adlı kitaplarını… Seyyid Kutub’un temel fikriyatından olan ‘İlahi Hâkimiyet’, ‘Allah’a Kulluk’ ve ‘Modern Cahiliye’ konularına havi iki eserdir. Bu iki kitapta yer alan bu tasavvurlar ile Seyyid’in “Yoldaki İşaretler” kitabındaki mevzubahis tasavvurlar arasındaki farklılık son derece cüzidir.

Allame ve mütefekkir Üstad El-Mevdudi
Aslında ‘hâkimiyet’ konusu ve ona bağlı olarak gelişen konu ve tartışmalar, dini kültürümüz ve tarihimizin hiç de yabancısı olmadığı tartışmalardır. Tarihimiz açısından, hemen herkesin malumu olan Sıffin savaşında Haricilerin, mızraklarının ucuna geçirdikleri Kuranlarla “hüküm ancak Allah’ındır” sloganıyla tarafları Kuran’ın hakemliğine çağırmaları ve İmam Ali’nin (r.a.) de “kendisiyle batılın istendiği hak söz” olarak nitelediği meşhur vakıa…
Dini kültürümüz ve kaynaklarımız açısından ise; Usul-ül Fıkıh (Fıkhın Esasları) kitapları genel olarak hâkimiyet konusuyla başlar. Bu hâkimiyetten kasıt da kanun, şeriat koyma manasındadır. Bunun esasları: Hüküm; kanunun kendisi, Hâkim; kanun koyan, Mahkûm aleyhi; kanunların kendisi için konduğu kimse yani mükellef, Mahkûm fihi; hükmün verildiği unsur yani mükellefin fiilleri şeklinde sıralanır. Burada hâkim yani kanun koyan olarak sadece Allah-u Teâlâ olarak kabul edilir. Peygamber (s.a.s), dolayısıyla sünnet, ardından kıyas, sahabenin icraatı, içtihat vb. konular ise O’na bağlı ve tabi olarak gelişen unsurlardır.
Şimdi burada görülüyor ki; gerek Mevdudi ve gerekse onun halefi olan Seyyid’in dile getirdikleri hâkimiyet konusu ile kadim âlimlerimizin dile getirdikleri arasında bir fark yoktur. Bu ister kevni (tabiatsal,) ister de teşrii (kanuni) manadaki hâkimiyet olsun… Ancak diğer taraftan beşerin her türlü kanundan mahrum bırakılması, yaşamlarının idamesi veya kolaylığı için siyaset, ekonomik, bayındırlık, çevre, savaş vb. konularda İlahi kanuna bağlı ve onun çerçevesinde yeni bazı kanunların konamayacağını iddia etmek, onları haricilerle aynı noktada birleştirir ki, bu kabul edilebilir bir nazariye değildir. Çünkü iş sadece burada durmaz –Haricilerde durmadığı gibi-; bu tür kanunları icat ve onları icra edenlerin tekfirine kadar gider. Haricilerin İmam Murteza Ali ve yandaşlarını tekfir ettikleri gibi…
Seyyid’in devletinde Allah’ın yasalarının dışında yaprak kımıldamaz. Bunun, yani Allah’ın yasalarının dışında başka yasaların cari olduğu toplum “cahili toplum”dur. Sözüm ona, Allah’ın dışında kimsenin kanunlarının tanınmaması nazariyesinin tatbikini günümüzde en iyi yapan Taliban olsa gerek. Çünkü harfi harfine sünnete bağlandıklarını iddia etmektedirler. Hayatın tüm alanında Kuran ve sünnetten başka bir şey konuşturmazlar ve hüküm tamamen Allah’ındır(!). Allah için Allah’a rağmen işleyen bir nazariye ve sistem… Hayatın her zerresinin dini değerlerle tanzim edilmemesini küfür olarak niteleme, modern bir haricilik olarak karşımıza çıkıyor.
Diğer taraftan imanın amelsiz olamayacağı, ameli olmayan bir kimsenin imanından bahsedilemeyeceği katı bir selefilik düşüncesidir ve –kanımca acizane- fert- toplum ilişkisinde mayınlarla dolu son derece tehlikeli bir yaklaşım tarzıdır.
Seyyid, toplumları kesin hatlarla, ikiye ayırır; İslami toplum ve cahili toplum. Bunun üçüncü bir seçeneği yoktur ve ona göre dönemindeki bütün toplumlar cahili toplumlardır. Sahabe nesline –haklı olarak- büyük önem atfeden, onları “örnek nesil” olarak değerlendiren Seyyid, daha önceki konuşmamızda da belirtmeye çalıştığım gibi, onların İslam’ı anladıkları ve yaşadıkları gibi anlama ve yaşama durumunda onların vücuda getirdiği bir toplum ve devletin teşekkülünün mümkün olabileceğini savunmuştur.
Ancak hilafetin dini bir mekanizma olup olmadığı, halifelerin seçilme biçimleri ve ta ilk halifenin seçilmesiyle başlayan tartışmaları nereye oturtmak gerekir? Sahabenin masum olmadıkları, sorgulanabilecekleri, bunu, sahabenin bile kendilerinin kendi içlerinde uyguladıkları bilinen bir vaka. Aralarındaki tartışmalar, nizalar, savaşlar taraflardan birinin haklı, diğerinin haksız olduğunu kaçınılmaz kıldığına göre, haksız olan tarafın cahiliye ile nitelendirilmesi mümkün mü? Mümkünse böyle bir niteleme onları dinden dışarı çıkarır mı? Ya da Peygamber’in (s.a.s) Ebu Zer’e (r.a.) (sende hala cahiliyenin özellikleri vardır) derken onu din dışı olarak mı nitelemiş oluyor? Yoksa sadece ‘cahiliye’ olarak nitelenen amel mi bu kavramın muhatabıdır?
Sahabenin bu yüzden İmam Hasan’dan (r.a.) sonra, hatta öncesinde nice sahabe, Allah’ın hükmünün dışında bir hükümle hükmetmiş veya böyle bir hükme rıza göstermiş veya göstermek zorunda kalmıştır. Pek çok tartışmayı beraberinde getiren Ebu Bekir’in (r.a.) halife seçilme şeklinden Cemel, Sıffin hadiseleri, Yezid ve ardından gelen sultanların –Ömer bin Abdülaziz hariç- yönetici oluş biçimleri vb. nice konuda ümmet, Allah’ın hükmünün dışında bir hükümle hükmetmiştir gibi bir iddia yabana atılır bir iddia değildir. Allah’ın hükmünün dışında bir hükme boyun eğmek, cahiliye nitelemesini, dolayısıyla küfrü mucip kılıyorsa, bu, sadece günümüz Müslümanlarına münhasır kılınması doğru olmaz; o “örnek nesil”den niceleri ve onlardan sonra gelen Müslüman toplumların da bu nitelemeden nasibini alması gerekmektedir. Halifelerin seçimlerinin Kuran ve sünnete göre yapıldığı iddiasının dayanağı nedir? Kuran ve sünnette buna dair sarih veya sahih bir delil var mıdır? Değilse, bu beşer aklının kullanımı sonucu oluşan, dolayısıyla içtihadı bir konu olan bir meselede Müslümanların tekfir edilmesinin mantığı nedir?
Seyyid, “hâkimiyet” hakkındaki bu yaklaşımıyla, Ehl-i Sünnet’çe furu’tan sayılan (teferruattan demiyorum) yönetim ve buna taalluk eden konuları bu mecrasından çıkarıp Şia’da akidenin esaslarından olan imamet meselesine taşımıştır.
Seyyid Kutup, Hasan El-Benna’dan sonra, hatta belki onun kadar İhvan üzerinde müessir olmasına rağmen, onun bu konulardaki mirasına sahip çıkılmamış, hatta redd-i miras mahiyetini taşıyan adımlar atılmış, eserler kaleme alınmıştır. El-Benna’nın şahadetinden yaklaşık üç yıl sonra ancak cemaatin mürşidi olarak (1950 ‘de) seçilen Hasan El-Hüdeybi’nin kaleme aldığı ve kendisinden sonraki tüm mürşitlerin ‘Yoldaki İşaretler’ine dönüşen “Yargıçlar Değil Davetçiler” adlı eseri, Seyyid’in bu tür ‘mayınlı’ yaklaşımları ile cemaat arasında set görevini görmüştür.
Bütün bunlar, hatta daha uç noktalar Seyyid’in yazdıklarından çıkarılabilecek “muhtemel” sonuçlardır. Bu ihtimalin olması bile düşünce, eylem ve akıbetleri hiç de hoş olmayan kişi ve yapıların tevellüt etmesine yetmiştir maalesef… Bunların başında kuşkusuz İhvan’dan olan, içeri alınıp pek işkenceden geçirilen, daha sonraları kendine yeni bir yol çizen Şükrü Mustafa ve tesis ettiği ‘Et-Tekfir wel-Hicre’ cemaati gelmektedir. Bir İslami yapının düşünsel ve eylemsel anlamda içine düşebileceği acınası haller açısından hakikaten ibretlik bir cemaat… Çağımızda buna benzer başka tanınmış şahıs ve yapılar da mevcuttur.
“Muhtemel” diyorum, çünkü bütün bunların aksini iddia eden, Seyyid’in kastının daha farklı olduğunu savunanlar da vardır ki, bunların başında kardeşi ve en yakın takipçisi olan Muhammed Kutub (r.h.) gelmektedir. Kendisi, Seyyid’le ilgili bu tür algıların Seyyid’in olguları olmadığı, Seyyid’teki güçlü edebi dil ve bazı yerlerdeki kapalı ifadeler, bu tür algıların doğmasını beraberinde getirdiğini savunmaktadır.

Muhammed Kutup
Seyyid’in derdi, aralarında yaşadığı halkıyla değil, kendilerine ve tüm halka her türlü zulmü ve cefayı reva gören kuzu postuna bürünmüş kurtlarla idi. Vakti zamanında yazdıkları ve söylediklerinin en hararetli savunucularından görünen Abdünnasır ve avenesi gibi münafıklar ile emperyalist mihraklarlaydı. Seyyid’in anlaşılmaması, yazdıklarına bir bütün olarak değil de, büyük oranda parçacı bir yöntem ve mantıkla yaklaşılmasından, bazı cümlelerinin cımbızlanarak seçilmesinden kaynaklandığı inancındayım. Bu, hem onun muhipleri ve takipçileri tarafından maalesef yapılmış, hem de gerek Müslümanlardan ve gerekse gayr-i müslim çevreden düşmanları tarafından yapıla gelmiştir. Edebi dilinin, ehil olmayanlarca anlaşılmaması da işin cabası… Bu, Arap âlemi için böyleyken, tercümelerin şekillendirdiği ve bize tanıttığı Seyyid’i de varın siz düşünün…
Seyyid toplumunun bir ferdi olarak etrafındaki insanları tekfir etmemiştir. Gerek hapis dışında ve gerekse hapiste, İhvan’dan olmayan insanlarla teşrik-i mesaide bulunmuş, onlara namaz kıldırmış veya onların arkasında namaz kılmıştır.
Herhangi bir âlim, aydın veya hareketin insafla tenkidinin yapılması, onların değerinden bir şey eksiltmez. Bu, onların takdis edilerek dokunulmaz, ulaşılmaz bir hüviyete büründürülmelerine mani olduğu kadar, verdikleri emek, döktükleri ter ve kanın heder olması veya görmezlikten gelinmesine de mani olacaktır.
Devam edecek
RÖPORTAJ: Necmi KAYA Ufkumuz.com