Ülkemizde isimleri değiştirilen yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerinin geri verilmesi için yurt çapında başlattığımız imza kampanyası yoğun bir ilgi ile karşılandı. “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adıyla başlattığımız ve farklı bir heyecana yol açan kampanyaya Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı onlarca gazeteci, yazar, şâir, sanatçı, akademisyen, doktor, avukat, sivil toplum temsilcisi ve kanaat önderi imzalarını atarak bu fıtrî ve insanî yürüyüşte bizlerle elele tutuştular, kolkola girdiler. İsimler için kurulan “Masa-yı Esma” (İsimler Masası) adetâ aydınlarımızı aynı masada bir araya getiren bir sohbet, tartışma, danışma ve istişare masası oldu.
Hiçbir bireysel ve kurumsal çıkar gözetmeksizin, yalnızca coğrafyamız üzerindeki şehir ve köylerin kadim isimlerini geri alabilmek gayesiyle başlattığımız ve Ufkumuz sitesinin evsahipliği yaptığı “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” imza kampanyası, Türkiye’nin entellektüel çevrelerini bir araya getiren bir buluşma masası haline geldi. Farklı düşünce dünyasından ve çevrelerinden onlarca düşünür ve aydın, aynı duygu ve kaygılarla “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” çağrısına ortak oldular.
Kampanyaya değerli imzalarıyla destek olan aydınları, kurduğumuz “Masa-yı Esma”da misafir etmek istiyoruz. Onları dinlemek, duygu ve düşüncelerini öğrenmek, bunları değerli halkımızla paylaşmak istiyoruz. Bu vesileyle “Masa-yı Esma Sohbetleri” adıyla başlattığımız söyleşi dizisinin yedinci bölümünü ilginize sunuyoruz.
Bildiğiniz gibi, dizinin her bölümünde 4 ismi konuk ediyoruz. Bu yedinci buluşmamızda, masanın diğer tarafında Başkent Kadın Platformu (BKP) Başkanı Nesrin Semiz, ABD Kuzey Karolina Fayetteville Eyalet Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Araştırmacı – Yazar Doç. Dr. Cevdet Akbay, Gazeteci – Yazar ve Sosyolog Hilâl Kaplan ve Bağgöze ve Çevre Köyleri Eğitim Kültür Sanat ve Sosyal Dayanışma Derneği (BAĞÇEV – DER) Genel Başkanı, “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” Eserleri Arasına Giren “Vizontele Ailesi” Oyunu Yazarı Eğitimci – Edebiyâtçı Yılmaz Aksu var.
Konuklarımız ile yaptığımız sohbeti ilgiyle takip edeceksiniz. İlerleyen bölümlerde, girişime imzalarıyla destek veren tüm aydınları sırayla konuk etmeye devam edeceğiz. Hepsini.
Bu sohbetleri gerçekleştirmekten ve böylesi birlikteliklerden tarifsiz bir mutluluk duyuyor, zihinlerde, kalplerde ve dillerde farklı şeyler olsa da aynı kaygılarla birleşen ellerin bizleri barış ve özgürlük ortamına kavuşturacak “Ortak Payda”da buluşturacağına, bu buluşmanın da “Adını Arayan Coğrafya”ya öz kimliğini kazandıracağına olan sarsılmaz inancımızı bir kez daha seslendiriyor, ülkemizin her bir “Umudun İnsanı” olan ferdini bu “Özedönüş” hareketine katılmaya dâvet ediyoruz.
İbrahim Sediyani

≈ NESRİN SEMİZ ≈

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz ilk isim, sivil toplum alanındaki örnek faaliyetleri ve özellikle kadın hakları konusundaki öncü çalışmalarıyla yakından tanıdığımız bir isim: Başkent Kadın Platformu (BKP) Başkanı Nesrin Semiz.
O’nun yaptığı işleri takip etmekte bile zorlanıyor insan; fakat anlatması takip etmesi gibi zor olur mu, bakacağız.
Biyografinin rengi “kırmızı”; gül ve kiraz diyarı Isparta ilimizden, Nesrin Hanım.
1969 yılında Isparta ilinin Yalvaç ilçesinde dünyaya geliyor. Güllüce Dağları’ndan akıp gelen, ilçedeki gül bahçelerini ve kiraz ağaçlarını sulayarak akan Yalvaç Deresi’nin şırıl şırıl sesine karışıyor ilk çığlıkları. O gül bahçeleri ve kiraz ağaçları ki, tâ Pisidya döneminden beri “buralı”.
Fakat daha siyâh önlüğünü giyip saçlarına kurdela bile takmadan ayrılıyor bu “gül kokulu” memleketinden. Öğrenim hayatının ilk üç yılını Ankara’da İncesu İlkokulu’nda, 4. sınıfı Kastamonu’nun Abana ilçesinde, 5. sınıfı da yine Ankara’da Babür İlkokulu’nda okuyor.
Daha küçük bir kız çocuğuyken ailesi gezdiriyor da gezdiriyor yani, anlayacağınız.
Fakat Ankara’ya bu dönüşünde artık “adamakıllı buralı” oluyor. Ortaokul ve lisenin tamamını Ankara İmam Hatip Lisesi’nde okuyor.
Üniversite okumak için dahi olsa çıkmıyor artık dışarı. Dedik ya, “adamagıllı Angaralı” diye. Üniversiteyi Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi “Süt Teknolojisi” Bölümü’nde okuyor ve buradan mezun oluyor. Memleketi Isparta’nın bir de “Sütçüler” diye ilçesi var, bilirsiniz; Nesrin Hanım diplomalı “Sütçü” oluyor gayri.
Binaenaleyh netekim, sütü bol olan köylerde mutlaka vahşî kurtlar da bulunur. İşte bu vahşî kurtların dayattığı başörtü yasaklarıyla 6 yaşından beri uğraşıyor.
İlk yasakla, henüz okula başlamadan tanışıyor, küçük Nesrin. Ankara’ya ilk taşındıkları yıl. Başında tülbentle bakkala gittiği için mahallenin çocukları dalga geçiyorlar kendisiyle. O’ndan iki yaş küçük olan kız kardeşi bunu hazmedemeyip babasına “Ablama çingene gibisin dediler” deyince, bu olay çok dokunuyor babasına.
Kastamonu’nun Abana ilçesinde ilkokul 4. sınıfa giderken, ikinci dönemin ortalarına doğru, yaşı artık 10. Babası, Abana’nın müftüsü. Müftü olmasına müftü de, burası da Kastamonu hani, “şapka devrimi” burada başlatılmış! Babası bakıyor ki küçük kızının çocukluktan beri örtüye sempatisi var, sadece fikrini sormak amacıyla alıyor kızını kucağına ve “Kızım, örtünme konusunda ne düşünüyorsun?” diye soruyor. Babasının bunu sormasıyla küçük Nesrin’in çizgi film kahramanı Heidi gibi sevinçten zıplaması bir oluyor; “Baba, hemen örtünebilirim” diyor gözleri sevinçten parlayarak ve ertesi gün gerçekten de okula başını örterek gidiyor. Okulun kapısına kadar böyle geliyor ve içeri girerken çıkarıyor. Okul bittikten sonra dışarı çıkınca tekrar bağlayacak. Fakat bahçeden çıktıktan sonra başını örtmeye çalışırken, okuldaki diğer şubenin öğretmenlerinden olan biri bizim küçük Heidi’nin önünü kesiyor ve “Başını örtemezsin” diyor kendisine. Bunu söyleyen öğretmen onun öğretmeni değil, okulun müdürü de değil, üstelik okulun da dışındalar; küçük Heidi “Siz bana karışamazsınız” cevabını veriyor. Koşa koşa okula geri dönüyor ve o öğretmeni kendi öğretmenine şikâyet ediyor; sonra başını örtüyor ve doğruca biricik babasının yanına koşuyor. Olanları müftü babasına anlatıyor; babası hemen telefonu kaldırıyor, okulun müdürünü arıyor ve okul dışında bir daha kızına müdahale etmemelerini “gayet net bir dille” ifade ediyor. O günden sonra bir daha karışan olmuyor kendisine; kolay mı, “müftü kızı”, sınıfta yasaklaması kolay ama erkeksen dışarıda bir şey söyle. How many are there, tû xorti were der!
İlkokul 4. sınıftan beri “Öz Yurdunda Garipsin” ama ortaokul 3. sınıftan itibaren “Bacımın Gözyaşı Ne Zaman Dinecek?” dönemi başlıyor. Nesrin Semiz, Ankara İmam Hatip Lisesi’nde ortaokul 3. sınıf öğrencisiyken, 12 Eylül 1980 askerî darbesi oluyor. Netekim binaenaleyh, Kenan Evren’in memlekete yaptığı sayısız hizmetler (!) arasındaki ilk icraatlarından biri, imam hatip liselerinde başörtü yasağının uygulanmaya başlanması.
Bu “3. dalga” yasağı diğer ikisi kadar kolay atlatamıyor; zirâ o gün bugündür yasak devam ediyor, netekim.
Üniversite yıllarında Turgut Özal’ın serbest bırakma çabaları, Kenan Evren’in Anayasa Mâhkemesi’ne gönderip engelletme gelgitleri arasında, 8 yılda anca mezun olabiliyor üniversiteden, Nesrin Hanım.
Öğrencilik yıllarında, Bosna’daki savaş nedeniyle Bosna Dayanışma Derneği’nde gönüllü çalışmalara başlıyor. Yine aynı yıllarda özel radyoların açılmaya başlamasıyla bir radyoda tamamen amatörce, haftada 5 gün ve günde 2 saate yakın program yapıp sunuyor. Bir yıl sürüyor radyo programcılığı.
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi “Süt Teknolojisi” Bölümü’nden henüz mezun olmadan, Konya’da bir süt fabrikasında çalışmaya başlıyor, evleniyor, çocuğu oluyor, bu arada mezun oluyor, aynı fabrikada “üretim müdürlüğü” yapıyor, eşinin işi dolayısıyla 2000 yılında tekrar Ankara’ya geliyor. Bütün bunlar art arda ve hızlı bir şekilde cereyan ediyor.
Ankara’ya dönünce bir de bakıyor ki, hem evlenmiş, hem anne olmuş, hem de okuldan mezun olmuş. Konya’dayken “üretim müdürlüğünde” çalıştığı süt fabrikası da yok burda! Ne yapmalı ne etmeli? Başlıyor iş aramaya Angara’da, ama mesleğine uygun iş bulamıyor. Bulamayınca da, öğrencilik zamanlarındaki Bosna Dayanışma Derneği yıllarından ve radyodan tanıdığı Özden Zehra Sönmez’in başkanlık ettiği İlim Kültür ve Dayanışma Derneği (İLKDER)’nde gönüllü olarak çalışmaya başlıyor.
Başkent Kadın Platformu (BKP) ile, bu platformun üyesi olan İLKDER adına platform çalışmalarını takip ederken tanışıyor. Platform 2002 yılında dernek olma kararı alınca da platformun üyesi oluyor. O günden beridir de aktif bir şekilde çalışıyor platformda.
Başkent Kadın Platformu’nun 2003 – 09 arası 6 yıl “genel sekreteri”, 2009 – 11 arası 2 yıl da “dönem başkanı” oluyor. Mayıs 2011’den itibaren de başkanlığını yapıyor.
Trabzonlu eşiyle Konya’da evlenen ve Ankara’da yaşayan Ispartalı Nesrin Hanım’ın 15 yaşında bir oğlu var.
Bildiği tek dil, Türkçe. “Ben dil bilmeyenlerden ve öğrenemeyenlerdenim” diyor Nesrin Hanım. Bildiği tek dil olan Türkçe’yi de tek bir iş için, okul okuyup diploma almak için kullanmış zaten. Çünkü sosyal ve aktif bir insan olan Nesrin Semiz’in hak ve özgürlük mücadelesi için harcadığı tüm hayatı boyunca kullandığı başka bir dil var ve bu dille dünyada hakları gaspedilmiş tüm insanlarla rahatlıkla iletişim kurabiliyor; “gönül dili”... Yerleşim birimlerinin isimleri için verilen bu mücadelede de bize sınırsız desteklerini bu dille sunuyor:
* * *

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Şaşırtıcı bir durum değil. “Harf inkılabı” ile işe başlanan bir ülkede farklı bir uygulama beklemek yanlış olurdu. Bir ülkede bir gecede “dil devrimi” niye yapılır ki?
Dünya var olduğundan beri yeryüzünde milyarlarca insan yaşadı ve buraları terketti. Terkedenlerin yerine de başka insanlar geldi. Bu kural Yüce Yaratan tarafından konulmuş bir kanun ve bu kanunları da değiştirmeye kimsenin gücü yetmeyecek. Her ne kadar büyük imparatorluklar kurmuş olan milletler bir daha o gücü hiç kaybetmeyeceklerini düşünseler de kaybetmişlerdir, yıkılmışlardır, tarihin sayfalarında yerlerini almışlardır ve yerlerine yenileri gelmiştir. Asıl dikkate değer olan ise, kim ki kendisinden önce yaşanan topraklardaki kültür ve medeniyeti yıkmak yerine onun üzerine birşeyler koymuştur, işte asıl onlar hâlâ yaşamaya devam etmektedirler. Okuduğum bir araştırmada araştırmacı çok güzel bir tespitte bulunmuş: “Medeniyet, dönemsel bir yapılanma olmaktan ziyade, insanlığın ortak gayretinden ortaya çıkan bir yapılanmadır. İnsanlığın ürettiği değerler genel olarak ortak bir havuzda birikir ve her medeniyet bu birikimden faydalanır. Tarihte yaşayan medeniyetler, gerçek başarıyı diğer medeniyetlerin maddî ve kültürel birikimlerini kullanarak elde etmişlerdir.”
Sorunuzu her ne kadar Cumhuriyet tarihiyle başlatmışsanız da yine bir Laz sitesinde sizinle yapılan bir röportajdan, isim değiştirmenin Osmanlı’nın son döneminde başladığını öğrendim. 700 yıllık bir imparatorluk dünya üzerinde 3 kıt’âya hükmediyor, sadece ömrünün son kısmında böyle bir uygulama yapmaya başlıyor; bu araştırılması gereken bir konu bence. Osmanlı’nın son zamanında bu uygulamaları başlatan kadroların aynı zamanda Osmanlı’nın ipini çeken ve yeni devleti kuran kadrolar olduğu düşünülürse işte o zaman bu durum şaşırtıcı bir durum olmaktan çıkar. Zaten aynı kadrolar işe “harf inkılabı” ile başlamamışlar mıydı? Bu ülkede âlimler bir gecede câhil durumuna düşürülmemişler miydi? Bu zihniyet içimize öyle bir işlemiş ki, işbaşına gelen belediyelerde bile yapılan ilk icraat, sokak isimlerini ve sokak numaralarını, cadde numaralarını, binaların isimlerini değiştirmek oluyor. Kimsenin yeni birşeyler üreterek bulundukları bölgeye kendi damgalarını vurmak gibi bir derdi yok.
Aslında insanlara zorla birşeyleri kabul ettirme güdüsü, kendisine güveni olmayan ve gerçek mânâda ortaya koyacak birşeyleri olmayan insanlara mahsus bir davranıştır. Bu yüzdendir ki Cumhuriyet kurulduğu günden beri san’atsal anlamda olsun, mimarî anlamda olsun, kültürel anlamda olsun bir cumhuriyet medeniyeti konulamamıştır. Var olanı yıkmaktan, tarihimizi inkâr etmekten, yeni şeyler üretmeye maalesef zaman ve enerjimiz kalmadı.
Geçmişle bağları koparılan ve bir yerlere ait olma hissi elinden alınan bireylerden oluşan bir toplum sağlam bir gelecek kuramaz. BU YÜZDEN BAŞLATMIŞ OLDUĞUNUZ “BÜTÜN İSİMLERİMİZİ GERİ İSTİYORUZ” ADLI BU ÇALIŞMA, SAĞLAM BİR GELECEK KURMAK İSTEYEN NESİLLER İÇİN OLDUKÇA ÖNEMLİ. BUNUN İÇİN BU ÜLKENİN BİR FERDİ OLARAK SİZE TEŞEKKÜR ETMEK İSTİYORUM.
Yine yukarıda da bahsettiğim, bir Laz sitesinin sizinle yaptığı ropörtajda, “Asimilasyon ilk önce Karadeniz’de başlatıldı” başlıklı o açıklamalarınızı okurken hayrete düşmüştüm. Ben Isparta – Yalvaç’lıyım ama eşim Trabzon – Çaykara’lı. Karadeniz’in geliniyim. O ropörtajınızda Çaykara’nın gerçek isminin Kadahor olduğunu söylediğinizi okuduğumda anlamıştım işte bu çalışmanızın ve 20 yıldır bu konuda harcadığınız emeklerin ülkemiz ve milletimiz için ne kadar değerli olduğunu. Söyledikleriniz yüzde yüz doğrudur. Bakın meselâ, benim oğlum Çaykara’ya gitse ve “Nerelisin, nerde oturuyorsun?” diye sorulduğunda “Çaykara’nın Işıklı mahallesinde” dese onu kimse tanımaz. Ama cevap olarak “Kadahor’dan Sarıahmetler’in Receb’in oğluyum” dediğinde tüm geçmişini, hısmını akrabasını bir anda etrafında bulacaktır. Bu yüzden tekrar etmek istiyorum: Gerçekten önemli bir iş yapıyorsunuz. Râbbim yolunuzu açık etsin.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
İnsanlar haksızlığa uğradıklarını düşünüyorlarsa bununla mücadele etmeliler, böyle bir mücadele varsa mutlaka destek olunmalı. ZATEN “HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR” HÂDÎS-İ ŞERÎFİNİ BİLEN HİÇ KİMSE BU KAMPANYANIZA TEPKİSİZ KALAMAZ DİYE DÜŞÜNÜYORUM.
3 – Nesrin Semiz, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
İsim vermek ya da ismi elde etmek. Köy kursaydım ona isim verir miydim yoksa Dedekorkut hikâyelerinde olduğu gibi “kendi ismini kendin kazan” mı derdim bilemiyorum. Bir şeye isim vermek onun karakterine, kaderine müdahale etmek gibi geliyor. Çocuklarımız oluyor onlara isim veriyoruz, kendi ideallerimize, zevklerimize göre. Fakat ömrü boyunca o ismi taşıyacak olan kişi o. Belki de ismiyle hiç de müsemmâ bir insan olmaz, nerden bileceğiz?
Evet, kesinlikle isimleri kişiler kendileri elde etmelidirler. Sevgili Peygamberimiz (saw) gibi. Hani peygamber olmadan önce de ismi “Emin” (güvenilir) idi ya, aynı öyle. Kişiler veya mekânlar, taşıyacakları ismi hakketmeliler.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
Bu cennet vatanın henüz çok az bir kısmını gördüm. Gördüğüm yerlerin hepsi içinde de “ben burada yaşasam keşke” hissine kapılıyorum, ama dönüp dolaşıp yine Ankara’ya geliyorum.
Isparta’yı seviyorum gülüyle, kirazıyla, elmasıyla. Trabzon’un yaylalarını seviyorum, yaylalara çıkan o yolları seviyorum bakmaya doyamadığım yeşiliyle. Ege’yi seviyorum - bu röportajı hemen cevaplayıp gönderseydim orayı görmemiş olacaktım, fakat geçen hafta gittim, ilk kez – Râbbim’in üzerine yemin ettiği o eşsiz nimeti uçsuz bucaksız zeytinlikleriyle. Tabiî İstanbul ah İstanbul!... “Burada yaşanır” diyemediğim tek şehir ama gitmeyince göresimin geldiği, özlediğim bir şehir. Hani derler ya “Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkânı” diye. Ve tabiî Ankara, her türlü mücadelemi verdiğim şehir.
Böyle sorulunca insan seçim yapmakta zorlanıyor. Ben bu ülkeyi seviyorum galiba; her köşesini, her taşını...
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Asi Nehri’nin ismi hoşuma gidiyor, çağrıştırdığı anlam bakımından. Ama nehirlerimizi henüz tam olarak gördüm diyemem. Bir de hep şunu merak ettim: İnsanlar çocuklarına isim koyarken bu nehir isimlerini kullanıyorlar; bazı isimleri kız çocuklarına, bazılarını erkek çocuklarına. Nehirlerin cinsiyeti var mı?
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Nesrin Semiz olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Çok zor bir hayat yaşamadım, şanslı olanlardanım galiba. Benim kavgam hep kendimle oldu. Benimle çalışanların işini daima kolaylaştırdım ama kendi işimi daima zora sürdüm. Kolay elde ettiğim hiçbir şeyden lezzet almadım. Çok renkli bir hayatım yok, ben olmanızı tavsiye etmiyorum. Bizlere sizler lazımsınız; bu dünyanın inanın bana ikinci bir Nesrin’e ihtiyacı yok.
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
İyi bir hatib değilim, düşünce insanı, yazar, sanatçı falan da değilim. Kendimden bir şeyler söylemem zor ama Peygamber Efendimiz (saw)’in Vedâ Hutbesi’ndeki “Ey İnsanlar” hitâbıyla başlayan tüm paragrafları insanlara okumak isterdim.










≈ Doç. Dr. CEVDET AKBAY ≈

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, bizden çok uzakta ama yanıbaşımızda, Kızılderili topraklarından “Kalbimi Vatanıma Gömün” dercesine kalemini ülkesine ve halkına adayan bir aydın, bir akademisyen, bilim adamı, ama önemlisi de sıcak bir dost: ABD Kuzey Karolina Fayetteville Eyalet Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Araştırmacı – Yazar Doç. Dr. Cevdet Akbay.
Çok güzel bir insandan bahsedeceğim size. Ancak, bir sorun var! Onlarca biyografi, yüzlerce makale yazarsınız da, an gelir böyle klavye başında kalakalırsınız işte. Parmaklarınız havada kalır, ne yazacağınızı, nasıl anlatacağınızı bilemezsiniz. İnsan tanımadığı kişiyi değil, sevdiği kişiyi anlatmakta zorlanırmış demek.
Cevdet Akbay bizden çoook uzaklarda yaşıyor. ABD’de bir üniversitede öğretim üyesi. Bir bilim adamı, akademisyen.
Zaza Kürtleri’nden. Müslüman bir kardeşim. Risale-i Nûr talebesi. Gerçek bir Kürt yurtseveri. İslamî kimliğe sahip Müslüman bir yazar; bir Kürt aydını. Memleket sevdâlısı. “Mürekkebi kurumayan kalemim, ilhâmını Kürdistan’ın yalçın dağlarından alır” diyen Bediuzzaman Sâîd-i Nûrsî (rh. a.)’nin sevdâlısı, doğal olarak.
Kürt kamuoyunun çok yakından tanıdığı bir isim, Cevdet Akbay. Kürt basınının önemli kalemlerinden biri. Fakat Türkiye’deki İslamî kamuoyunun hemen hemen hiç tanımaması, O’nunla ilgili en büyük üzüntüm olmuştur.
Cevdet Akbay, 1968 yılında Bingöl ilimizin Solhan ilçesine bağlı Kale (Ginc / Qırık) köyünün Değirmendere (Cındon) mezrâında doğuyor. Râhmetli annesi, aynı ilçenin Gençtavus (Tawz) köyünden. Anne baba, Zaza.
Köyde doğan Cevdet Akbay, ilk birkaç Türkçe kelimeyi 3 – 4 yaşlarındayken geldiği Solhan ilçesinde öğrenmeye başlıyor. Okul hayatına da Solhan Merkez İlkokulu’nda başlıyor.
İlkokula başlarken henüz tam öğrenememiş Türkçe’yi. Okulda, küçücük Kürt çocuklarına günde iki defa “Andımız” adı altında “Türk’üm doğruyum çalışkanım” dedirtiliyor. Önce dışarıda, bahçede, sonra içeride, sınıfta. İçeride okurken en sonunda “Ne mutlu Turk’üm diyene” der demez oturdukları için, “diyene” kelimesinin “otur” anlamına geldiğini sanıyor, küçük Cevdet. Bilinç altına bu şekilde yerleşmiş. Hâlâ dahi, yanında “diyene” dedikleri zaman “oturmak” ile alakalı bir bağlantı kuruluyor zihninde Cevdet Akbay’ın.
İlkokul 3. sınıfta “erkek” kelimesini öğreniyor bu kez. Öğretmen “Beden Eğitimi” dersi için “Erkekler dışarı çıksın, kızlar içeride kalsın” dediğinde herkes çıkıyor; bir kızlar, bir de Cevdet kalıyor içeride. Öğretmen “Oğlum, sen erkek degil misin, sen de çık” deyince jeton düşüyor, “erkek” olduğunu anlıyor. “Erkek”in ne olduğunu o zamana kadar duymamış; o sadece “oğlan” kelimesini öğrenmiş, arkadaşlarıyla biribirlerine “Ula oğlum” gibi argo kavramlar kullanıyorlarmış. Türkçe konuşurken bilmedikleri kelimelerin yerine Zazakî kullanıyorlar. Meselâ, “Ulan elimi gızlama” (Ulan elimi ısırma) gibi (Isırmak: Zaza Kürtçesi’nde “gız”, Kûrmanc Kürtçesi’nde “gez”) veya “Gel mêrgê malana gidelim” (Malan çayırlığına gidelim) gibi (Çayır: Hem Zaza hem Kûrmanc Kürtçesi’nde “mêrg”). “Komşu” kelimesini de 5. sınıfta öğreniyor. Komşusunun kızı kendisine “Sosyal Bilgiler” kitabını veriyor; arkadaşlarından biri “Nerden buldun?” diye sorunca “Bizim ciran verdi” diyor, bunun üzerine arkadaşı “Ciran Kürtçe, Türkçe’si komşu” diyerek (Komşu: Hem Zaza hem Kûrmanc Kürtçesi’nde “ciran”) öğretiyor ona.
“Resmî dili” böyle kelime kelime öğrenerek bitiriyor ilkokulu. İlkokulu bitirdiği yaz, Solhan’da bir kıraathanede “sucu” olarak çalışıyor.
Ortaokula Solhan Merkez Ortaokulu’nda başlıyor. Ortaokul 2. sınıftayken ailesi Osmaniye’ye taşınıyor; fakat Cevdet gitmiyor, Solhan’da dedesinin yanında kalıyor. Ertesi yıl 3. sınıfı da bitirip ortaokuldan mezun olduktan sonra Osmaniye’ye, ailesinin yanına gidiyor.
Ortaokul 3. sınıftayken, öğleden sonra ilk ders, Müzik. Bir gün geç kalıyor okula, Müzik öğretmeni “Nerede kaldın?” diye soruyor. O da “Başımı yıkadım” diyor. Öğretmen anlamıyor tabiî, arkadaşlarından biri araya giriyor, “Hocam, banyo yapmış” diyor, mes’ele aydınlığa kavuşuyor. “Banyo” kelimesini de Orta 3’te öğreniyor böylece. Dedik ya; kelime kelime öğreniyor.
Osmaniye’de imam hatip lisesine gidip kayıt yaptırmak istiyor ancak ortaokulu “düz lisede” okuduğu için kabul etmiyorlar. Mecburen Osmaniye Derviş Paşa Lisesi’ne gidiyor kayıt yapmak için, fakat bu kez de diploması elinde olmadığı için (Solhan’da dedesinin evinde bırakmış) kabul etmiyorlar. Solhan’a gidip diplomayı alamıyorlar, herkes iş güçle meşgul! Neticede o sene okula kayıt yaptıramıyor; kimse gidip diplomayı getirmediği için bir senesini boş yere kaybediyor. O seneyi, Osmaniye’de bir bakkal dükkânında çalışarak geçiriyor. İşi kasiyerlik yapmak, Tekel’e gidip sigara gibi şeyler almak! Şu ahvâl ve şerâitimize bakın yaa; o yaştaki çocuğu medenî ülkelerde sigara büfesine bile yaklaştırmazlar, onu Tekel’e gönderip karton karton sigara aldırtıyorlar.
Osmaniye Derviş Paşa Lisesi’ne ertesi yıl kaydını yaptırıyor.
Lise hayatı boyunca, “sabahçı” olduğunda öğleden sonra ya simit satmaya gidiyor ya da ayakkabı boyacılığı yapıyor. Hafta sonları ve tatil dönemlerinde ise inşaatlarda çalışıyor. Babası duvarcı, demirci, kalıpçı; müstakbel kayınbabası da sıvacı, mozaikçi. Bazen babasının, bazen de müstakbel kayınbabasının yanında çalışıyor. İş durumuna göre bazen diğer akrabalarının ve hemşehrilerinin yanında da ter döküyor. Babası ve tüm amcaları, bütün akrabaları inşaat işinde işçilik / ustalık yaptıkları için, sıvadan mozaike ve duvara kadar birçok işte çalışıyor. Kalıpçılık ve demircilik hariç, diğerlerinde ustalık düzeyine gelecek kadar tecrübe kazanıyor. 50 kiloluk cüssesiyle 50 kiloluk çimento torbasını sırtlayıp üçüncü, dördüncü katlara çıkartıyor. İnşaat işi çok zor; bazen Adana’nın, Antalya’nın en ücra köşelerine kadar gidiyorlar, orada aylarca okul inşaatı, belediye evlerinin inşaatı veya tatil köyü inşaaatında çalışıyorlar. Ayakkabı boyacılığı nisbeten kolay, iyi de para yapıyorlar küçük kardeşiyle birlikte. Simitçilik daha farklı bir meslek. Adıyamanlı bir usta var, gider 50, 100, bazen 150 simit alır, götürür akşama kadar satar, Allâh ne verirse! Bazen satılmıyor hepsi; gecenin yarısına kadar otobüs terminallerinde, soğuk, ıslak havada geziniyorlar. Bizim küçük Cevdet’in ayaklarında terlik, bazen mosmor oluyor o minik ayakları, garibim hissetmiyor bile ayaklarını, uyuşuyor morluktan. Tek dert bu olsa keşke; otogarlarda “simit mafyası” gibi birşey var, iyi mi? Simit sattırmıyorlar bu çocuklara. Bazen döğüşüyorlar, simitleri havada uçuşuyor. Kıraathanelerin bazılarında da tartaklanıyorlar, kovuluyorlar, simit tepsileri tepe taklak ediliyor. Karşıdaki zorbalara karşı o minik bedeniyle birşey yapamamanın acizliğinden, haksızlığa uğrama psikolojisinden, itilip kakılmaktan dolayı bazen bir köşede gizli gizli ağlıyor, küçük Cevdet, gözleri yaşarıyor. Kimseye göstermiyor ama gözyaşlarını, bir damla dışarı sızıyorsa, on tanesini içine gömüyor. O derece gururlu, daha o yaşta!
Lisede sessiz bir öğrenci, Cevdet. Utangaç olduğu için fazla sosyal değil. Lise son sınıfta zekâsıyla Tarih hocasının dikkatini çekiyor, adını soruyor, “Yeni misin?” diyor, üç yıllık öğrencisine.
Lise son, üniversiteye hazırlanması lazım. Ailesinin maddî imkânı olmadığı için özel dershaneye gidemiyor. Arkadaşlarından emanet olarak aldığı dergi ve kitaplardan sınavlara hazırlanıyor. Okulda fizikçi, kimyacı ve tarihçi, birkaç öğretmen haftasonları hayrına kurs açıyorlar, gönüllü ve ücretsiz, talebeleri üniversiteye girebilsin diye. Oraya gidiyor Cevdet, öyle hazırlanıyor. Tabiî bazen mecburen simite gitmek zorunda da kalıyor. Üniversite sınavına iki ay kadar kalınca, öğleden sonraları simitçilik yapmamaya karar veriyor artık, sınavlara hazırlanma temposunu hızlandırması lazım. Eve gelince karın üstü uzanıyor, bol bol soru problem çözüyor. Sınava öyle hazırlanıyor.
Sınava giriyor ve Malatya İnönü Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi “Kimya Öğretmenliği” Bölümü’nü kazanıyor. Gidip kaydını yaptırıyor, Malatya’ya yerleşiyor ve üniversite hayatına başlıyor.
Üniversitede normal dönem içinde çalışmıyor, derslere veriyor kendini. Malatya’da okuduğu için Osmaniye’ye ailesinin yanına ayda bir trenle gidip geliyor. Dört sene boyunca aksatmadan yapıyor bunu. Otobüs pahalı, bir otobüs bileti fiyatıyla 8 tren bileti alabilirsin! Tren rahat; yer olunca koltukta uzanıyor, gözlerini sabah namazı vaktinde açıyor, kalkıp bir güzel sabah namazını kılıyor trenin içinde. Dudaklarının arasından çıkan “Allâh-û Ekber” sesi trenin çuf çuf çuf sesine karışıyor. Bazen kalabalık oluyor tren; valizlerin yerine uzanıyor, orada yatıyor. İşçilerin batıya tarla işlerinde çalışmaya gittikleri dönemlerde trenin ara salonunda bile yer bulmak zor; 8 saat boyunca ayakta dikiliyorlar. Malatya – Osmaniye arası 8 saat! Bir seferinde geç uyanıyor trenin içinde; gözlerini bir açıyor ki tren durmuş mola veriyor; hemen koşuyor dışarı namaz kılmak için, dışarıda abdest alana kadar tren hareket ediyor bile, koşuyor, kapıya tutunuyor, bir sonraki istasyona kadar kapı önündeki aralıkta gidiyor öyle asılı kalarak! Mevsim kış üstelik; dona dona gidiyor öyle.
Üniversite öğrencisiyken Risâle-i Nûr kitaplarıyla tanışıyor. Kâhtalı Fahri ve İskenderunlu Ahmet, en iyi arkadaşları. İkisi de “Nûrcu”, Cevdet’i onlar tanıştırıyor bu kitaplarla. Üç arkadaş, sabahları okula geç gelmeyi alışkanlık haline getirmiş, her gün geç kalıyorlar. Bir derste “devamsızlık”tan dolayı bırakıyor hocanın biri. 4. sınıfın 1. dönemi. Ahmet ile Fahri gidip görüşüyorlar hocayla. Hoca “dîndar” biri; onların da hocayla araları iyi.“Ya hocam, devamsızlıktan bırakılır m? Bu seferlik affedin bizi, dersi geçelim” diyorlar. Hoca da “Aslında siz tek olsaydınız sizi bırakmazdım, ama o Alevî çocuk da var, sizi geçirirsem onu da geçirmem gerek, onun için sizi de bıraktım” diyor. Bir Alevî’yi sınıfta bırakmak için iki Sünnî’yi fedâ ediyor “mücahit” (!?) hocamız. Demek ki “sınıf geçme kriteri” böyle; Alevî’ysen kalırsın, Sünnî’ysen geçersin! Onlar da bakıyor olmayacak, mahsustan yalan söyleyip “Hocam sen ne diyorsun? O dîndar, namazlı niyazlı bir arkadaşımızdır” diyerek hocayı ikna ediyorlar. Böylece hem kendilerini, hem de Alevî öğrenciyi kurtarıyorlar. “Aslında çok kötu biri değildi, neden ırkçılık yaptı, anlayamadım” diye anlatıyor Cevdet Akbay, o günleri yeniden yâd ederken. Sahi Cevdet abi, ben de anlayamadım vallâh, aslında hiç de kötü birine benzemiyor, dîndar bir hoca, niye ırkçılık yaptı acaba? Ben de anlayamadım abi.
İkinci dillerini kelime kelime öğrenmişler bu yaşa dek ama, üniversitede “Türk Dili ve Edebiyatı” dersinden hep yüksek notla geçiyorlar. Adıyaman – Kâhtalı arkadaşı Fahri ile Türkçe’den hep 90 ve üzeri yüksek notlar alınca, takılıyor sınıftaki arkadaşları, “Siz Kürt olduğunuz için hoca size Türkçe dersinde kıyak geçiyor. Öyle yapıyor ki siz Türkçe’yi sevesiniz” diyorlar.
Malatya İnönü Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi “Kimya Öğretmenliği” Bölümü’nü 1990’ın sonbaharında bitiriyor, Cevdet Akbay, “sınıf üçüncüsü” olarak. O zaman “ögretmen” olabilmek için yeterlilik sınavı var. Giriyor sınava, üniversitede yedi öğrenci sınavı kazanıp öğretmen oluyor. Bunlardan biri de Cevdet Akbay. O ara okulda açılan “Yüksek Lisans Sınavı”na giriyor, “İnorgani Kimya”dan. “İngilizce” sınavına sınıftan on kişi giriyor, üçü kazanıyor. Sınıfın birincisi, ikincisi ve üçüncüsü (Cevdet Akbay) kazanıyor bu sınavı. “Bilim” sınavını da aynı kişiler geçiyor.
Aaah Solhanlı Cevdet Akbay, ah! Biliyor musun, sen Malatya’da bu sınavlarda ter dökerken, ben senin memleketin Solhan’da, yıllar önce senin okuduğun sıralarda okuyordum. Keşke yaşça benden büyük olmasaydın be abi, belki yakından tanışırdık, aynı sıralarda okurduk. Acaba hiç karşılaşmış mıyızdır? Bilmiyorum ki.
1990 – 93 yılları arasında Malatya’da öğretmenlik yapıyor Solhanlı Cevdet Akbay. Yüksek lisansa başlıyor. O sıra, daha önce girdiği “yeterlilik sınavı”nın sonuçları açıklanıyor. Tayini Sivas’a çıkıyor. Ancak “yüksek lisans”tan dolayı tayinini Malatya’ya aldırıyor. Malatya İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yapmaya başlıyor. Haftanın dört günü okulda ders veriyor, üç gün de üniversitede “deneysel çalışmalar” yapıyor.
Bilimi sevdiği için hep bir üniversitede çalışmak, bilimsel çalışmalar yapmak istiyor. “Yüksek lisans”ı da sırf onun için yapıyor. Bir süre sonra, “devlet bursuyla yurtdışında yüksek lisans ve doktora yapabilmek” için bir sınava giriyor. Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), yeni açılan üniversitelerin öğretim görevlisi açığını kapatmak için yurtdışına eleman gönderiyor. Sınavı kazananlar, hem tercih ettikleri ve tabiî aldıkları puanlarına göre, tutturdukları üniversiteye “asistan” olacaklar, hem de yurtdışında yüksek tahsillerini yapacaklar. Üstelik devletin kesesinden! Yurtdışı dönüşünde mecburî hizmeti de var tabiî ama Cevdet zaten hizmete hazır. Kendisine uyduğu için biraz daha masrafa girerek tâ Ankara’ya kadar gidip sınava giriyor. Ancak sınavın olacağı sınıfa girmekle moralmen çökmesi bir oluyor. Cevdet gibi bu sıvav için gelen 43 rakibi kendi aralarında konuşuyorlar, Cevdet de bir sıraya çökmüş onlara kulak misafiri oluyor: “Ben Bilkent’ten mezun oldum, ismim...”, “Ooo, memnun oldum, ben de ODTÜ’yü yeni bitirdim”, “Bogaziçi...”, “İstanbul Teknik Üniversitesi...” ... Cevdet’te moral diye birşey kalmıyor tabiî, böyle rakipler arasından nasıl geçecek sınavı? Kendi kendine, “Boşuna geldim bu kadar yolu! Bilkent, ODTÜ, Boğaziçi, bu adamlar karşısında ne şansım olabilir ki?” diye düşünüyor. Allâh’tan, ne kimse O’na nereden mezun olduğunu soruyor, ne de O kimseye birşey söylüyor. Hayır bu da yetmiyormuş gibi, sınav bittikten sonra da rakipleri bu kez kendi aralarında, “Çok basitti yav, hepsini yaptım”, “Öyle ya, gerçekten de çok basitti sorular” demiyorlar mı? Cevdet’te moral diye birşey kalmıyor tabiî. Koşarcasına uzaklaşıyor oradan. Yolda giderken kendi kendine, “Cevdet, sen en iyisi öğretmenliğine dön, bu işler sana göre değil; bunca kaliteli üniversite mezunları varken sana yedirmezler!” diyerek garajın yolunu tutuyor.
Fakat heves, ah heves! Bu ateşi nasıl söndürecek? 1992’de açılan yeni üniversitelere başvuruyor. Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’ne “araştırma görevlisi” alıyorlarmış; başvurusunu yapıyor. Bir yıl içinde tam üç defa Malatya’dan Kütahya’ya gidiyor bunun için. Birincisinde “dil sınavı” için gidiyor; geçiyor sınavı. İkincisinde “bilim sınavı” için gidiyor; yine geçiyor sınavı. Üçüncüsünde de mülakat için gidiyor ve işi alıyor.
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nde işe başlamak için bir yolculuk daha yapması gerekiyor, işe başlama formaliteleri falan. Tam da şanlı tarihindeki “4. Kütahya Seferi”ne hazırlanırken Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM)’nden bir mektup alıyor. Ankara’da girdiği ama ümitsizce ayrıldığı sınavla ilgili! Fakat Cevdet abi bu sınavı kazanamayacağına kendini şartlandırdığı için unutmuş bile. Onun için, ÖSYM’den gelen mektubu okumadan direk çöpe atmayı bile düşünüyor ama “Gene de bir bakayım” diyerek açıyor zarfı. Mektupta “Manisa Celal Bayar Üniversitesi” ismi gözüne çarpıyor. Şaşırıyor; “Kazanamayanlara neden üniversite ismi gönderiyorlar ki ?!” diye düşünüp mektubu daha dikkatli okumaya başlayınca anlıyor sınavı kazandığını. Dört kişi alınıyordu; sınava giren 44 kişi arasından ilk 4’e girmiş Cevdet Akbay. İnanamıyor; şok geçiriyor sevinçten.
Sınavı kazanacağına dair hiçbir ümidi olmadığı için gidip Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’ne başvurmuş, “araştırma görevlisi” olarak işe bile alınmıştı. Kütahya’ya taşınma hazırlıkları yaparken, Angara’dan bu mektup geliyor.
Mektubu alan Cevdet Akbay, “Yar saçların lüle lüle, Kütahya sana güle güle” deyip Manisa’nın yolunu tutuyor. Kazandığı “devlet bursu”yla Manisa Celal Bayar Üniversitesi adına 1993 sonunda Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin yolunu tutuyor, Cevdet Akbay.
Aralık 1993’ün son haftası, yani yılın son haftası, ABD’nin Teksas eyaletinin Austin şehrine iniyor; ABD’de “Noel” kutlanırken. Yaklaşık 7 ay “yoğunlaştırılmış bir İngilizce dil kursu”ndan geçtikten sonra 1994’ün Sonbahar mevsiminde Louisiana eyaletinin başkenti Baton Rouge’daki Louisiana Eyalet Üniversitesi (Louisiana State University)’ne gidiyor.
1994’te Louisiana Eyalet Üniversitesi (Louisiana State University)’de mutlu mesud başlayan “yüksek lisans ve doktora” eğitimi ne yazık ki sadece iki yıl sürüyor.
Sene, 1996... Türkiye, çok karanlık bir dönemden geçiyor. 28 Şubat’a giden yolun kilometre taşları döşeniyor bir bir. Kemal Gürüz’ün “YÖK Başkanlığı”na getirilmesiyle 28 Şubat’ı yaklaşık bir sene önce, 1996’da yaşıyor Cevdet Akbay. “İrtica” damgası vurup bursunu keserek mağdur ediyorlar kendisini. Cevdet Akbay’ın en büyük kabahati (!), Allâh’a, Peygamber-i Ekrem (saw)’e, İslam’a hakaret eden Ergenekoncu kemalistlerin bu aşağılık hakaretlerine internette yazdığı yazılarla cevap vermek, yalanlarını yüzlerine vurmak. Ölümle tehdit ediyorlar Akbay’ı, değer vermiyor; “Senin bursunu kestireceğiz” diyorlar, Kemal Gürüz’le beraber oldukları için dedikleri gibi yapıyorlar da.
Bursu kesilince Türkiye’ye dönmek zorunda kalıyor, Cevdet Akbay. Büyük zorluklarla, tamamen emek ve alınteri sarfederek elde ettiği tüm kazanımları, elde ettiği bütün makamlarını torpile borçlu olan Kemal Gürüz tarafından bir çırpıda elinden alınıyor Cevdet Akbay’ın.
Eylül 1996’da Türkiye’ye döner dönmez hukukî yollarla hakkını aramaya başlıyor, maruz kaldığı hukuksuzluğu mâhkemeye taşıyor. Fakat Hakkı çoktan râhmetli olmuş bizim köyde! Mâhkemeyi kazandığı halde haklarını geri vermiyorlar kendisine. Mâhkeme kararına uymamak kâğıt üzerinde “anayasal suç” aslında ama 28 Şubat sürecine güvenen Kemal Gürüz ve Celal Bayar Üniversitesi rektöru, “anayasal suç” işlemekten çekinmiyorlar. Cevdet Akbay da bu hukuktanımazları ifşâ etmek için Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a, Millî Eğitim Bakanı’ndan Adalet Bakanı’na kadar birçok yere şikâyet ediyor ama kimi kime şikâyet ediyorsun? Gazetelere yazı gönderiyor, rahmetli gazeteciler Ahmed Kabaklı ve Ayhan Songar köşelerinden sesini duyuruyorlar Akbay’ın, Kanal 7 televizyonu şikâyetini her gün anlatıyor ekrândan Akbay’ın ama 28 Şubat’ın gümbürtüsünden sesi sivrisinek sesi kadar bile çıkmıyor, ne yazık ki. “Ali Kalkancı – Müslüm Gündüz Çadır Tiyatrosu”nu izlemekle meşgul tüm memleket! Hukuksuzlukla mücadele ettiği o bir yıl “manevî işkence”yle geçiyor ama O’na 10 sene kadar tecrübe kazandırıyor.
Mâhkemeden umduklarını bulamayan Kemal Gürüz ve Celal Bayar Üniversitesi, “disiplin soruşturması” yoluyla Cevdet Akbay’ı görevden atmaya çalışıyorlar. Memur statüsünde olduğu için “Memurin Muhâkemat Kanunu”na göre direk işten atamıyorlar; bunu yapamayınca “disiplin soruşturması” ile görevden atıp mâhkemeye sevkederek Akbay’ı hapse attırmaya çalışıyorlar. Ki Gürüz’ün Celal Bayar Üniversitesi’ne gönderdiği bir yazısında, “Yurda çağrılanları gözetim altında bulundurunuz, yeterli delil bulduğunuzda idarî ve adlî soruşturmayı başlatınız” deniyordu. Ancak disiplin soruşturması da lehine sonuçlanıyor Cevdet Bey’in. Bakıyor ki niyetleri hakikaten çok kötü, her an kendisine komplo kurabilirler (ki 28 Şubat sürecinde Refahyol Hükûmeti ve Başbakan râhmetli Necmeddin Erbakan dahil hiç kimse emniyette değil), senelik izne ayrılıyor Cevdet Akbay. Direk memleketi Solhan’a gelerek bazı formaliteleri hallediyor, Bingöl’de pasaportunu alıyor ve işinden kendisi istifa ederek Ağustos 1997’de tekrar ABD’ye dönüyor.
Bu kez orada burs peşinde koşuyor. Ergenekon devleti bursunu kessin, O okuyacak ve bitirecek okulunu! Çocukluğundan beri girdiği her sınavı kazanan Cevdet Akbay, bu sınavı da başarıyla tamamlıyor. ABD’deki okulun verdiği bursla “Yüksek Lisans ve Doktora” derecesini alıyor.
Cevdet Akbay, yaşadığı zorluklardan alnının akıyla çıkan bu değerli insan, konuyla ilgili duygularını bizimle paylaşırken şu altın değerinde nasihatleri yapıyor: “Hayat bir imtihan olduğu için her türlü imtihana iyi hazırlıklı olmak gerekiyor. Haksızlıklar karşısında susmamak, şiddete başvurmadan, kanunî yollardan hakkımızı sonuna kadar aramak zorundayız. Haksızlıklara karşı suskun kalmamız, zalimleri daha da cesaretlendirir, başka insanları da mağdur etmek için iştahlarını kabartır. Onun için haksızlıklara karşı muhakkak mücadele etmeliyiz. Mazlumlar da zalimler kadar cesaretli olmadığı müddetçe zûlüm ve haksızlıklar son bulmaz. Diklenmeyeceğiz ama her zaman dik duracağız. Allâh âdildir, ya bu dünyada ya da âhirette hakkımızı mutlaka alır. Mağduriyetimin üzerinden on sene geçmeden beni ispiyonlayan Ümit Sayın (o da ABD’de doktora yapıyordu) ve bursumu kestiren Kemal Gürüz ve bilmedigim çok insan, Ergenekon’dan gözaltına alındılar. Demek farkında olmadan tâ 1996’da Ergenekon’un hedefi olmuştum. Onların Ergenekon’u varsa bizim de Allâh’ımız var. Allâh daha büyüktür, daha âdildir! Hem bu dünyada hesaba çeker, hem de âhirette, Mâhkeme-i Kübra’da.”
Cevdet Akbay, kimyacı. ABD’nin Louisiana eyaletinin başkenti Baton Rouge’da bulunan Louisiana Eyalet Üniversitesi’ni bitirdikten sonra Georgia eyaletinin başkenti Atlanta’da bulunan Georgia Eyalet Üniversitesi’nde iki yıl “doktora sonrası çalışma” yapıyor.
Cevdet Akbay, şu anda Kuzey Karolina (North Carolina) eyaletinin Cumberland County iline bağlı 200 bin nüfûslu Fayetteville şehrinde bulunan Kuzey Karolina Eyalet Üniversitesi (North Carolina State University)’nde “doçent” olarak çalışıyor (ABD’de Fayetteville isminde tam 15 tane şehir var; karıştırılmaması için eyaletiyle birlikte zikredilmelidir).
Evli, üç çocuk babası.
Kürt kamuoyunun yakından tanıdığı Cevdet Akbay, Kürdistanî yayın organlarında yazarlık da yapıyor ve değerli makale ve çalışmalarını bizlerle paylaşıyor. Şu anda Nasname (www.nasname.com) sitesinin köşe yazarı. Ayrıca kendi kişisel web sitesi de var; www.cevdet.net.
Zaza Kürtleri’nden olan Cevdet Akbay, Bingöllü; yani bal ve kaymak memleketinden. Lafı dolandırmaya gerek yok; bal ve kaymakla büyütülen çocuklar dünyanın neresine gitseler aynı dili konuşurlar; “gönül dili”... Bizimle sohbeti de bu dilde yapıyor:
* * *

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bir sistem asimilasyonu akla koyunca isimleri de değiştirir, isim sahip ve varislerinin dünyasını da. Anadolu, kültürlerin beşiği; dolayısıyla kökleri eskilere dayanan birçok uygarlığın mirasını barındıran bir yer. O mirastan biri de şüphesiz ki isimlerdir. Tarihimizle, kültürümüzle bağlarımızı kopartmak için isimlerimizin çoğunu değiştirdiler. İsim değiştirme uygulamasının gerekçesi “yabancı dil ve köklerden gelen ve kullanılmasında büyük karışıklığa yol açan adların Türkçe adlarla değiştirilmesi” şeklinde gösteriliyor; oysa uygulamalara bakıldığında, buradaki birinci hedefin isimler değil, isimlerin temsil ettiği kültürler olduğu ortadadır. Nitekim Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri isim tahrifatı ile etnik / köken inkâr ve tahribatının birlikte yapıldığını görüyoruz.
“Bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır; o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır”. Bu sözler, beyni ırkçılık virüsüyle hasta edilmiş câhil bir gence değil, 1924’te kabul edilen anayasanın hazırlayıcıları arasında yer alan, birkaç üniversitede hukuk dersleri veren, Cumhuriyet döneminde “adalet bakanlığı” da yapmış Mahmut Esat Bozkurt’a ait.
“Biz açıkça millîyetçiyiz. Ve millîyetçilik bizim yegâne birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların (ırkların) hiçbir nüfûzu (etkisi) yoktur. Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemehal (mutlaka) Türk yapmaktır. Türkler’e ve Türklük’e muhalefet edecek anasırı (ırkları) kesip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde her şeyin üstünde aradığımız, Türk olmalarıdır”. Bu sözlerin sahibi de, kemalist Cumhuriyet’in “Tek Adam”ı ve “Ebedî Şef”i Mustafa Kemal’den sonra gelen “İkinci Adam”ı ve “Millî Şef”i İsmet İnönü’dür.
Bozkurt ve İnönü’nün sözleri yanlışlıkla ağızdan kaçan hezeyanlar değil, Cumhuriyet dönemi boyunca kabul görmüş ve uygulanmış resmî bir söylemin ifadesidirler aslında. Bunun gibi örnek verebileceğimiz birçok sözleri var Cumhuriyet tarihine damgasını vurmuş olan elitlerin. Bozkurt’un nümune olarak sunduğum yukarıdaki sözünde inkâr, İnönü’nünkinde ise asimilasyon ve imhâ niyeti vardır. Yakın tarihten az buçuk haberi olanlar, bu zevâtın niyetlerini eyleme döktüklerini bilirler. Meselâ Şeyh Sâîd Olayı bahane edilerek çıkartılan Takrir-i Sükûn Kanunu’nun hışmına milyonlarca insan uğrasa da hedef kitlenin başında Kürtler’in olduğunu biliyoruz.
Şapka Kanunu’ndan seneler önce yazdığı bir kitaptan dolayı İskilipli Atıf Hoca’yı idama mâhkum eden İstiklâl Mâhkemeleri’nin (daha doğrusu, diktatörlük mezbahanelerinin) Şeyh Sâîd Olayı’ndan dolayı sorgulanan 20 – 25 yaşlarındaki bir genci “Sorgulamaya bile gerek yok. Türkçe bilmeyen bir adamdan zaten memlekete hayır gelmez” diyerek idama mâhkum ettiklerini biliyoruz.
Şark Islahat Planı’yla Kürtler’i asimile, Mecburî İskân Kanunu’yla onbinlerce Kürd’ü sürgünde sefâlete mâhkum ettiklerini, kemalist inkılaplarla, özellikle Kürtçe eğitim veren medreseleri tasfiye etmekle ve alfabeyi değiştirmekle Kürt dili ve kültürüne ağır darbeler indirdiklerini, sadece Dersim’de çocuk – yaşlı, erkek – kadın ayrımı yapılmadan 80 binden fazla insanın katledildiğini, OHAL döneminde sadece “faili meçhul” süsü verilen cinayetlere kurban giden Kürtler’in sayısının 17 binden, son 30 senedir devam eden “danışıklı kirli savaş” vasıtası ve bahanesiyle katledilenlerin 50 binden fazla olduğunu biliyoruz.
Diyarbakır Zindanı ve benzeri “Cehennem”lerde insanlıkdışı muamelelere tabi tutularak dünyaları karartılan binlerce insan var. Yakılıp yıkılan 4 binden fazla köyümüz var. Baskı ve zûlümlerden dolayı ya büyük şehirlerin gettolarında sefalete mâhkum edilen ya da yurtdışında sürgün hayatı yaşamaya zorlanan milyonlarca insanımız var.
Şimdi, bütün bu maddî ve manevî cinayetleri işlerken gözünü bile kırpmayan bir sistemin, binlerce ismi değiştirme yoluyla imhâ etmesi bana fazla şaşırtıcı gelmiyor. Biraz önce zikrettiğim Şark Islahat Planı ve Mecburî İskân Kanunu’ndan birkaç madde aktararak sistemin asimilasyon konusundaki icraatını göstermek istiyorum.
Önce 1925 Şark Islahat Planı’ndaki ilkel, ırkçı ve yasakçı birkaç maddeye nümune olarak göz atalım:
17. Madde: Fırat’ın batısındaki illerin batı bölümlerinde dağınık biçimlerde yerleşik olan Kürtler’in Kürtçe konuşmaları mutlaka yasaklanacak ve kız okullarına önem verilecektir, kadınların Türkçe konuşması sağlanacaktır.
41. Madde: Malatya, Elâzığ, Diyarbakır, Van, Bitlis, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişgezek, Ovacık, Adıyaman (Hısnımansur), Besni, Arga (Akçadağ), Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde hükûmet ve belediye dairelerinde ve diğer kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçe’den başka dil kullananlar, hükûmet ve belediyenin emirlerine aykırı davranmakla suçlanacak ve cezalandırılacaktır.
Bu suçun (!) ilkel karşılığı ya dayak ya da para cezasıydı. Satmak için pazara ürün getiren köylüler dayak ve para cezasından kurtulmak için müşterileriyle el ve kol hareketleriyle anlaşmak zorunda kalıyorlardı.
Kürtler’e has çıkartılan bir diğer kanun da Mecburî İskân Kanunu (Zorunlu Yerleşim Kanunu)’dur. Bu kanunun 2. maddesiyle Kürtler’in Akdeniz, Ege, Marmara ve Trakya bölgelerine yerleştirilmeleri öngörülüyordu.
11 –A Maddesi: Anadili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri (verilmesi) yasaktır.
13. Madde 3. Fırka: Türk ırkından olmayanların, serpiştirme suretiyle köylere ve ayrı mahalle veya küme teşkil edemeyecek şekilde kasaba veya şehirlere iskânı mecburîdir.
Yukarıdaki maddelerden anlaşılacağı üzere hem Şark Islahat Planı hem de Mecburî İskân Kanunu’nun yegâne amacı Kürtler’i asimile etmek, kimliklerini ortadan kaldırmak ve dillerini unutturmaktı. Dersim Katliâmı’nda kundaktaki bebekleri bile gözünü kırpmadan süngü batırarak alevlerin içine atacak kadar canavarlaşan askerlerin tutumuna bakılırsa, sistemin Türk gençlerinin beyinlerini ırkçılık virüsü ile yıkadığını, Kürtler’i bu gençlere imhâ ettirme niyetinde olduğunu söyleyebiliriz. Askerlerin Dersimliler’le karşılaşınca elleriyle “haç” işareti yapması, sistemin Dersimliler’i askerlere “öldürülmeyi hakkeden kâfirler” olarak tanıttığını gösteriyor. Kürtler’in “kuyruklu” olarak tanıtılması, sistemin Kürtler’i hayvan gibi kesilmeyi hakkeden varlıklar olarak gördüğünü gösteriyor.
Duyarlı ve ehl-i vicdan insanların azamî gayretleriyle, sistemin Kürtler’i ırkçı Türk gençlerine katlettirme ve iki kavmi birbirine kırdırma oyunu çok daha fazla can kaybı olmadan tesirsiz hale getirildi. Kürt – Türk çatışmasını engelleme konusunda en büyük mücâdelenin Bediüzzaman Sâîd Nursî tarafından verildiğini düşünüyorum. Bediuzzaman’ın talebelerinden aslen Kastamonulu olan Abdullah Yeğin’in “Bize Kürtler’in kuyruklu, kötü insanlar olduğu öğretilmişti. Üstâd Bediüzzaman ile tanışınca bunun yalan ve iftira olduğunu anladım” ve aslen Urfalı olan Abdülkadir Badilli’nin “Türkler bize kâfir olarak anlatılırdı, Üstâd sayesinde kardeş olduğumuzu öğrendik” anlamındaki sözleri, Bediüzzaman’ın Kürtler ve Türkler üzerindeki birleştirici rolünü gösteriyor.
Değişen dünyayla birlikte büyük bir değişim geçiren Türkiye’de asimilasyon, imhâ ve inkârın önemli oranda azaldığını söyleyebiliriz (bu değişimde AK Parti Hükûmeti’nin emeği inkâr edilemez). Değiştirilen isimlerin geri verilmesi için zamanın ve şartların müsait olduğuna veya müsait olmaya başladığına inanıyorum. Ortamın normalleşmesiyle bu konuda büyük kazanımların olacağı konusunda ümitvarım. Mes’eleyi devletle müzakere yeri ise şüphesiz ki meclistir; PKK’nin tırmandırmaya çalıştığı şiddetin bu kazanımları elde etmede zerre kadar faydası olacağını sanmıyorum. Başbakan Erdoğan zaman zaman “Bizden anadilde eğitim beklemeyin” gibi ifadeler kullansa da anadilde eğitim dahil birçok hakkın AK Parti veya aynı çizginin devamı bir yapının yardımıyla alınacağını tahmin ediyorum. CHP ve MHP gibi sistem partilerinin bu hakları değil vermeye, hayâl etmeye bile tahammülleri yok. BDP’nin ise hem yeterli sayıda siyasal gücü yok, hem de bu konuda maalesef samimiyet sorunu var.
Aslında Kürtler’in ve isimleri gasbedilen diğer dost halkların istekleri, bazılarının ileri sürdüğü gibi ülkeyi bölecek, karıştıracak, milleti biribirine düşürecek istekler değil. Hepsi Osmanlı döneminde zaten mevcut olup Cumhuriyet döneminde gasbedilen “anadilde eğitim”, “isim hakkı”, “güçlendirilmiş yerel yönetimler vasıtasıyla kendi kendini yönetme” gibi en tabiî haklardır. Meselâ Osmanlı döneminde Kürdistan’ın hemen her yerinde Kürtçe eğitim veren medreselerimiz vardı; hatta İstanbul gibi Kürtler’in yoğun olduğu yerlerde çocuklara anadilde (Kürtçe) eğitim veren okullar vardı; kimsenin ismi yasaklanmıyordu, Kürdistan’da Kürtler kendi kendilerini yönetiyorlardi. Ve Osmanlı bölünmüyordu! Gerçi Osmanlı daha sonra parçalandı / bölündü ama bu bölünme bu haklardan dolayı değil, bu hakları gasbeden İttihat ve Terakki zihniyetinin yanlış uygulamaları yüzünden oldu.
Osmanlı döneminde Kürtler’in sahip olduğu haklar konusunda İsmail Beşikçi’nin kaleme aldığı bir yazıdan kısa bir alıntı yapmak istiyorum (http://www.Kürdistan-aktuel.org/dosya/6936-cumhuriyet-ve-kuertler.html):
“Osmanlı yönetimi döneminde Kürtler’in dilleriyle, kimlikleriyle ciddî sorunları yoktu. Örneğin 1890’ların sonlarında, 1900’lerin başlarında, “Kürdistan” (1898), “Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti Gazetesi” (1908), “Şark ve Kürdistan” (1908), “Kürdistan” (1908), “Amid-i Sevdâ” (1909), “Peyman” (1900), “Rojî Kûrd” (1913), “Yekbûn” (1913), “Hetewî Kûrd” (1914), “Jîn” (dergi, 1918), “Kürdistan” (1919), “Jîn” (gazete, 1919) gibi dergiler ve gazeteler çıkıyordu. Bu gazetelerin ve dergilerin çoğunluğu İstanbul’da çıkıyordu. Diyarbakır’da yayımlanan dergiler de vardı. Kürt Azm-i Kavi Cemiyeti, Kürt Talebe Hêvî Cemiyeti gibi dernekler vardı. Bunlar legal yayınlar, legal kuruluşlardı. Bunlar hakkında zaman zaman soruşturmalar açılsa, yasaklamalar yapılsa da legal yayınlar, legal kuruluşlardı.”
“24 Temmuz 1923’te, Lozan Antlaşması’yla Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. 29 Ekim 1923’te, Cumhuriyet ilân edildi. Cumhuriyet’le birlikte, Kürtler’in etnik varlığı, dili, kültürü inkâr edilmeye başlandı. Dünyada Kürt diye bilinen bir kavim, Kürtçe diye bilinen bir dil olmadığı, ‘Kürt denenler’in aslının Türk olduğu, ‘Kürtçe denen dil’in aslının Türk dilinin ilkel bir ağzı olduğu ısrarla vurgulandı. Ve bütün bunlar Cumhuriyet boyunca sistematik bir şekilde savunuldu. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kürtler’in sahip olduğu haklar, Kürtler’le birlikte anılan haklar, Cumhuriyet döneminde Kürtler’in ellerinden alınmış, yasaklanmıştır. Bu yasağın sürdürülmesinin ancak baskı ve zor ile mümkün olacağı açıktır. Kürtler’in Kürt toplumu olmaktan doğan haklarının yasaklanmasının hiçbir meşrû temeli yoktur. Böyle bir gasp eylemi Cumhuriyet kavramıyla da bağdaşmaz.”
Bugün çeşitli aydınlar, sisteme göre yasak olan Q, W, X harflerini kullandıkları için cezalara çarptırılırken, Cumhuriyet’in hemen öncesi Osmanlı döneminde Kürtçe gazeteler çıkıyordu. İçeriği günümüz “Kürt Sorunu” ile yakından ilgili olduğu için Bediuzzaman Sâîd Nursî Hazretleri’nin Kürt Teavün ve Terakki Gazetesi’nin 1908 tarihli nüshâsında “Mela Seîd” imzasıyla çıkan ve “Şireta Bediuzzeman Mela Seîdê Kûrdî’’ diye başlayan makalesini hatırlatmakta fayda görüyorum. Yazı, hem Kürtçe kaleme alınmış olması hem de taşıdığı mânâ ve günümüze dahi hitab eden mesajı açısından önemli bir yere sahiptir:
“Ey Gelê Kûrdan! Îttîfaqê de quwet, îttihadê de heyat, di biratîyê de seadet, hukûmetê de selamet heye. Kapika îttihadê û şirîta muhebbetê qewî bigrin, da we ji belayê xelas ke. Qenc guhê xwe bidinê, ezê tiştekî ji we re bibêjim.” (Ey Kürtler! İttifakta kuvvet, ittihatta hayat, kardeşlikte saadet, hükümette selamet vardır. İttihat bağını ve muhabbet şeridini sağlam tutun, ta ki sizi beladan kurtarsın. İyi kulak verin, size bir şey söyleyeceğim)
Gerek devlet ve gerekse Kürtler olarak Üstâd Bediuzzaman’a kulak vermediğimiz için bugün birçok sorunla karşı karşıyayız. Önemine binaen, içinde bulunduğumuz şartlarda önemi daha iyi anlaşılan Üstâd Bediuzzaman’in tavsiyelerine bu vesile ile bir daha kulak verelim (kısaltarak veriyorum): “Hun bizanin ku sê cewherê me hene; hifza xwe ji me dixwazin. Yek İslâmiyet e… Ê duduyan insaniyet e… Ê sisîyan millîyeta me ye.” (Biliniz ki, üç cevherimiz vardır; bizden muhafazalarını isterler. Birincisi İslamiyet’tir… İkincisi insaniyettir… Üçüncüsü milliyetimizdir)
Burada Üstâd’ın, millîyeti İslamiyet ve insaniyet ile beraber kullanması, diliyle, kültürüyle, her haliyle millîyetimizi olduğu gibi muhâfaza etmenin en önemli görevlerimizden biri olduğunu gösteriyor. Bunu yaparken başka millîyetleri incitmeden, müsbet mânâda yapmak gerektiği ortadadır. Başka millîyetleri yok sayan, aşağılayan, küçümseyen millîyetçilik zaten menfî (zararlı / kötü) millîyetçilik olarak tarif edilir Üstâd Bediuzzaman tarafından.
Devamla şunu yazıyor Üstâd Bediuzzaman: “Piştî wê, sê dijminê me hene, me xerab dikin: Yek feqîrtî ye… Ê duduyan cehalet û bêxwendinî ye… Ê sisîyan dijminî û îxtilaf e.” (Bunun ardından, bizim üç düşmanımız var; bizi harap ediyorlar. Biri fakirliktir… İkincisi, cehalet ve okumamışlıktır… Üçüncüsü, düşmanlık ve ihtilaftır)
Üç dehşetli düşmana karşı silâhı / çareyi de kendisi sıralıyor: “Ku we ev seh kir, bizanin çara me ev e; ku em sê şûrê elmas bi dest xwe bigrin, ta ku em hersê cewherê xwe ji dest xwe nekin û hersê dijminê xwe ser xwe rakin. Û şûrê 'ewil: Me’rîfet û xwendine.Ê duduyan: Îttifaq û muhebbeta millî ye. Ê sisîyan: Însanê bi nefsa xwe şuxla xwe bike û mîna sefîlan ji qudreta xelkê hêvî neke û pişta xwe nedetê.” (Siz eğer bunları işittiyseniz, biliniz bizim yegâne çaremiz şudur ki: Biz, üç elmas kılıncı elimize alalım. Ta ki bu üç cevherimizi elimizden çıkarmış olmayalım; bu üç düşmanı üstümüzden atalım. Birincisi adalet, maarif ve okuma kılıcıdır. İkincisi, ittifak ve milli muhabbettir. Üçüncüsü, herkes kendi işini bizzat kendisi yapsın, sefiller gibi başkasının kudretinden ümit beklemesin ve sırtını hiçbir vasiye dayamasın)
Yazıyı şu önemli vasiyet ile bitiriyor: “Û wesîyeta paşî: Xwendin, xwendin, xwendin... Desthevgirtin, desthevgirtin, desthevgirtin...” (Son olarak da: Okumak, okumak, okumak.. El ele vermek, el ele vermek, el ele vermek...)
Dikkat edilirse, Üstâd’ın bundan yüz yıl önce “düşmanımız” olarak sıraladığı “fâkirlik, cehâlet ve ihtilâf”, Cumhuriyet döneminden günümüze kadar sistem tarafından bize karşı tahrip edici silâhlar olarak kullanılmaktadırlar. Başta yasaklanmış isimlerimizi ve gasbedilmiş haklarımızı geri alabilmek için eğitime ve birliğe önem vermemiz gerektiği ortadadır.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
Daha önce birçok kampanya hakkında bilgim oldu. Haberdar olduğum bu tür kampanyalara severek destek veriyorum. Ortada gasbedilmiş bir hak var, bunun için mücadele etmek sadece Kürtler’in değil, herkesin boynuna borçtur.
3 – Cevdet Akbay, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
“Dünya” koyardım. Günümüz dünyası köyleşiyor; köyümüze de “Dünya” ismi yaraşır herhalde.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
İçinde fazla yaşamasam da toprağım olarak Solhan ve bağlı olduğu Bingöl. Malatya’da 7 sene kaldım; 4 senesi okumak, 3 senesi de öğretmek olarak çalışmak. Onun için benim ikinci memleketim sayılır. Osmaniye, darbeden sonra yerleştigimiz yer; üçüncü memleketim. Manisa’nın Demirci ilçesinde bir sene kaldım, şirin bir yer; insanları cana yakındı. 1996 – 97’yi çıkartırsam, 1994’ün başından beri ABD’de yaşıyorum. Sırasıyla Austin (Texas Eyaleti), Baton Rouge (Louisiana Eyaleti), Atlanta (Georgia Eyaleti) ve son olarak Fayetteville (North Carolina Eyaleti)’de uzun süre yaşadık. Gönül, akıl, muhabbet hep memlekette elbet.
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Murat elbet... Bizim Kaleköy’ün hemen dibinden akıp Fırat’a dökülür. Oradan kültürlerin beşiği Mezopotamya’ya akar, oralara hayat verir.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Cevdet Akbay olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Cenâb-ı Allâh herkesi kendisi olarak yaratmış. Bana beni yakıştırmış, sana seni yakıştırmış, bir başkasını da onu yakıştırmış. O’nun verdiğine razı olmak, şükretmek lazım.
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
Biribirimizi yemeyelim. Dünyada hepimize yetecek kadar yer var. Herkesin ciğerini dolduracak kadar hava, içeceği kadar su var. Herşeye rağmen barış, kardeşlik diyorum. Düşmanlık etmeyelim. İlle de düşmanlık etmek istiyorsak, kalbimizdeki düşmanlık duygularına düşmanlık edelim. Muhabbete en layık, kalplerdeki muhabbettir. Sevmekten kimseye zarar gelmez.
6 milyar insandan başımı 70 milyonu yöneten bugünkü yoneticilerimize dönderip şunu söylemek istiyorum: İSİMLERİMİZİ GERİ VERİN. O İSİMLER BİZİN HAKKIMIZ, SİZE YAR OLMAZ, VİCDANINIZ VARSA ALTINDA EZİLİRSİNİZ. Artı, Osmanlı’ya muhabbetiniz var, o halde anadilde eğitim dahil Osmanlı döneminde sahip olduğumuz ama Cumhuriyet döneminde gasbedilen bütün haklarımızı eksiksiz veriniz. Bu haklarımızı vermediğiniz müddetçe ne bize ne de size rahat var. Hem haramdır haklarımız size; o haramla ölürseniz, yarın Mâhkeme-i Kübrâ’da o hakların gerçek sahibi Cenâb-ı Allâh’a nasıl hesap vereceksiniz, ne diyeceksiniz? Hem, günâhtır yapılan. Günâhınıza kefaret olsun diye haklarımızla birlikte Kürtler’e pozitif ayrımcılık yapınız. Cumhuriyet döneminde işlenen günâhın mes’ulü siz değilsiniz, farkındayım, ama şimdi haklarımızı verme konumundasınız.














≈ HİLÂL KAPLAN ≈

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, kalemi güçlü bir yazar, aslan yürekli bir gazeteci ve renkli bir aktivist: Gazeteci – Yazar ve Sosyolog Hilâl Kaplan.
Bir önceki biyografi gibi yine klavye başında kalakaldım öylece; gerekçe aynı. Dedim ya; insan değer verdiği kişiyi anlatmakta zorlanırmış.
Biyografinin rengi bu kez “lilâ”... Yalnız dikkat edin; “lilâ” yazarken “a”nın üzerinde “şapka” var. Tıpkı, “Hilâl” gibi. Eğer “Hilal Kaplan” yazıyorsanız bilin ki yanlış yazıyorsunuz ismini.
O’nu konuşanların en çok kullandıkları sözcük ise “ama”. Zaten en çok eleştiriyi de bu “ama”lar yüzünden alıyor. Bu kadar eleştiriyi nasıl kaldırabiliyor, gıpta etmemek mümkün değil. “Helâl olsun” demek lazım; tabiî “Helâl”deki “a”nın üzerindeki “şapka”yı da unutmadan.
Bu biyografi de “ama” sözcüğünü en çok kullandığım biyografi olacak, haliyle... Hilâl Kaplan; Çankırılı “ama” İstanbul’da doğmuş, sosyolog “ama” gazetecilik yapıyor, evli “ama” annesinin soyadını kullanıyor, solcu değil “ama” Taraf’ta başladı yazmaya, muhâfazakâr değil “ama” Yeni Şafak’ta yazıyor, Türk “ama” bir Çerkes’le evli ve Kürtler’i savunuyor, İslamcı “ama” herkes için özgürlük istiyor. Haaa, asıl en önemli iki “ama”yı da unutmayalım: Referandum’dan önce “Yetmez ama Evet”, Referandum’dan sonra “Evet ama Yetmez”...
Çankırılı bir ailenin kızı olarak Ağustos 1982’de İstanbul’da doğuyor. “İstanbul” işin Türkçe’si tabiî ki; Hasıraltı dilinde ismi “Dersaadet”.
Çocukluğu oldukça hareketli; ailenin âsi çocuğu. Hani nasıl demeli; daha o zamandan belliymiş aslında, şimdiki Hilâl Kaplan olacağı.
Çalkantılı bir ergenlik dönemiyle birlikte başarılı bir eğitim sürecinden sonra İstanbul Köy Hizmetleri Anadolu Lisesi’nden mezun oluyor.
Liseyi bitirdikten sonra üniversite sınavına giriyor, kazanıyor ama yine İstanbul. Ahdetmiş; çıkmayacak doğduğu şehirden dışarı. Çünkü İstanbul O’nun gönlünde “Dersaadet”, yani “Saadet yurdu”...
İstanbul Bilgi Üniversitesi “Psikoloji” Bölümü’ne yaptırıyor kaydını. 2004 yılında buradan mezun oluyor. “Psikolog” olarak çeşitli yerlerde görev yapıyor.
2006 yılında Boğaziçi Üniversitesi “Sosyoloji” Bölümü’nde yüksek lisans yapmaya başlıyor. Bir yandan öğrenimine devam ederken, bir yandan da hem okulunda hem de sivil toplum örgütlerinde siyasî faaliyetlerde bulunuyor.
28 Şubat post – modern darbenin birinci yıldönümünde, 2008’in Şubat ayında başörtü yasağının üniversitelerde kaldırılması için yayınlanan pekçok bildirinin açtığı tartışma ortamına Hilâl de iki başörtülü arkadaşı ile birlikte “Söz Konusu Özgürlükse Hiçbir Şey Teferruat Değildir” adıyla yayınladıkları manifesto niteliğinde bir metinle dahil oluyorlar. Kısaca Türkiye’de devletin zûlmettiği toplumsal grupların hakları iade edilmeden “özgür” olunmayacağını beyan eden diğergam bir metin bu. Beklediklerinden daha fazla ses getiriyor bu manifesto. “En önemlisi de, o vakte kadar üzerinden konuşulan başörtülü kadınlara kendileri adına konuşma imkânı sağlamış olmasıydı sanırım” diyor Hilâl Kaplan, o günleri yeniden yâd ederken. Aynı bildiriden yola çıkarak hazırlanmış “Henüz Özgür Olmadık” adlı kitabın yazarlarından biri oluyor. Kitap, Hayy Yayınları tarafından basılıyor.
Boğaziçi Üniversitesi “Sosyoloji” Bölümü öğrencisi olarak “Türkiye’nin Ölmeyen Babası Üzerine: Atatürkçü Gençliğin İmkânsız Yası” adlı yüksek lisans tezini tamamlayıp mezun oluyor daha sonra.
Sivil toplumla organik bir bağı olmasa da hak olanı savunduğunu düşündüğü herkesle her yerde “ortaklaşmaya” çalışıyor. Halen pekçok sivil toplum inisiyatifinde gönüllü olarak çalışıyor, gelen talepler doğrultusunda çeşitli kuruluş ve derneklerde ders veriyor.
Daha sonra gazeteciliğe adım atıyor. Taraf Gazetesi’nde “Hasıraltı” adlı köşesinde yazmaya başlıyor. Burada uzun süre kalem oynattıktan sonra, ayrılıyor.
2011 ortalarında Yeni Şafak Gazetesi’nde yazmaya başlayan Hilâl Kaplan, halen bu gazetenin köşe yazarı. Ayrıca TV Net Televizyonu’nda bir de program sunuyor, “Muhalif” adıyla. Fakat ben kendisini sadece gazeteden takip ettiğim için, “Muhalif”teki “a”nın üzerinde “şapka” var mı bilmiyorum.
“Yasaksız bir ülkede akademisyen olma hayâli kuran bir fanîyim” diyor Hilâl Kaplan. Akademisyenlik kolay iş kolay olmasına da, yasaksız bir ülke biraz zor tabiî.
Evli; üç çocuk ablası, iki çocuk teyzesi.
Dersaadet’te doğan, Dersaadet’te büyüyen, Dersaadet’te okuyan ve Dersaadet’te yaşayan Hilâl Kaplan, bundan sonrası için de İstanbul’dan dışarı çıkmayı asla düşünmüyor. Çünkü O’na göre İstanbul başlıbaşına bir ülke ve bu ülkenin de resmî dili “gönül dili”... Bizimle sohbeti bu dilde yapıyor:
* * *

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Adlandırma, nerden bakarsak bakalım, otoriter bir edimdir. Zira adını koyduğunuz “şey” her ne ise, onu ömür süresi içinde bir yere koymuş, nitelemiş, belirtmiş olursunuz. Yer adlarına geldiğimizdeyse, kaçınılmaz olarak otoriter olan bu edimi daha özgürleştirici kılan tek şey, o yere adını verenlerin yine o yer üzerinde yaşayanlar olmasıdır.
Cumhuriyet’in kuruluş paradigmasıysa eski hali muhal ilân etmek ve “halkın iyiliği için” kendi bildiklerini uygulamak olduğundan, eski yer isimlerini, belki de dünyanın hiçbir yerinde karşılaşılamayacak bir azimle değiştirmek, unutturmaya çalışmak oldu. Zira “eski” olanın bir “kök”ü vardı; usûlünce gömülmediğinden her an “hortlayabilme kapasitesi” yüksekti. Bu sebepten ötürü o toprak parçasının özdeşleştiği kimliği ve dokuyu temsil eden isimleri koparıp attılar; aynı o coğrafyada yaşayan pekçok insanı da koparıp attıkları gibi.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
Yukarıda anlatmaya çalıştığım hoyrat uygulamanın karşısında olduğumu vurgulamak için imza attım. Baktığınızda her ne kadar değiştirilmiş olursa olsun, o yerde yaşayan sâkinlerin hâlâ eski isimleri hafızâlarından silmediklerini ve günlük rutin içinde eski isimleri tercih ettiklerini görüyorsunuz. Toplumsal hafızâ önemlidir ve kudretlidir; isimlerimiz er geç, hafızâlarda olduğu gibi, aslına rücû edecektir.
3 – Hilal Kaplan, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
Köyde tek ben oturmayacağıma göre, ismi de sırf benim seçmem başından beri eleştirdiğimiz otoriterliğe düşmek olmaz mı?
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
Dersaadet’i seviyorum, yani İstanbul’u. Burası benim saadet kapım. Dünyanın başka hiçbir yerinde buradaki gibi huzur bulacağımı sanmıyorum. Diyeceksiniz ki “Her yeri gördün mü ki?” Görmedim, evet. Ama bazen “bilmek” için ille de görmek gerekmez.
En çok “Boğaz”ı seviyorum sanırım. Belki yüzbinlerce kez gördüm bu yaşıma dek ama hiçbirinde öylesine bakıp geçtiğimi hatırlamıyorum. Her seferinde farklı bir duygu; belki hayranlık, belki şaşkınlık, belki hüzün. Ama hiçbir sefer “olağan” hissetmediğimi biliyorum.
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Dicle.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Hilal Kaplan olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
“Derdin nedir?” sorusunu müteakiben “Lâ tehzen innellâhe meânâ” (Üzülme çünkü Allah bizimle).
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
Çok zor bir soru ve kısa konuşmayı beceremeyen biri olarak cevabım buraya sığmaz. Ancak mutlaka Asr Sûresi’ni okuyarak başlardım.












≈ YILMAZ AKSU ≈

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, iyi bir eğitimci, güçlü bir yazar, başarılı bir dernek yöneticisi ama en önemlisi de yetenekli bir senarist: Bağgöze ve Çevre Köyleri Eğitim Kültür Sanat ve Sosyal Dayanışma Derneği (BAĞÇEV – DER) Genel Başkanı, “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” Eserleri Arasına Giren “Vizontele Ailesi” Oyunu Yazarı Eğitimci – Edebiyâtçı Yılmaz Aksu.
Şimdi, “Bu kadar güzel insanları biraraya nasıl toplayabiliyorsun?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Aşkolsun yani; siz de beni sanki hiç tanımıyormuş gibi konuşuyorsunuz. Yanlış insanlarla benim ne işim olabilir? Hiç duymamış olayım bu dediğinizi.
Ergenlik çağıma geldiğimde, babamın ilk nasihati şu olmuştu bana: “Senden daha düşük insanlarla değil, senden daha üstün insanlarla arkadaşlık kur ki, bu arkadaşlıktan kazançlı çıkan sen olasın.”
Bu haftaki misafirlerimizin hepsi de genç, mâşallâh. “Ablamız”ı gönderdik, şimdi de sıra “abimiz”de.
Şehir şehir, bölge bölge, coğrafya coğrafya geziyor “Adını Arayan Coğrafya” için kurduğumuz Masa-yı Esma: Isparta, Karadeniz, Ankara, Bingöl, Osmaniye, Malatya, “Yeni Dünya”, Çankırı, “Dersaadet”...
Şimdiki durağımız ise, Siirt.
“Yurdum insanı”nın tüm renkleri, tüm güzellikleri burada, Masa-yı Esma’da.
1977 yılında Siirt’in Eruh ilçesine doğuyor, Yılmaz Aksu. “Korku dili”nin hâkim olduğu bir coğrafyanın “üç dilli” vilayetinde.
Biricik annesinin deyişiyle, “Bağlarda üzümlerin iyice olgunlaştığı, pekmez kıvamına geldiği ayda; yani yaz mevsiminin son ayında, çocukluğunu bir korku ikliminde yaşayacağından habersiz”, merhaba diyor dünyaya. Merhaba adaletsiz dünya, merhaba insanlıktan yoksun insanlık. Ben geldim; bir kurban daha sana...
Silâhların konuşturulduğu ilk yer olan Eruh’a yakın bir köyde doğması, belki de hareketli geçecek bir yaşamın habercisi. Köyde adına yokluk denilen kavramın farkında bile olmadan yaşanan onca macera, daha sonra acı bir hatırâ olarak kazınıyor beynine. Kürtçe müzik dinlediği için yediği tokattan tutun, babasının bir komplo sonucu tutuklanmasına kadar yaşadığı tatsız olaylar, sıkıntılı geçecek bir yaşamın habercisi gibi.
İlkokulu köyünde tamamladıktan sonra, ortaokul ve liseyi okumak için Siirt il merkezinde bir öğrenci yurduna yerleştiriliyor, küçük Yılmaz. Yurt demeye bin şâhidin lazım olduğu binada 3 yıl kalıyor. Dışarıdan devletin öğrencilerin tüm ihtiyaçlarını karşıladığı bir yurt izlenimini veren bu yurdun hemen hemen tüm işlerini öğrenciler yerine getiriyor. Buna rağmen onlarca öğrenci, yurda yerleşmek için çalmadık kapı bırakmıyorlar. Ancak o dönemde müdürlük yapan şahıs sınavla öğrenci aldığı için kimsenin de hakkı yenilmiyor ve başarılı öğrenciler o yurda yerleşiyor. Köyden gelen öğrencinin liseyi okuması için tek çaresi, bir yurda yerleşmek! Milletvekillerin bile devreye girerek öğrencilerin yerleştirilmeye çalışıldığı yurtta, kışın karın yarım metreyi bulduğu zamanlarda dahi kimi zaman kaloriferlerin yanmadığı; üç öğün ekmek, peynir ve zeytinin yenildiği zamanlar oluyor.
Ortaokul ve lise hayatı böyle geçiyor Yılmaz’ın. Böyle bir ortamda üniversite sınavına hazırlanıyor. İlk senesinde, tercih ettiği yerlere giremiyor.
İkinci sene “Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği” bölümünü, çok sevdiğinden değil ama, mezun olur olmaz kesin işe yerleşebileceğini düşündüğü bir bölüm olduğu için tercih edip kazanıyor.
Bölgede yaşanan siyasî olaylar ve her Kürt gibi çektiği sıkıntılar, üniversitede olayları anlamaya dönük bir okuma serüvenine itiyor O’nu. Yılmaz Aksu, bu güzel ve değerli insan, “Bölgemizde ve üniversitede Kürt sorununa duyarlı olan sol düşünceye önceleri kendimi daha yakın gördüm. Ancak bir yandan sol düşünceyi içselleştirememem, diğer yandan Kürdistan’da yaşanan olaylara da seyirci kalmak istememem, beni bir düşünce yumağında günlerce kemirip durdu. En sonunda hem Kürdistan’da yapılan zûlme sesini çıkaracak hem de İslamî düşünceyi benimseyecek bir anlayışın da olabileceği hususunda karar kıldım. Bu düşünce o zamanların sol düşünceli insanlarını şaşırtıyordu. Hem İslamcı hem Kürt sorununa duyarlı olmak, bir kişinin zıt fikirleri benimsemesi gibi algılanıyordu. Bunda hem şiddeti benimseyen İslamcı Kürtler’in bölgede bıraktığı kötü imaj, hem de İslamcı Türkler’in devletin statükocu anlayışının dışına çıkmaması etkili olmuştu” diye anlatıyor, o günleri yeniden yâd ederken.
Üniversitede çok kitap okuyan ancak derslerine çalışmayan biri, Aksu. Bu nedenle okulunu bir dönem uzatıyor.
Mezun olur olmaz memleketindeki Eruh Lisesi’nde “Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni” olarak göreve başlıyor.
Değişik okullarda görev yaptıktan sonra Siirt İl Millî Eğitim Müdürlüğü Araştırma – Geliştirme (ARGE) Birimi’ne geçiyor.
Şu anda Siirt Kız Meslek Lisesi’nde edebiyat öğretmeni.
Bu arada yazı yazma serüveni hiç bitmiyor. Küçüklüğünden beri oyun yazmaya olan merakı nedeniyle “oyun yazarlığı”na ağırlık veriyor. 4 oyun ve çok sayıda kısa skeç yazıyor ve bunları öğrencilerine sahneletiyor.
Yılmaz Aksu’nun kaleme aldığı “Vizontele Ailesi” adlı oyunun şöhreti tüm yurt çapına yayılıyor. Oyun, Türkiye’nin birçok ilinde sahneleniyor, ülkenin değişik bölge ve şehirlerinde binlerce tiyatrosever tarafından ayakta alkışlanıyor.
Türkiye çapındaki ilgiyle yetinmeyen “Vizontele Ailesi”, sınırları zorluyor; şöhretini yurtdışına taşıyor. Oyun Almanya’da profesyonel bir grup tarafından sahneleniyor. Yazdığı oyunun yurtdışında sahnelenmesi kadar hiçbir şey bu derece mutlu etmiyor Yılmaz Aksu’yu.
“Vizontele Ailesi”nin ülke çapında gördüğü ilgi ve teveccüh, ayrıca yurtdışında da sahnelenmesi, Aksu’nun bu alana yönelik yazma şevkini daha da arttırıyor.
Oyun yazarı, eğitimci ve edebiyâtçı Yılmaz Aksu’nun kaleme aldığı “Vizontele Ailesi”, bunlarla da yetinmiyor. Oyun, en büyük başarı hamlesini 2010 yılında yapıyor.
Oyun, “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” etkinlikleri kapsamında yapılan yarışmada “kitaplaştırılacak eserler” arasında basılmaya değer görülüyor. Tam 263 eser arasından seçiliyor, hem de. Ülke tanıtımına katkıda bulunan eserler arasına girme onurunu yaşıyor, Yılmaz Aksu.
Halen memleketi Siirt’te yaşıyor Aksu. Bir yandan edebiyat öğretmenliği, bir yandan oyun yazarlığı faaliyetlerini aynı şevk ve heyecanla sürdürürken, bir yandan da bölge insanlarının san’atsal, kültürel ve sosyal alanda gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla kurulmuş olan Bağgöze ve Çevre Köyleri Eğitim Kültür Sanat ve Sosyal Dayanışma Derneği (BAĞÇEV – DER) adlı derneğin “genel başkanlığı”nı yürütüyor.
Evli, iki çocuk babası.
“3 dilli şehir” (Kürtçe, Türkçe, Arapça) Siirt’in çocuğu olan Yılmaz Aksu, bu güzel ve değerli insan, memleketi Siirt’e “4. bir dil” kazandırmış; “gönül dili”... Bizimle sohbeti bu dilde yapıyor:
* * *

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bu tarz bir asimilasyon politikasını aslında sadece asimilasyon girişimi olarak değerlendirmek de yanlıştır. Bu isim değişikliğinin altında yatan nedeni sorguladığınız zaman altında korkunç bir psikolojik hastalığın olduğu görülecektir.
Ülkesinde ne insanî değerler açısından ne de modern dünyaya katkı açısından herhangi bir hizmet sunamayan Türkiye Cumhuriyeti, tarihsel serüveninde elde ettiği birtakım başarıları bir üstünlük vasfı olarak görüp sınırları içerisinde yaşayan halkları küçümseme yoluna gitmiştir. Tarihsel yaklaşımı ırksal bir temele dayandırdıktan sonra sınırları paylaştırdığı insanlara da ırksal bir yaklaşımı benimsetmeye çalışmıştır. Bunun için de ortak değer olarak görülen “dîn” unsurunu ortadan kaldırmayı öncelikleri arasına almıştır. Beyinlerde şekillendirilen “kutsal devlet” anlayışı kısa sürede dînden daha önemli bir olgu olarak bireylere eğitim kurumları vasıtasıyla ulaştırılmış, böylece halkı birleştiren dînî unsurların yerine halkı birbirinden ayıran hatta birbirine düşman eden ırkçı devlet anlayışı hâkim olmuştur. Bu ırkçılık ne hikmetse devletin bakış açısını Batılı devletler karşısında sürekli aşağılanma kompleksi içerisinde meleyen bir kuzuya dönüştürmüş; kendi sınırları içerisinde yaşayan farklı kimliklere karşı ise Cumhuriyet tarihi boyunca kurt kesilmiştir. Batılı devletlere karşı zaafını kendi vatandaşlarını ezerek örtbas etmeye çalışmıştır. Ulaşmayı beceremediği medeniyet seviyesinin faturasını kendisi gibi düşünmeyen muhaliflere kesmiştir. Bu nedenle devlet, resmî ideolojiye rakip olan bütün düşüncelere karşı şiddetin dilini konuşturmuştur. Sol ve İslamî düşünceyi benimseyen gruplar ile ulus devlet mantığını reddeden Kürtler bu şiddete en çok maruz kalan kesimler olmuştur.
Cumhuriyet tarihi boyunca sol ve İslamî düşünce perspektifinde muhalif olan Türkler sadece düşüncelerinden dolayı suçlu sayılıp cezalandırılmışlardır. İslamcı ve solcu Kürtler ise iki yönden mâhkum edilmiştir. Hem Kürt olmaları hem de savundukları düşenceler, sistemle Kürtler’i sürekli karşı karşıya getirmiştir. Sistem için Kürtler daha büyük bir düşman görüldüğü için muhalifler arasında en çok baskıya ve zûlme maruz bırakılan kesim olmuştur.
Baskı ve zûlümle Kürtler’i alt edemeyen zihniyet, tarihin o döneme kadar şâhîd olmadığı ve tüm sosyal bilimlerin bile anlamakta aciz kaldığı politikalar uygulamıştır. Anadilini konuştuğu için ceza verilen, binyıllardır konuştukları dil inkâr edilen, yaşadıkları coğrafyanın isimleri değiştirilen bir halk. Bu zihniyet dünya tarihinde rastlanamayan bir konu olmuştur.
Bir toplumu anadilini konuştukları gerekçesiyle cezalandırmak ne kadar iğrençse yaşadıkları coğrafyanın isimlerini değiştirmek de o kadar iğrenç ve akıldışı bir uygulamadır.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
YÜZYILLARIN BİRİKİMİ SONUCUNDA DAĞLARA, OVALARA, GÖLLERE VE YAŞANILAN MEKÂNA VERİLEN İSİMLERİ BİR GECEDE DEĞİŞTİRMEK, O HALKIN DEĞERLERİNE YAPILAN EN BÜYÜK HAKARETTİR. Yüzyılların birikimi sonucu elde edilen isimlere yapılan bu darbeye, sadece imzayla değil gerekirse her platformda her türlü sivil tepkiyi göstermeye çalışırım.
Bu tür girişimlerin birtakım tabuları yıkacağı, gasp edilen hakların adım adım geri verilmesine önayak olacağı düşüncesindeyim. ÇOK UZAK DİYARLARDA OLMANIZA RAĞMEN TOPLUMSAL SORUMLULUK BİLİNCİYLE HAREKET EDEREK KENDİ COĞRAFYANIZIN HAK VE HUKUKUNU SAVUNMA ÇABANIZI TAKDİRLE KARŞILIYORUM.
3 – Yılmaz Aksu, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
“Hêvî” (Umut) ismini verirdim. Umutları tükenen insanın cesetten, umutları tükenen toplumun ise toplu mezardan farkı yoktur. Herkesin umutlarının canlı olduğu bir dünyada barışa, kardeşliğe ve sevgiye dair çabalar süreklilik arz edecektir. Umutsuz bir dünyayı düşünmek bile istemiyorum. Çünkü umutsuzluk yenilgiyi baştan kabul etmenin diğer adıdır.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
Ben şehirlerin, mekânların insanlarla anlam kazandığını düşünüyorum. Dünyanın en güzel memleketinde dahi eğer muhabbet edilecek insanlar yoksa bence o güzelliğin bir anlamı olmaz. Bu anlamda ben şu an yaşadığım şehirde o ortamı yakaladığım için bana göre en güzel şehir Siirt’tir. Yarın bu ortamı ben Diyarbakır’da bulsam o zaman benim için en güzel şehir Diyarbakır olacaktır.
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Benim doğup büyüdüğüm bölgede akan Botan Nehri’nin benim için ayrı bir anlamı var. Sadece nehrin değil nehrin geçtiği geniş bir alana da isim olan Botan sadece benim değil, bu bölgenin tüm insanları için büyük bir anlam ifade ediyor. Tarihsel bir öneme de sahip olan Dicle Nehri’nin bir kolu olan Botan; Şırnak (Şehr-i Nûh), Siirt (Sêhrd), Mardin (Mêrdîn)’in doğusu ve Batman (Élih) bölgesini kapsar. İsmini geçmişteki Botan (Kentrites) Krallığı’ndan alır. Sokrates’in öğrencisi Ksenofon M. Ö. 4000 yılında yazdığı “Anabasis” (Onbinlerin Dönüşü) adlı kitabında nehirden oldukça fazla bahsetmiştir.
Büyük bölümü Siirt sınırları içerisinde olan nehrin üstünde yapılması planlanan barajlarla onun dokusuna zarar verilmeye çalışılmaktadır. Geçmişte ne hikmetse ismini değiştirmedikleri nehrin dokusunu, coğrafik yapısını değiştirerek ona hükmetikleri cezayı vermeye çalışıyorlar.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Yılmaz Aksu olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Ben ikinci bir Yılmaz Aksu olmanı kesinlikle tavsiye etmem. Karmaşık duygu yumağı içinde , farklı fikirlerin çatışma alanında hâlâ taze bir yol bulma endişesi taşıyan bir karakter sizin arzulayacağınız bir karakter olmaz.
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
Kendiniz için istediğinizi herkes için de isteyin, size yapılmasını istemediğinizi siz de başkasına yapmayın.










Söyleşi ve Biyografiler: İBRAHİM SEDİYANİ
İmza kampanyasına ulaşmak için:
http://www.ufkumuz.com/imza/