Şehadetinin 45. Yılında, Yazarımız Seydayê Mustafa Naim ile Seyyid Kutub üzerine yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü sunuyoruz..
*****
N.Kaya: Temel eserlerinden bir tanesi de ‘İslam Düşüncesi’ eseridir. Bu eseri hakkında bize biraz bilgi verir misiniz?
“İslam Düşüncesi” adıyla yayınlanan kitap Seyyid Kutub’un (r.h.) iki temel eserinin bir kitapta cem edilmiş halidir. Birinci kitap “İslami Düşüncenin Özellikleri” adıyla yayınlanan” خصائص التصور الاسلامي”, diğeri ise; “İslami Düşüncenin Esasları “ adıyla yayınlanan “مقومات التصور الاسلامي" iki kitaptır. Bu iki eseri tercüme edilip tek kitap halinde basılmış. Şimdi elimdeki baskıya dayanarak bazı teknik bilgiler vermeye çalışacağım.
Kitabın adı: İslam Düşüncesi
Yayınevi: Dünya Yayıncılık
Baskı yeri ve tarihi: İstanbul – 1992
Çevirmenler: Hamid Şükrü, Resul Tosun, Mehmet Çelen
Çevirmenler veya çeviren yayınevi tarafından kaleme alınmış bir önsüz yok kitapta. Dolayısıyla tercüme ile ilgili en ufak bir bilgi yok. Tercümeye dayanak teşkil eden nüshanın hangisi olduğu ve telif hakkı kapsamında tercüme için kimden izin alındığı bilgisi mevcut değil. Bunu neden söylüyorum?
Birincisi: Seyyid’in kardeşi Allame Muhammed Kutup; ailece yaşadıkları sıkıntıları da fırsat bilen kimi ehil olmayan ve Seyyid’in kanını ve alın terini pazarlayıp para kazanmaya çalışan bazı yayınevlerinin, Seyyid’in kitaplarında yaptıkları tahribat, tahrifat ve teshifatı görünce bunun önüne geçebilmek amacıyla gerek Seyyid’in ve gerekse kendisine ait eserlerin basım ve dağıtımla ilgili telif hakkını Beyrut ve Kahire merkezli çalışan Dar-üş Şüruq’a verir. Tercümede esas alınacak basımı yapan özel veya tüzel kişilerden şer’en izin alınması ve bu iznin tercüme nüshayla birlikte yayınlanması kaçınılmazdır. Bunun yapılıp yapılmadığıyla ilgili en ufak bir bilgi yok.
İkincisi: Tercümede dikkat edilen hususlar ve ne tür bir yol izlendiği ile ilgili de herhangi bir bilgi yok.
Üçüncüsü ve en önemlisi: Tercüme dili ve üslubundaki başarı oranı. Hatırlarsanız geçen bölümde Seyyid’in, dönemindeki en meşhur edipler ve şairlerle olan diyalogundan ve kendisinin de son derece güçlü bir edip olmasından bahsetmiştik. Bu da, eserlerinin düşünsel derinliğin yanı sıra, edebi derinliği de muhtevi olması, eserlerine pek çok cihette hazine değerini bahşediyor. Bu hazineye uzanan ellerin, bu hazinenin edebiyatını, esrarını, kavramlarını bilebilecek bir kabiliyette olması muciptir. Aksi takdirde o hazine serapa dönüşür; elde edildiği sanılır ama yaklaşıldıkça uzaklaşır.
Bu itibarla; Bu iki eserin tercümesi üç şahıs tarafından yapılmış olmasına rağmen maalesef ama gerçekten maalesef o iki hazinenin değeri bilinememiş, o iki hazineye varılamamış ve vahim bir cürüm işlenmiştir. Yapılan yanlışlıklar tashih edilerek daha sonraki baskılarda telafi edilip edilmediğini bilmiyorum. Telafi edildiğini umuyorum. Aksi halde bu cürüm katlanmış bir şekilde sahiplerine döner. Bir kişi tarafından yapılmış bir tercümedeki eksiklik-yanlışlıkları bir yere kadar anlamak mümkün olabilir. Ama üç kişi tarafından yapılan bir tercümede bu kadar zayıf ve hatalı olunmasının anlaşılır bir tarafı ve bir izahı yoktur.
N.Kaya: Türkiye’de yapılan çevirilerde genelde sorun çıkmaktadır. Bu çeviri diline tam sahip olamamaktan veya dikkatsizlikten olabilir mi?
Hataların nerden kaynaklandığı tam bilemeyeceğim. Kesin şu sebeplerden yapılmıştır, bunu demek kanımca çeviride yapılan yanlışın aynısı olur. Çünkü beşer hafızası nakısatla maluldür. Bu yüzden Allah-u Teâlâ, her sene Cebrail’i (a.s.) Ramazan’da özel bir görevlendirmeyle; o Ramazan’a kadar inen Kuran ayetlerini karşılıklı tekrarlama göreviyle Peygamber (s.a.s.)’e gönderir, karşılıklı mukabele yaptırırdı ki, İlahi koruma altında olan bu kitabı beşer hafızasının azizliğine uğramasın. İlahi muhafaza altında olan Kuran-ı Mübin için bu yapılıyor idiyse, bir beşerin kaleme aldığı bir eserin, hele hele bir tercümenin, her baskı yenilemede gözden geçirilmesinin zarureti ne boyutta olmalıdır. Bu aciz ve cılız Arapçama rağmen emin olun her sayfada tercüme hatası, cümlelerin atlatılması, kavramların kavranamaması, cümleler arasında geçişlerdeki kopukluk vb. onlarca hatayla karşılaşmak işten bile değil. Uzamaması için örneklemeye gitmiyorum. Arzu edilmesi halinde okuyucuların belirleyeceği herhangi bir sayfanın tercümesiyle ilgili bir karşılaştırma yapmak zor olmayacaktır inşallah.
Bunları söylememden gaye birilerine çamur atmak, emeklerini görmezden gelmek değil; en çetin işkence ve zindan şartlarında hayatı, mücadelesi, alın teri ve kanıyla bu eserleri kaleme almaya gayret gösteren bir önderin hakkına tecavüze bir nebze bile olsa mani olmaktır.
Bununla ilgili söylenenler belki uzadı ama ileride gelebilmesi muhtemel bazı sorularınıza zemin teşkil edeceğini düşünüyorum. Ki tercümenin önemine bizzat, bu muhtemel sorular çerçevesinde tekrar değinilebilir.
N.Kaya: Onun ‘İslam Düşüncesi’ eseri İslam toplumunun hangi ihtiyaçlarına cevap vermiş olabilir?
Seyyid, birinci kitapta yani, “İslam Düşüncesinin Özellikleri” kitabında İslam akidesinin özellikleri ve tabiatını ele almıştır. Daha önce kitabına “İslam’ın Allah, varlık, hayat ve insan hakkındaki düşüncesi” adını düşünmüş, ancak sonraları bundan vazgeçerek bu son adı tercih etmiştir.
Bu kitap, Seyyid’in en derinlikli kitaplarındandır. Bunda da akıcılık, açıklık ve çekicilik olarak bilinen üslubunu kullanmış, bunda da Kuran’ın akide konusundaki üslubunu örnek almıştır.
Araştırma, düşünme, değerlendirmeler sonucunda bu eseri kaleme alması, 1950 – 1961 yılları arasına denk gelen yaklaşık on yıldan fazla bir süreyi kapsar.
Kitabın başında, yöntemle ilgili bir giriş yapar. Burada Kuran’ın anlaşılması, manalarının ve konularının çıkarılmasının doğru ve emin olan yöntemini açıklar. Ayrıca İslam akidesinin özellikleri ve bu özelliklerin tanınması, konularının sunulmasının da sahih ve güvenilir yöntemini ele alır. Beşeri fikri kalıplara şiddetle savaş açar. Bu yüzden, İslam tarihinde “Tevhit ve Kelam İlmi” olarak bilinen bölümlerin bir tarafa bırakılması ve akidenin anlaşılması ve sunumuyla ilgili asıl kaynak olan Kuran’a dönülmesine davet eder.
N.Kaya: Bu daveti nasıl yapıyor, biraz açıklarsanız seviniriz?
“Kayboluş ve Yığın/Birikim” başlıklı bölümde; Budizm, muharref semavi dinler gibi yeryüzündeki akide ve dinlerinde ülûhiyet ve rübubiyet konusunda düşülen hatalara değiniyor. Ardından İslami düşüncenin özelliklerini dokuz başlık olarak sunuyor. Onlar da; Rabbanilik, sebat, kapsayıcılık, denge, müspetlilik, olgusallık ve tevhit şeklinde sıralanıyor.
Şimdi gelelim sadede… Yani sorunuzun kendisine…
Kitap, İslam akidesinin tanınması açısından temel bir kaynaktır.
İkinci kitap, yani “İslam Düşüncesinin Esasları” kitabına gelince; bu kitap, az yukarıda mezkûr birinci kitabın ikinci kısmı hükmündedir. Bu eseri, Şahadetinden yirmi yıl sonra, 1986’da basılan tek eseridir.
Mukaddimesini Kardeşi Allame Muhammed Kutub yapmış; bu eserin basımının gecikme nedenini ve eserin hangi şartlarda kaleme alındığına değinmiş, kitapla ilgili bazı bilgiler vermiştir. M.Kutub, eserin son bölümlerinin Seyyid tarafından hapiste bu dünya hayatının son günlerini yaşarken kaleme aldığını ve bunu da, savunmasını yazması için verilen kâğıtlara yazıldığını belirtiyor.
Bu kitap bir mukaddime ve altı bölümden oluşuyor. Mukaddime ve ilk dört bölüm gün yüzüne çıkmasına rağmen son iki bölüm olan “Hayat Gerçeği” ve “İnsan Gerçeği” adlı bölümler kayıptır. Uzun yıllar bu iki bölümün bulunması için beklenmiş, bulunamayınca bu haliyle baskıya vermek zorunda kaldıklarını dile getiriyor M.Kutub. Bununla birlikte Seyyid’in kitabı hazırlarken kullandığı bazı müsveddeler bu eserin son kısmında yayınlanıyor.
Bu kitap, Seyyid’in imani tecrübesinin hülasası ve süzülmüş hali olmanın yanında, Seyyid’in beyan ve ifade etme sanatının da zirvesidir. Düşünsel bir eser değil de sanki bir marş yazmış gibidir, der M.Kutup.
Kitabın muhtevasıyla ilgili olarak ise; “Ülûhiyet ve Kulluk Bölümü” kitabın ana gövdesi hükmünde, kalan bölümler bu bölümün şerhi mahiyetindedirler der.
Bu itibarla, toplumsal ihtiyaç noktasında; yaşadığı toplum ile Mekke’deki cahili toplum arasında benzerlikler bulan veya kuran Seyyid, o cahili toplumda Peygamber (s.a.s) ve ashabının davet ve tebliğ çalışmalarında işe ne ile ve nasıl başladıklarından yola çıkarak akidenin doğru anlaşılması ve inanılması, yaşamın da bu çerçeveye göre şekillendirilmesi gayesini ortaya koyması açısından Müslüman toplumun, hatta tüm beşeriyetin en zaruri konusunu ustaca işlemiştir bu iki eserinde.

N.Kaya: Seyyid Kutub’u okuduğumuzda bu kadar derinlikli yazmasına neden olan etkenler neler olabilir?
Seyyid’in dünya görüşünü şekillendiren faktörlerden başlayalım isterseniz. Malum olduğu üzere her insan gibi mütefekkir ve âlimler de içinden geldikleri, beraber büyüyüp yol aldıkları yer ve toplumun ikliminden, coğrafik yapısından, siyasetinden, ekonomisinden, toplumsal gelişmelerinden kültüründen az veya çok bir şekilde etkilenirler. Bu yüzden Seyyid’le ilgili de kısaca şu faktörleri sıralamak mümkün:
1-Ailesi: Kendi tabiriyle ‘pek de zengin olmayan ama farklılığı belirgin olan bir ailenin çocuğuydu. Dindar, onurlu, cömert, siyasi duyarlılığa sahip bir baba ve aynı şekilde dindar, eğitim ve öğretime meraklı, okumuş bir aileden gelen, babasının ikinci eşi olan bir annenin iki erkek ve üç kız çocuğundan sıralamada ikinci çocuğu olarak doğar ve yetişir. Dindar ve siyasi duyarlılığa sahip ebeveyn, Seyyid’in de dini ve siyasi duyarlılığa sahip bir çocuk olarak yetişmesinde önemli bir rol oynar.
2-Köyü ‘Muşe’: Nil kenarında, iki dağ arasında, verimli topraklara sahip zengin, temiz ve kültürel seviyesi yüksek, çoğunluğu Müslüman, geri kalan azınlık ise Mesihi olan bir köy… Bir hayli güzel ve cazibeli manzara ve konuma sahip köy Seyyid’in edebi ve şiirsel inceliğinde, aralarında doğup büyüdüğü köy ahalisinin sert mizaçlı, izzet yanlısı bir tabiata sahip oluşları, O’nun fikriyatındaki keskinlik ve mücadelesindeki tavizsizliğinde derin izler bırakır.
3-Basın-Yayın: Seyyid’in basınla bağlantısı, harflerle daha yeni tanıştığı erken çocukluk yıllarına, babasına günlük gelen “El-Liwa” gazetesinin babası tarafından köylülere okunduğu yıllara dayanmaktadır. Okuma-yazmayı çözmesinden sonra, babası gazeteyi ona okutmaya başlar. Bu da, onda gazetenin ne derece önem arz ettiğinin bir nişanesi olarak kalır.
Kahire’ye, Ezher çıkışlı ve aynı zamanda gazeteci olan, Muşe Köyüne nispetle “Ahmet El-Muşi” adıyla gazetelerde yazan dayısı Ahmet Hüseyin Osman’ın yanında ikametinden yaklaşık bir yıl sonra 1922 yılında daha on altı yaşındayken “El-Belağ” adlı günlük gazetede ilk makalesi yayınlanır. İlk şiiri de “El-Hayat El-Cedide” adlı gazetede yayınlanır. Bunun sağlanmasında Vefd üyesi oluşu ve dayısıyla üstadı Akkad’ın önemli katkısı olur. Gazetecilikte Değişik görevler şeklinde 1954 yılındaki tutuklanmasına kadar kesintisiz otuz yılı aşkın bir süre yazmayı sürdürür.
Bu hususla alakalı zikre değer bir noktanın beyanında fayda olacaktır inşallah. O da; Kaleminin ve dilinin keskinliği bahsi ile Mısır yönetimi ve diğer Arap ve İslam ülkelerindeki yönetimlerine yönelik muhalif duruşu, ömrünün son dönemlerinde yaşadığı İslami değişim-dönüşümün etkisiyle oluşmamıştır. Bilakis gazeteciliğe başladığından beri bu tutum sahibidir.
4-İlmi ve Edebi Boyut: Bundan kasıt, öğrenim yılları, öğretim yılları, bakanlıkta geçirdiği yıllar ve gazeteciliğin dışındaki diğer uğraşlarıdır. On yaşında Kuran’ı ezberler. Ondaki zekâ ve okuma aşkı gerek ailesi, gerek köylüleri ve gerekse öğretmenlerinin dikkatinden kaçmamış, ileride önemli bir şahsiyet olacağıyla ilgili kehanetlerini gizlememişlerdir. Orta, lise, üniversite yılları bunu destekleyen örneklerle doludur. Bunlardan sadece iki tanesi, anlatılmak istenen için kâfi olacaktır sanırım:
a-Üniversitede okuduğu yıllarda üniversitenin eğitim programını eleştirmiş, fakülte idaresine eğitim müfredatı ve programı ile ilgili teklifte bulunur. Edebiyat Fakültesi dekanı, altı yaşında iki gözünü kaybeden, Muhammed Abduh’un talebelerinden ve Modern Arap Edebiyatının en önemli temsilcilerinden olan Taha Hüseyin’dir. Bu teklifini ona yazılı olarak iletir.

Taha Hüseyin
b-Fakültede “şair’in hayattaki önemi” konusunu anlatırken, “Şewqiyyat”ın sahibi Ahmet Şewqi’yle ilgili konuştuğunda, şiirlerinden bazı örnekler vererek şiddetli bir şekilde tenkit eder. Kürt bir baba ve Türk bir annenin çocuğu olan Ahmet Şewqi, 1927’de “Şairlerin Prensi” olarak ün yapmış, Arap Edebiyatının Direği olarak kabul edilen bir kişiye bir talebe tarafından bu tenkitlerin yapılması, hocası Muhammed Mehdi Allam tarafından hoş karşılanmaz, bunun, Şewqi’nin değerinin düşürülmesi manasına geldiğini söyler. Seyyid ise ona verdiği cevapta, hocasına yönelik kullandığı ihtiram ifadeleri olmazsa, hangisinin hoca hangisinin talebe olduğu anlaşılamayacak derecede üstün bir dil ve ifade kullanır.

Ahmet Şewqi
Fakültede “Dar-ül Ülum” adlı mevsimlik dergiyi çıkarmaya başlayan ilklerdendir Seyyid.
Diğer taraftan öğretmenlik yılları ve bakanlıktaki görevi sırasında da devletin eğitim politikalarını eleştirmiş, bununla ilgili ayrıntılı bir ıslah programı sunmuştur.
Döneminin en önemli edip ve şairleriyle olan münasebeti, kaleme aldığı eserlerdeki dilin zenginliğinin en önemli nedenlerinden biridir kuşkusuz. Bu edip ve şairlerin başında tartışmasız üstadı Abbas Mahmud Akkad gelmektedir. Cuma sabahları yapılan derslerine yirmili yıllarda katılmaya başlamış, çeyrek asrı aşkın bir süre bu derslerine devam etmiştir. Ayrıca Taha Hüseyin, Tewfiq El-Hekim, Ali Et-Tantawi, Necip Mahfuz, Ahmet Emin gibi edip ve şairlerle de münasebet, sohbet ve münakaşaları olmuştur. Geçirdiği bu edebi ve ilmi boyut dönemi, edebi ve eleştirel yönünü önemli oranda ön plana çıkmasını sağlamış, hayatının daha sonraki dönemleri için önemli bir basamak olmuştur.
5-Siyasal Boyut ve Siyasi İlişkiler: Babası, dayıları ve köy okulunun müdürü ve aynı zamanda öğretmenin siyasetle olan bağlantıları, siyasi parti üyeleri olmaları Seyyid’in siyasetle erken yaşlarda tanışmasına zemin hazırlamıştır. 1919 Devrimi sürecinde babası ve öğretmeniyle birlikte köyde faal çalışıp halkı devrime destek vermeye çağırırlar. O yaşında Seyyid köylülere bununla ilgili konuşmalar yapar.
1919’da Kahire’ye intikali yeni siyasi ufuklar serer onun önüne. Hizb-ül Vefd üyesi olan dayısı ve üstadı El-Akkad’ın etkisiyle kendisi de bu partinin üyesi olur. 1942 Şubat’ına kadar devam eden bu faal üyelik, Vefd Partisinin İngilizlerle bazı konularda anlaşmaya varması üzerine 23 yıllık Vefd üyeliğini bitirir. O partiden ayrılma olan ve Saad Zağlul’a nispetle Saadliler olarak tanınan partiye intisap eder 1945 yılına kadar. Ardından tüm siyasi parti üyeliklerine son verir ve yaklaşık 10 yıl boyunca herhangi bir siyasi oluşuma intisap etmez.
Ancak bu süre zarfında gazete ve dergilerde kraliyeti ve siyasi partileri şiddetle eleştirir. Bu yüzden Kral Faruk, onu da selefi Üstad El-Benna (r.h.) gibi bir suikasta kurban vermeye çalışır, ancak kurşunun isabet etmemesi neticesinde şahadeti gecikir.
ABD’ye gönderilmesinin en önemli nedeni de bu şiddetli eleştirileridir. Kraliyet, siyasi partiler ve bakanlıktaki yetkililere yönelttiği tavizsiz eleştiriler, bu üç cenahın hemfikir olmaları neticesinde dilinin ve kaleminin şerrinden (!) emin olmak ve ABD’nin göz alıcı (!) medeniyetine çarpılması ümidiyle onu iki yıllığına oraya gönderirler.
ABD dönüşü, ellili yılların başında ilk başlarda İhvan’dan olan “Hür Subaylar Devrimi”ne destek verir. Hatta o bu girişimin öncüsü olarak bilinirdi. Bunda yazdığı makaleler ve “İslam’da Sosyal Adalet” kitabı önemli rol oynar. Bu kitabı o komutanlar arasında elden ele dolaşır. Hatta bu yüzden Seyyid’i, Fransız Devriminin yanlısı olarak hararetli konuşmalarıyla önemli etkisi olan Fransız Mirabeau Le Bignon’a (1749-1791) benzetilir.
Bu devrimde Cemal Abdunnasır da bulunur ve Seyyid’le kol kola çalışır. Bu devrimin hazırlıklarının yapıldığı önemli bir adres de Seyyid’in Helvan’daki evidir. Kendisi bu çalışmalara katılan tek sivildir. Devrim sonrası kendisine eğitim bakanlığı, daha sonra radyo-televizyon müdürlüğü teklif edilir, ancak kabul etmez. En sonunda Ulusal Kurtuluş Hareketinin genel sekreterliğini kabul etse de kısa bir süre sonra bundan da istifa eder.
Devrimden sonra Seyyid’in onuruna Zemalik’teki subaylar kulübünde bir ziyafet verilir. Seyyid orada “İslam’da düşünsel ve ruhsal bağımsızlık” başlıklı bir konferans verir. Töreni açması gereken kişi, devrimin vitrindeki öncüsü Muhammed Necip olması gerekirken bazı özürlerden ötürü gelemediğini belirtir. Bunun yerine, Seyyid’in devimin öncüsü, öğreticisi ve koruyucusu olduğunu belirtir bir mesaj yollar. Mesajı getiren isim kim olabilir sizce? Enver Sedat!…
Katılımcılardan biri de Taha Hüseyin’dir. O da Seyyid’in iki özelliğine dikkati çeker; Örneklik ve inatçılık…
Seyyid, yaptığı konuşmada subayların bazı tutumlarını tenkit eder. Konuşmasında bu yolda hapis de dâhil olmak üzere her türlü sonuca hazır olduğunu belirtirken, dinleyicilerden biri yüksek sesle bağırarak, “bu ancak kellelerimiz ve ruhlarımız karşılığında olacaktır” der. Bunu söyleyen kişi ise Cemal Abdünnasır’dır.
Daha sonraki gelişmeler, yüksek sesle söylenen bu sözlerin aslında boğazdan aşağı gitmediğini gösterecektir. Seyyid’in şahsında İhvan-ül Müslimin, yetiştirdiği evlatlarının nifaklarına ve hışmına uğrayıp büyük bedeller ödeyecektir.
N.Kaya: Onu Mısır’da İslam toplumu konusunda bu şekilde yazmaya sevk eden dönemin özellikleri nelerdi, bu özellikler sosyal ve siyasal hayatta nasıl etkiler bırakmıştı?
Bunun için arzu ederseniz kısaca Modern Mısır tarihine bakalım.
Dünyanın ilk medeniyetlerinden birine beşiklik etmiş olan, aynı anda tarih boyunca zenginlik ile fakirlik, piramitler ile varoşlar, süper güç ile zafiyet, su ile çöl, kuraklık ile bereket, adalet ile zulüm, kültür ile geri kalmışlık arasında gidip gelmiş bir çelişkiler coğrafyası olan Mısır, gerek kadim tarih ve medeniyeti, gerekse Arap Dünyasının Doğu ve Batısı arasında köprü vazifesi gören coğrafi konumuyla Arap Dünyası içinde özel bir yere hep sahip olmayı başarmış, bu yönüyle sanki bir Afrika ülkesi değil de Ortadoğu ülkesi havasını vermektedir.
Firavunlar, Araplar, Fatımîler, Memluklar, Osmanlılar, Hıdivler çizgisinde Asur’dan Roma’ya, İskender'den Napolyon'a, İngiltere'den İsrail'e uzanan çatışma, savaş, bağlantı ve ittifaklar, kimi zaman boyun eğmeler, kimi zaman ayaklanmalarla süslenmiş bir birikimin coğrafyası olan Mısır’ın, Asya'dan Afrika'ya, Akdeniz'den Hint okyanusuna giden yollar üzerinde bulunması, tarih boyunca ona stratejik bir önem kazandırmış; Afrika Birliği, Arap Milliyetçiliği, İslam Dünyasının laikleştirilmesi ve İslami Hareketler gibi meselelerde merkezî bir konumu işgal etmiştir.
Napolyon ile açılan ilk gedik, Mehmet Ali Kavalalı Paşa’nın da içinde yer aldığı ordu ve İngilizlerin yardımıyla (!) kapatılır. Daha büyük gediklere kapı aralamak üzere… Kısa sürede yükselen Kavalalı, Mısır’ın valisi olur. Osmanlı’ya karşı başlattığı isyanlar neticesinde, 1805-1945 yılları arasında sürecek Kavalalı hanedanlığının temelini atar. Osmanlı’ya karşı özerk bir yönetim statüsüne (Hidiv) kavuşan Kavalılara yönelik Osmanlı, ‘Mısır’ı idare eden iradeyi idare etme’ politikasının dışında bir şey yapamaz. 1869’da Fransızların ağırlıklı etkisiyle açılan Süveyş Kanalı, İngilizlerin de iştahını kabartır ve onlar tarafından 1882’de işgal edilir.1914’te Osmanlı-İngiltere çarpışması, Mısır’ın tamamen İngilizlerin kontrolüne geçmesine yol açar. 15 Mart 1922’ de resmi bağımsızlığını verseler de, İngilizler 1955 yılına kadar kanal bölgesinde kalmayı sürdürürler. Tevfik Paşa, Abbas Hilmi Paşa, Hüseyin Kâmil Paşa gibi hıdivlerin ardından, "melik" (kral) ünvanı ile İngilizler tarafından başa geçirilen Ahmed Fuad Paşa ve oğlu Fâruk idaresinde yönetilen Mısır’da, İngilizlere yönelik içten içe kabaran nefret, kendisini "İslam Modernizmi” ve “Mısır Milliyetçiliği" şeklinde iki ideolojik tavırla ifade etmiştir. Milliyetçilik fikri tarihî, kültürel ve etnik birçok zorluklarla uğraşırken, İslamcılık düşüncesi daha hızlı bir gelişme göstermiştir. Cemaleddin Afgani (1839-1897) ve Muhammed Abduh (1849-1905) tarafından temsil edilen Mısır İslam Modernizmi, bunda öncülük etmiştir.

Cemalettin Afgani Muhammed Abduh
1899 ve 1936’de yapılan anlaşmaların İngilizlerce feshedilmesi, Mustafa Kamil ve Lütfü Seyyid gibi milliyetçi yazarlarca şiddetle eleştirilir, daha sonraları 1890’da buna tepki olarak Mustafa Kamil önderliğinde Hizb-ül Watan Partisi kurulur. Birinci Dünya Savaşı sonrası yabancı istilasına tepki olarak Saad Zağlul öncülüğünde Vefd Partisi kurulur, İhvan-ül Müslimin hareketi doğup gelişmeye başlar. Bu iki yapılanma, halkın bilinçlenmesinde önemeli rol oynar.
Kral Faruk 1936′da tahta oturduğunda az da olsa ümitlenen halk, onun çapkınlığıyla nam salması, boğazına kadar yolsuzluklara batması ve darbe yapılınca canının bağışlanması karşılığında sürgüne gönderilmesi sonucunda tüm bu ümitler suya düştü. Yerine geçen “bebek kral” II. Fuad’ın tahttan uzaklaştırılması için ise bir yıl yetmişti.
1952′de gerçekleşen “Hür Subaylar” darbesiyle cumhuriyet ilan edilecek ve Mısır’ın yeni kralları cumhurbaşkanları olacaktı.
İlk Cumhurbaşkanı General Necip’ti ama ipler Nasır’ın elindedir. Mısır, Kavalalı’dan beri ilk kez karizmatik bir lidere sahip oluyordu. Darbeyle gelir ama hem Mısır’ın hem de Arap âleminin en sevilen lideri olur. Süveyş Kanalı’nı ve petrolleri devletleştirir. “Mısır Mısırlılarındır” sloganı, Ortadoğu’da rüzgârları tersine estirir. Başlangıçta ABD, sonraları SSCB ile yakınlaşır. Ülkesini yeniden Arap âlemine bağlamayı başarır.
Ancak Nasır’ın efsanevi şöhretini İsrail 6 günde bitiriverir. 1967′de İsrail’in, Mısır hava kuvvetleri daha havalanmadan imhasıyla başlayan 6 Gün Savaşı’ndaki yenilgi üzerine Nasır, özür dileyerek istifa eder. Bu açık yürekliliği halkın hoşuna gitti ve “N’olur gitme” mitingleri düzenlenir. 1970′teki ölümüne kadar koltuğunda oturduysa da artık eski Nasır değildi. Yerine, Enver Paşa’dan adını alan ve akıbeti de ona benzeyen Enver Sedat gelir.

İhvan’la başlayıp ifsatla bitiren iki yoldaş; Abdünnasır ve Firavun Başa Baş
Abdünnasır ve Sedat

Selef Enver Sedat – Halef Hüsnü Mübarek
Seyyid’in şahadetine kadar olan dönemde ana hatlarıyla modern Mısır tarihi bu şekilde… Kronolojik olarak da şöyle sıralanabilir.
•1798 - Napolyon Bonapart'ın kuvvetlerinin Mısır'ı istilası.
•1801 - Osmanlı ve İngilizlerin Fransızları bölgeden çıkarışı ve Mısır'ın tekrar Osmanlı hâkimiyetine girişi.
•1859-69 - Süveyş Kanalı'nın inşası.
•1882 - İngiliz kuvvetlerinin Mısır'ı işgal etmeleri.
•1914 - Mısır'ın İngiliz himayesine girişi.
•1922 - I. Fuad'ın Mısır kralı oluşu ve Mısır'ın bağımsızlığını kazanışı.
•1928 - Hasan el-Bennâ tarafından Müslüman Kardeşler Teşkilatı'nın kuruluşu.
•Nisan 1936 - Faruk'un babası Fuad'dan sonra Mısır kralı olarak tahta çıkışı.
•1948 - Mısır, Irak, Ürdün ve Suriye'nin yeni kurulan İsrail'e saldırması.
•Şubat 1949 - Hasan el-Bennâ'nın bir suikastte şehit edilmesi.
•1949 - Hür Subaylar Hareketi Komitesi'nin kuruluşu.
•Ocak 1952 - Kahire'de İngiliz aleyhtarı gösterilerde en az 20 kişinin ölmesi.
•1952 - Kral Faruk'un tahttan çekilmesi ve yerine oğlu II. Fuad'ın tahta çıkışı.
•1952 - Bugün "Temmuz 23 Devrimi" olarak bilinen Hür Subaylar Hareketi ile krallığın sona ermesi.
•Haziran 1953 - Mısır'ın Necip başkanlığında cumhuriyeti ilanı.
•1954 - Nasır'ın başbakan oluşu, ardından da 1956'da cumhurbaşkanlığına geçişi.
•1954 - Çekilme anlaşmasının imzalanması. İngiliz kuvvetlerinin 1936'dan itibaren tedrici bir şekilde çekilmeye başladıkları Mısır topraklarından nihayet tamamen çıkmaları.
•Temmuz 1956 - Süveyş Kanalı'nın millileştirilmesi.
•Ekim 1956 - İngiltere, Fransa ve İsrail'in, Mısır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirmesine tepki göstererek Mısır'ı işgal etmeleri. Ancak Kasım ayında bir ateşkesin başlatılması.
•Şubat 1958 - Mısır ve Suriye'nin birleşmesi ve Arap birliğinin sağlanması yönünde ilk adım sayılabilecek olan Birleşik Arap Cumhuriyeti (UAR) adını almaları.
•1961 - UAR'ın dağılması.
•Mart 1965 - Kral Faruk'un Roma'da ölmesi.
•Ağustos 1966 Seyyid Kutub’un idam edilerek şehit edilmesi
Şimdi, Mısır’ın yakın tarihiyle ilgili Seyyid’in yönelimlerinde etkili olan bir anekdotu zikre değer buluyorum. O da:
-‘Şubat 1942’ olayı: Bu olayda, İngiltere’nin Kahire’deki büyükelçisi, Kral Faruk’a şiddetli bir ültimatom vererek dönemin başbakanını düşürüp yirmi dört saat içinde Vefd Partisi lideri Mustafa En-Nahhas’a bakanlar kurulunu teşkil görevinin verilmesini emreder. Kral buna boyun eğer ve görevi mezkûr şahsa tevdi eder. Bu şekilde Vefd Partisi İngilizlerin tankları sayesinde iktidara gelmiş olur. Bundan ötürü parti önemli oranda halk desteğini kaybeder. Bunların ilklerindendir Seyyid…
Vefd’ten ayrılarak kurulan yeni ‘Sadliler’ partisine katılır ama 1945’te onlardan da ayrılır. 10 yıl boyunca geçireceği partisiz süreçte siyasilere ve partilere yönelik şiddetli makaleler yazar, halkın beklentilerine cevap vermeye ya da siyasetten çekilmeye çağırır. 1945’ın sonlarında “Ey Mustafa Kamil –Kemal değil- sen neredesin?” başlıklı bir makale yazar. Mustafa Kamil yukarıda da geçtiği gibi, bu yüzyılın başında İngilizlere karşı yazılar yazan, El-Hizb-ül Watani partisini kurarak siyasete atılan, halkına ve ülkesine sadık, halk tarafından takdir edilen bir kimsedir. Bu makalesinde der ki: “ Bu kalem herhangi bir partinin kalemi değildir. Meydan tüm kuvvetlilerden arındıktan sonra, bu kalemin sahibi partilerde cücelerden başka bir şey görmemeye başlamıştır. Bu yüzden o ebedi Mısır’a yönelmiştir. O daha ebedi ve daha yücedir… Parti yöneticilerini kast ederek- gerek şu adamlar ve gerekse geçen neslin adamları bu nesle uygun olmayan bir akla sahiptirler… Hepsi, İngiltere’nin yenilmez bir devlet olduğu ve fakirliğin kalıtsal, aşılamayan bir hastalık olduğu düşüncesiyle yetişmişlerdir. Bütün bunlar, yeni neslin önderliğine uygun değiller. Tükenmiş sinirler, halkına ve ümmetine olan sıcak imandan hali olmuş kalplerdirler.”
Parti çalışmalarını terk etmesinden sonra gidip evinde oturarak rahatına bakmadı veya haline ağlamadı. Bilakis, siyasi, sosyal, ekonomik ve ilmi ıslahatın yapılmasına davet eden makaleleri “Er-Risale” ve “Es-Sekafe” gibi dergilerde kaleme alır. Bu amaçla “El-Âlem El-Arabi” ve “El-Fikr El- Cedid” dergilerini çıkarmaya başlar.
Helvan’daki evi de, ıslaha düşkün gençlerin sürekli gidip geldikleri genel siyasi bir merkez durumundaydı.
6 – Amerika seyahati ve oradaki ikamet süreci: Seyyid’i bugün okuduğumuz Seyyid yapan amillerden bir diğeri Amerika serüvenidir. Bu serüvenin sebepleri konusunda ihtilaflar var. Kimileri onun oraya mastır veya doktora yapmak için gittiği iddiasındayken, diğer bazıları, özellikle sosyalist kesim, onun sosyalizme yönelik yazdığı şiddetli makaleler ve verdiği çetin mücadeleye karşılık ABD’nin ona bir ikramı ve iltifatı olduğunu, dönüşünde de sosyalizm ve komünizme düşman bir ABD uşağı olarak döndüğü iddiasındalar.
Doğrusu, onun ABD seyahatinin çok da belirgin bir hedefi yoktu. Çünkü amaç, - yukarıda da belirtildiği gibi- onu Mısır topraklarından alabildiğince uzak tutmaktı. Kraliyet, hükümet ve çalıştığı bakanlığın üst düzey yetkilileriyle yıldızlarının barışmaması ve Seyyid’in bunu yazılarına bariz ve şiddetli bir dille yansıtması, bu üç kesimin hedef tahtası haline gelir ve böyle bir amaçta birleştirir. Bütün bunları yazarken Seyyid’in ustaca kullandığı dil, kanunen onun tutuklanmasına mahal bırakmıyordu. Bu yüzden bu üç kesim de sahil-i selamete varmanın kendilerince en emin yolun, onun uzak ama etkisinde kalabileceği bir coğrafyaya göndermekten geçtiği kanaatinde birleşirler.
Dar-ül Ulum’da akademik olarak tamamlayamadığı İngilizcesini, ilk birkaç aylık ABD serüveninde tamamlar. Ardından üniversite ve okullarda eğitim programlarını, formasyon özelliklerini araştırmaya başlar.
ABD serüveni baştan sona ibretlik olur kendisi için. Seyyid, 03.11.1948’de İskenderiye’den New York’a giden bir gemiyle yolculuğa başlar. Gemi yolcuğu süresince bazı hadiseler geçer başından.
a ) Ufacık geminin uçsuz bucaksız bir maviliğe sahip okyanusta korkunç dalgalarca dövülmesi, oraya buraya savrulmasına rağmen, Allah’ın kudret ve riayetiyle tabiatın bir yasası gereği batmaması, Allah’ın kendisi ve insanlar üzerindeki nimetlerini tezekkür etmede müthiş bir etki bırakır.
Bu duygularla kendisine şunları sorar: ‘Amerika’ya giderken, oraya yeme ve yatmanın dışında bir kaygısı olmadan giden sıradan kimseler gibi mi olmalıyım yoksa belli bazı özeliklerle onlardan ayrı mı durmalıyım? Bütün lezzet ve şehvet vesilelerinin arasında İslam ve onun hayattaki adap ve programlarının dışında bir şeyle bu mümkün olabilir mi?’
b ) İslam’a mütemessik kalacağına dair kendisiyle sözleşmesinin akabinde gemideki Amerikalı bir bayanın fitnesine maruz kalır. Hadise özetle şöyle gelişir: Odasına girdiği bir vakitte birden kapısı çalınır. Kapıyı açtığında yarı çıplak, boylu poslu, şehveti uyandıracak tüm halleriyle güzel genç bir bayanı karşısında bulur. Bayan İngilizce; bu gece misafiriniz olabilir miyim der. Seyyid de, odasının ve yatağının tek kişilik olduğunu söyler. Bayan ise; çoğu zaman tek kişilik yatak iki kişiye yetecek kadar genişler der. Zorla içeri girmeye çalışması karşısında kapıyı yüzüne kapatmak zorunda kalır Seyyid ve dışarıda kadının tahta zemine düşüşünü duyar.
Bu olaydan sonra kendisini şöyle bir muhasebeye tabi kılar: Dinime bağlı kalmaya karar vermiştim. Allah da, beni bu kararımda sadık olup olmadığım yönünde sınadı.
c ) Gemide Hıristiyan bir misyonerin, Müslüman yolcular arasında misyonerlik faaliyetleri yürüttüğünü görür. Bunun üzerine imani duyguları uyanır Seyyid’in. Gemi kaptanına giderek bütün Müslüman yolculara Cuma namazı kılmalarına müsaade etmesini talep eder. Bütün şaşkın bakışlar arasında Cuma namazını Seyyid’in imamlığında kılarlar. Bu manzarayı temaşa edenlerden Yugoslav bir bayan Seyyid’e, belagatli hutbesi ve etkileyici Kuran okuyuşundan ne derece etkilendiğini iletir.
Daha sonraları Seyyid bu hadiseyi ve özellikle Yugoslav bayanın durumunu naklederken, onu, Arap olmasa bile Kuran’ın insanların nefisleri üzerindeki icazının bir şahidi olarak değerlendirir.
d ) Buna benzer baştan çıkarma çabalarıyla ilgili olarak ABD’de gerek üniversitelerde ve gerekse kaldığı otellerde ısrarcı toplam yedi hadiseyle karşı karşıya kalır. Ancak her seferinde Allah’ın nusreti kendisine yetişir, fitneden kendini korur, Yusuf (a.s.)’ın biiznillah kendini koruması gibi…
e ) Baştan çıkarma çabalarının yanı sıra defaten ABD ve İngiliz istihbaratının hedefi haline gelir. Para teklifleri, Mısır’daki siyasi gelişmeler ve hasseten İhvan’ın yapılanması ve hedefleri ile ilgili Seyyid’i yakın markaja alırlar.
f ) Seyyid ABD’de eğitimin yanı sıra, toplumsal, siyasal ve ekonomik gözlemlerde de bulunur; bu gözlemlerini Mısır’daki yakın dostlarıyla mektuplarla paylaşır. Bu mektuplar, Seyyid’in yazdıklarında önemli bir yer ve yekûn tutmaktadır.
7 ve 8– İhvan-ı Müslimin’e intisabı ve Hapis Hayatı: Seyyid’i Seyyid yapan en önemli aşamalardan olan “İhvan’a intisabı” ve “hapis hayatı”na inşallah konuşmamızın ileriki aşamalarında detaylarına girebileceğiz.
Devam edecek
RÖPORTAJ: Necmi KAYA Ufkumuz.com
Söyleşinin III. Bölümü İçin Tıklayınız