Anasayfa

Sitene Ekle

Foto Galeri

Video Galeri

Ziyaretçi Defteri

İletişim

Hakkımızda

Üyelik

KURDÎ

TEFEKKUR

19 Mayıs 2012

DÜŞÜNCE UFKU MAKALELER İMAN HAKİKATLERİ
 
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 6
Masa-yı Esma Sohbetlerinin altıncı buluşmasında Akademisyen; Zeynep TANBAY,Aktivist Ahmet ÖRS ve Ses Sanatçısı Yusuf CAN var...

20/07/2011 - 09:37
1:1 1:1,2 1:1,5
 

     Ülkemizde isimleri değiştirilen yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerinin geri verilmesi için yurt çapında başlattığımız imza kampanyası yoğun bir ilgi ile karşılandı. “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adıyla başlattığımız ve farklı bir heyecana yol açan kampanyaya Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı onlarca gazeteci, yazar, şâir, sanatçı, akademisyen, doktor, avukat, sivil toplum temsilcisi ve kanaat önderi imzalarını atarak bu fıtrî ve insanî yürüyüşte bizlerle elele tutuştular, kolkola girdiler. İsimler için kurulan “Masa-yı Esma” (İsimler Masası) adetâ aydınlarımızı aynı masada bir araya getiren bir sohbet, tartışma, danışma ve istişare masası oldu.

 

     Hiçbir bireysel ve kurumsal çıkar gözetmeksizin, yalnızca coğrafyamız üzerindeki şehir ve köylerin kadim isimlerini geri alabilmek gayesiyle başlattığımız ve Ufkumuz sitesinin evsahipliği yaptığı “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” imza kampanyası, Türkiye’nin entellektüel çevrelerini bir araya getiren bir buluşma masası haline geldi. Farklı düşünce dünyasından ve çevrelerinden onlarca düşünür ve aydın, aynı duygu ve kaygılarla “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” çağrısına ortak oldular.

 

     Kampanyaya değerli imzalarıyla destek olan aydınları, kurduğumuz “Masa-yı Esma”da misafir etmek istiyoruz. Onları dinlemek, duygu ve düşüncelerini öğrenmek, bunları değerli halkımızla paylaşmak istiyoruz. Bu vesileyle “Masa-yı Esma Sohbetleri” adıyla başlattığımız söyleşi dizisinin altıncı bölümünü ilginize sunuyoruz.

 

     Bildiğiniz gibi, dizinin her bölümünde 4 ismi konuk ediyoruz. Bu altıncı buluşmamızda, masanın diğer tarafında Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Öğretim Üyesi, Akbank Kültür Sanat Merkezi Dans Atölyesi Yöneticisi ve Zeynep Tanbay Dans Projesi (ZTDP) Hocası Zeynep Tanbay, Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği (TOKAD) Genel Başkanı, Özgür Yazarlar Birliği (ÖYB) Kurucu Başkanı, Özgür Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası (Özgür Eğitim – Sen) Yönetim Kurulu Üyesi ve Tasfiye Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Örs, Araştırmacı – Yazar Hanife Öztürk ve Ses Sanatçısı Yusuf Can var.

 

     Konuklarımız ile yaptığımız sohbeti ilgiyle takip edeceksiniz. İlerleyen bölümlerde, girişime imzalarıyla destek veren tüm aydınları sırayla konuk etmeye devam edeceğiz. Hepsini.

 

     Bu sohbetleri gerçekleştirmekten ve böylesi birlikteliklerden tarifsiz bir mutluluk duyuyor, zihinlerde, kalplerde ve dillerde farklı şeyler olsa da aynı kaygılarla birleşen ellerin bizleri barış ve özgürlük ortamına kavuşturacak “Ortak Payda”da buluşturacağına, bu buluşmanın da “Adını Arayan Coğrafya”ya öz kimliğini kazandıracağına olan sarsılmaz inancımızı bir kez daha seslendiriyor, ülkemizin her bir “Umudun İnsanı” olan ferdini bu “Özedönüş” hareketine katılmaya dâvet ediyoruz.

 

 

                                                                                                                                  İbrahim Sediyani 

 

 

 

≈ ZEYNEP TANBAY ≈

 

 

 

     Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz ilk isim, san’atı ve kültürel çalışmalarıyla Türkiye’nin “farklı bir yüzü” ancak siyasî duruşu ve sivil toplum hayatındaki katılımcı kişiliğiyle “içimizden biri”: Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Öğretim Üyesi, Akbank Kültür Sanat Merkezi Dans Atölyesi Yöneticisi ve Zeynep Tanbay Dans Projesi (ZTDP) Hocası Zeynep Tanbay.

 

     Zeynep Tanbay, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP)’nin eski genel başkanı ve şu anda Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) milletvekili Ufuk Uras’ın eşi, aynı zamanda.

 

     Bir de, 11 yaşındaki dünya yakışıklısı Sinan’ın biricik annesi.

 

     Yoo yo, yazdığımız bu giriş şekline bakıp da “Amerikan tarzı biyografi” yazdığımız, yani “bugünden geriye doğru” gittiğimiz zannedilmesin sakın. Amerika mı laa burası? Biz “Anadolu usûlü biyografi” üslûbumuzu bozmayacağız; yani, “geçmişten günümüze” gelerek:

 

     1963 Ankara doğumlu.

 

     Henüz 12 yaşında bir çocukken baleye başlamış, Zeynep Tanbay. 36 yıldır dans ediyor.

 

     Çocukluğunda böyle bir hayâli ve düşüncesi yok aslında. Annesinin teşvikiyle 1975 yılında Ankara’daki Kuğu Bale Stüdyosu’nda çalışmaya başlıyor. 12 yaşındaki bu küçük kızın hocaları, Tenasüp Önat ve Sait Sökmen.

 

     Altı yılda büyük bir performans sergileyerek yurtdışına açılıyor. Üst üste aldığı burslar da cabası. 1981 tarihinde ABD’nin New York şehrine gidiyor; 18 yaşında.

 

     Şu işe bakın, biz girdiğimiz ÖSS sınavında Elâzığ Fırat Üniversitesi’nin “Sınıf Öğretmenliği” bölümüne bile giremezken, Zeynep Hanım gidip New York’ta eğitim alıyor, iyi mi? Hani kardeştik?

 

     New York’ta Joffrey Bale Okulu’nun öğrencisi oluyor. Daha sonra Alvin Ailey Bale Okulu, Cleveland Bale Okulu ve San Fransisco Bale Okulu’ndan burs kazanarak eğitimine devam ediyor.

 

     ABD’deyken en iyi koreograflarla (Zeynep abla “koreograf” ne demek?) birlikte çalışıp en iyi topluluklarda yer buluyor kendisine.

 

     Benim Karakoçan’da ablamın düğününde mahalle arkadaşlarımla birlikte “Şemmamê Şemmamê” diye tempo tutup halay çektiğim 1983 yılında Minnesota Dance Theater adlı okulun “baş dansçısı” oluyor, Zeynep Tanbay.

 

     1985’e kadar Minnesota Dance Theater’da çalışıyor. Aynı yıl ameliyat oluyor ve parmak ucu pabucuna geri dönemiyor. Sol ayağındaki ikinci parmak yerinden çıkıyor. Onu yerine oturtabilmek için içine ince bir çivi koyuyorlar. İyileşmesi ve eski formuna geri dönmesi uzun zaman alıyor. Modern dansa geçiş yapıyor mecburen.

 

     1989 yılında Paul Taylor’ın bursuyla Paul Taylor Dans Okulu’nda modern dans eğitimine başlıyor. Bir sene sonra Martha Graham Çağdaş Dans Okulu’nun bursunu kazanıyor ve Martha Graham Hocalık Diploma Programı’ndan mezun oluyor.

 

     Hocalığa da başlıyor ondan sonra: Sırasıyla Martha Graham Çağdaş Dans Okulu, Alvin Ailey Bale Okulu ve Peridance Okulu’nda ders veriyor. Martha Graham Dance Company’ye girdikten sonra New York, Tel – Aviv, Kudüs, Haifa, Atina ve Buenos Aires’te dans ediyor.

 

     1997’de Türkiye’ye kesin dönüş yapıyor.

 

     Türkiye’ye döndükten sonra da boş durmuyor. 2000 yılında, kendi adını taşıyan ve halen başkanlığını yürüttüğü Zeynep Tanbay Dans Projesi (ZTDP)’ni hayata geçiriyor. Ancak devlet desteğinin ve sistemin dışında birşeyler yapmak istiyorsanız, mutlaka sponsorunuz olmalı. Projenin sponsorluğunu 2002 yılından beri Akbank yapıyor. Sponsor desteğiyle gösteri sundukları ilk etkinlik, İstanbul Uluslararası Müzik Festivali.


     Akbank Kültür Sanat Merkezi’nin altıncı katı ZTDP’ye tahsis edilmiş durumda. Zeynep Tanbay burada, provalarından arta kalan zamanları değerlendirebilmek için dansla ilgili workshop’lar düzenliyor, modern dans tekniği üzerine dersler veriyor. Ayrıca genç koreografları keşfetmeye yönelik çalışmaları da oluyor. Bunların haricinde, Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerine modern dans dersleri veriyor.

     2002 yılından beri ZTDP’nin sponsorluğunu üstlenmiş olan Akbank, Türkiye’de ilk defa dansın özel bir kurum tarafından sürekli desteklenmesinin yolunu açıyor. Önceleri proje bazında farklı dansçılar angaje eden ZTDP, 2005 – 06 sezonundan itibaren Akbank Kültür Sanat Merkezi çatısı altında, kadrolu dansçılarıyla sabit ve sürekliliği olan bir yapılanmaya geçiyor.

 

     Zeynep Tanbay, koreografilerinde odak noktası olarak insanı ele alırken, insan ilişkileri, halleri ve rûhunu kurcalıyor. Salt beden dilinin kullanıldığı bir anlatım tercihi ve minimalist bir sahne düzeni ise bütün eserlerin ortak noktası.

 

    2006 yılından başlayarak 3 ayrı projeyi hayata geçiriyor, ZTDP: “4 Ayak” (2006), “Vivaldi – Stravinsky” (2008) ve “Araz” (2010).

 

     2006 yılında ZTDP tarafından pratize edilen ilk proje, koreografisi Zeynep Tanbay’a ait olan “4 Ayak”,  insan ilişkilerini dört ayaklı materyaller etrafında anlatıyor. Yaşamımızın büyük bir bölümünü iskemlelerde, masalarda, banklarda, yataklarda geçiriyoruz; geri kalanını da ayakta. Dört ayak üzerine düşenler, tutunamayanlar, hayatta eğreti duranlar, kenarda kalanlar, sadece izlemekle yetinenler, karar verenler, hakkında karar verilenler, ezenler, ezilenler, hayata bir hücreden başlayıp yaşamında hücresinden çıkamayanlar, hâsılı, insan ilişkilerinin binbir türü ve halleri, 4 ayaklılarla 2 ayaklıların ilişkisinden ortaya çıkan dansın büyüsünde buluşuyor.

 

     İkinci proje ise, 2008 yılında hayata geçirilen “Vivaldi – Stravinsky”. Zeynep Tanbay, barış ve savaş temalı, iki bölümden oluşan “Vivaldi – Stravinsky” projesinde, biribirinin tamamen karşıtında duran iki dünya sunuyor. İlk bölümde, Vivaldi’nin değişik konçertolarından derlediği eserde, ideal dünyayı “barış” ekseninde sunarken, “sevgi, dostluk, kardeşlik, hoşgörü” gibi temaları kullanıyor. Stravinsky’de ise “Bahar Ayini”nin orijinal versiyonu olan kurban törenine gönderme yapan Tanbay, 21. yüzyılda hâlâ savaşan dünyada tüm insanları kurban olarak ele alıyor. Savaş karşısında insan hallerine odaklanan Stravinsky’de, şiddetin insanı getirdiği çaresizlik, kaçınılmaz değişim ve yaşama mücadelesi irdeleniyor.

 

     Üçüncü proje ise, 2010 yılında sahnelenen “Araz”... “Araz”, öteki olmanın halini anlatıyor; kırmızı çizgilerin içine sıkıştırılan hayatları, göçe zorlanan halklar, gasp edilen haklar, ötekileştirilen kimlikleri tanımlıyor.

 

     Bu projenin ismi niye mi “Araz”?

 

     “Araz”, Van’ın küçük bir köyü olan Özlüce’nin asıl ismidir... Özünde ise hep Araz. 

 

     Zeynep Tanbay, o zamanki Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) genel başkanı ve şu anda ise Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) milletvekili olan Ufuk Uras ile evleniyor. Sinan adında bir oğlu var.

 

     Aktivist yönüyle de oldukça dikkat çeken bir isim. Kendi ifadesiyle, “Sokakta hangi dili konuşuyorsa sahnede de o dili konuşuyor.” Bir farkla ki, sahnede soyut bir dil kullanırken, sokakta daha somut ifadelerle konuşuyor.

 

     Sokaktaki Zeynep Tanbay, emin olunuz, kendisini siyasî bir kimlikle ifade eden, kendisini “aktivist”, “mücadele adamı” diye tanımlayan pekçok kişiden daha doğru ve hakkaniyetli bir duruş sergiliyor. Zalimin veya mazlumun kimliğine bakarak taraf seçmiyor herşeyden önce. “Senin mazlumun benim mazlumum / Senin zalimin benim zalimim” gibi ilkel bir anlayışa (ki bu ilkellik, Türkiye’deki hemen tüm siyasî hareketlerin DNA’sına kadar işlemiş olan bir ilkelliktir) sahip değil.

 

     Nerede bir zûlüm ve haksızlık varsa, o mazlumun veya zalimin kimliğine bakmadan, “doğru yerde” tarafını alıyor. Hrant Dink kalleşçe bir saldırıyla katledildiğinde de meydanlarda Zeynep Tanbay var, Liceli küçük Ceylan vahşîce katledildiğinde de. Başörtülü öğrenciler üniversite kapılarından içeri alınmadığında da, Kürtçe ile ilgili taleplerde de.

 

     Hiçbir hesap yapmadan, sadece “doğru yerde durma” kaygısı güderek hareket ettiği için, en başta yakın çevresinden, aralarında bulunduğu insanlardan eleştiri alıyor. Zaten doğru duran bir insan, en başta yanındaki kişilerin eğri durduğunu ortaya koyar, haliyle.   

 

     12 Eylül 2010 referandumunda “Evet” oyu kullanması bu örneklerden sadece biri. Yıllarca “12 Eylül faşizmi” lafını dillerinden düşürmeyip “Hayır” oylarıyla 12 Eylül cunta anayasasına destek verenlerle, hele hele Ergenekon ile asla ve kat’a ters düşmeyenlerle ters düşüyor Zeynep Tanbay.

 

     Referandumda “Evet” dediği için yakın çevresinden çok tepki alan Zeynep Tanbay, bu tepkilere şöyle yanıt veriyordu: “Referandumda ‘Yetmez ama Evet’ diyen Zeynep Tanbay uyuyor mu diyorlar. Hayır, benim uyumaya niyetim yok. Esas uyuyanlar Kenan Evren’le aynı rüyâyı görmüş olanlardır, yani referandumda ‘Hayır’ diyenlerdir. Bence verdikleri oylardan o kadar rahatsızlar ki, hâlâ bizimle uğraşıyorlar.”

 

     2009’da AK Parti Hükûmeti’nin başlattığı “Demokratik Açılım” sürecinin de en büyük destekçilerinden oluyor, Zeynep Tanbay. Hatta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 11 Ağustos 2009’daki grup toplantısında yaptığı, efsanevî Kürt halk sanatçısı Şıvan Perwer’i andığı konuşmadan sonra, Taraf Gazetesi’nde “Başbakan Erdoğan’a Teşekkür Ediyorum” başlıklı bir yazı kaleme alıyor.

 

     Ayrıca sanatçı Sezen Aksu telefonla Başbakan’ı arayıp desteklerini bildirdiği için aleyhinde adetâ linç kampanyası başlatıldığında, Sezen Aksu’ya en büyük destek de yine Zeynep Tanbay’dan geliyor.

 

     Başbakan Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan oyun izlemek için gittiği tiyatroda, başörtülü olduğu için birtakım soysuzlar tarafından taciz ve hakarete maruz kaldığında, Sümeyye Hanım’a en büyük destek yine aynı isimden, Zeynep Tanbay’dan geliyor.

 

     Zeynep Tanbay, sokakta “somut”, sahnede ise “soyut” bir dil kullanıyor. Fakat dostlarıyla sohbetinde kullandığı başka bir dili var; “gönül dili”... Bizimle sohbeti bu dilde yapıyor:

 

* * *

 

 

 

     1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

     “Ulus devlet” modelinin oluşumu zaten birebir İttihat ve Terakki’nin Anadolu’nun Türkleştirilmesi ve gayr-i müslimlerden arındırılması planı ile örtüşüyor. İttihat ve Terakki zihniyeti aslında bu topraklarda hiçbir zaman değişmedi. “Tek millet, tek bayrak, tek dîn, tek dil”, Cumhuriyet’in başından bugüne devletin değişmez söylemleri. Bu zihniyetle köylerin, şehirlerin, dağların, nehirlerin, derelerin, sokakların ve insanların isimleri değiştirilip durdu. Ama işin ilginç tarafı şu ki, isim değiştirilmesi en kolay “şey”, fakat isim değiştirilince insan değişir mi, toprak, ırmak, dağ değişir mi? Bunu İttihat Terakki de, TC de bir türlü anlayamadı!

 

     2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?

 

     “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” kampanyası demin sözünü ettiğim zihniyete dur demek, artık bu akıl almaz akılsızlığa son vermek için başlatılmış çok doğru ve yerinde bir girişim; elbette imza verilmeli.

 

     Bu kampanyayı başlatanları kutluyor ve teşekkür ediyorum.

 

     Ben son koreografim olan ARAZ için, gösteriyi yaptığımız Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nun aylık bültenine şu açıklamayı koymuştum:

 

     “ARAZ, öteki olmanın halini anlatır; kırmızı çizgilerin içine sıkıştırılan hayatları, göçe zorlanan halklar, gasp edilen haklar, ötekileştirilen kimlikleri tanımlar.

 

     Araz, Van'ın küçük bir köyü olan Özlüce'nin asıl ismidir...özünde ise hep Araz...” 

 

     3 – Zeynep Tanbay, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?

 

     Eğer benim elimde bir köy kurma şansı olsaydı, zaten o köyü içinde beraber yaşayacağım insanlarla kuracağımdan, ismini ben değil, bizler koyardık.

 

     Eğer başkaları için bu köyü kurduysam, o zaman o köyde yaşayacakların isim koymasını isterdim. Eğer o köyde değişik millet, ırk ve dillerden insanlar varsa, ya ortak seçilen bir isim, ya da hepsinin dillerinde seçtikleri isimler o köyün ismi olurdu. Yani o köyde Ermenî, Kürt, Çerkes ve Japon yaşıyorsa, köyün tabelasında 4 dilde isim olurdu.

 

     4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?

 

     Her şey normal şartlarda gidiyorsa, insan en çok kendi yaşadığı yeri sevmeli. Ben de o yüzden İstanbul diyeceğim. İstanbul, Türkiye’nin özeti gibi; bu toprakların tüm ırkları, dilleri, dînleri, kültürleri, renkleri, sesleri ve nefeslerini barındırıyor içinde.

 

     Ama nevi şahsına münhasır bir şehir olduğundan, kendimi hiç yabancı hissetmediğim ve insanlarını da çok sevdiğim Mardin’in yeri ayrı.

 

     En çok gitmek istediğim yer ise Van.

 

     5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?

 

     Bu topraklarda nehir deyince aklıma maalesef hep olumsuz şeyler, kirli ve kanlı, karanlık tarihi geliyor ülkenin.

 

     Ben zorlu ve acılı geçmişleriyle Dicle ve Fırat derim. Diğer yandan da acaba orijinal isimleri bunlar mıdır diye merak ederim…

 

     6 – Desem ki, ben de ikinci bir Zeynep Tanbay olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?

 

     “Sen sen ol, ben olma” derdim.

 

     7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?

 

     Ben dünyada kimseye hitab etmek istemezdim.

 

     Ama 6 milyar insana dans etmek ve 6 milyar insanın dans etmesini isterdi; çünkü, “Herkesin dans etmediği devrim, devrim değildir”.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

≈ AHMET ÖRS ≈

 

 

 

 

     Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, edebiyatçı, eğitimci, sivil toplum aktivisti, yazar ve daha birçok kimliğiyle komple bir insan, adetâ “tek başına bir şehir”: Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği (TOKAD) Genel Başkanı, Özgür Yazarlar Birliği (ÖYB) Kurucu Başkanı, Özgür Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası (Özgür Eğitim – Sen) Yönetim Kurulu Üyesi ve Tasfiye Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Örs.

 

     Çok güzel bir insanı anlatacağım bugün size. O kadar güzel bir insandan bahsedeceğim ki, lügâtında “yorulmak” diye bir sözcük bulunmayan bu insanı takip ederken bile yorulacaksınız.

 

    Öğretmen, sendikacı, edebiyatçı, yazar, şair, aktivist, sivil toplum dernek başkanı; Allâh ne verdiyse!... Bale hariç herşeyi yapıyor. İstese bale dansı yapabilir mi; emin değilim. (Dur şu fotoğraflarına bi daha bakiiim; ıııh, fiziği uygun değil!)

 

     O’nu tanıdığınızda, insan isterse, çaba gösterirse, yapamayacağı hiçbir şeyin olmadığını öğreneceksiniz.

 

     Bir insanın, etrafındaki bir avuç insanla, Anadolu’nun herhangi bir köşesindeki kendi halinde, mütevazi bir şehrini nasıl milyon nüfûslu metropollerden bile daha canlı, daha hareketli, daha aksiyoner bir şehir haline getirdiğini öğreneceksiniz O’nu tanıdığınızda.

 

     Taşrada yaşamanın, ülkenin siyasal ve kültürel hayatına katılımcı olmaya, ülkenin her mes’elesinde “sözü” olmasına, hatta bizzat gündemi belirleyen güç olmasına engel teşkil etmediğini, taşrada yaşamanın “dezavantaj” olmadığını, “avantaj”ın da “dezavantaj”ın da “insanın kendi içinde” olduğunu öğreneceksiniz O’nu tanıdığınızda.   

 

     “Tek başına şehir”, Ahmet Örs.

 

     Fakat dedik ya, “Amerikan usûlü biyografi” yazmıyoruz. Amerika mı laa burası? Biz “Anadolu usûlü biyografi” üslûbumuzu bozmayacağız; yani, “geçmişten günümüze” gelerek:

 

     8 Şubat 1974 tarihinde Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Çengelli (Hoşulî) köyünde doğuyor, Ahmet Örs.

 

     Köyün gerçek ismi “Hoşulî”, fakat tabelada “Çengelli” yazıyor. Gerçek ismiyle “Hoşulî”, uydurma ismiyle “Çengelli”, Tokat ve ilçelerinin asimilasyon politikaları sonucu isimleri değiştirilen 245 köyünden biri.

 

     Mehmet Ali Örs – Havva Örs çiftinin 5 çocuğundan üçüncüsü olarak dünyaya geliyor, Ahmet. İki ablası, bir küçük kızkardeşi, bir de küçük biraderi var şimdi.

 

     Babası, kamyon şoförü. Bizim küçük Ahmet, mahalledeki arkadaşlarıyla Niksar sokaklarında yırtık tişörtü ve yamalı pantolonuyla top oynayıp her gün bir dükkânın camını kırıp kaçarken, babası Mehmet Ali Örs, kamyonunun arkasına yazdığı “Rampaların Ustasıyım – Gözlerinin Hastasıyım”, “Sen Gökte Doğan Güneş – Ben Yollarda Çilekeş”, “Aşıksan Vur Saza – Şoförsen Bas Gaza”, “Tek Rakibim THY”, “Karayollarında Değil, Senin Kollarında Öleyim”, “Gönlünde Bana Yer Yoksa Güzelim, Farketmez Ben Ayakta da Giderim”, “Ankara – İstanbul 2 Buçuk Saat – Sana Sevgim 24 Saat”, “Maziye Bakma Mevzu Derin”, “Sen Sus Birikimin Konuşsun”, “Klibimde Oynar mısın?”, “Miras Değil Alınteri”, “Hatalıysam ‘Hata’ Yaz 3310’a Gönder, ‘Hatasız Kul Olmaz’ Melodisi Cebine Gelsin” yazılarla bütün gün yollarda direkson sallayıp rızkını kazanmaya çalışıyordu.

 

     Kamyon şoförü Mehmet Ali Örs’ün oğlu Ahmet, Niksar sokaklarında oynadıkça, üstünü başını kirlettikçe büyüyor; büyüyor da büyüyor. Bir de bakmışlar ki, okul çağına gelmiş. Anne babası siyâh önlüğünü giydirip bir de “Sakın bahçesinde top oynayıp okulun camlarını da kırmayasınız haa” diye tembihleyip gönderiyorlar afacan oğullarını ilkokula.

 

     Daha ilkokuldayken zekâsıyla öğretmenlerin dikkatini çekiyor. İlkokulu başarıyla bitirip Niksar İmam Hatip Lisesi’ne kayıt oluyor.

 

     Niksar İmam Hatip Lisesi’nden de başarıyla mezun olduktan sonra ayrılıyor Tokat’tan. Hayatında yeni bir sayfa, İstanbul sayfası açılıyor bu sefer: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi “Türk Dili ve Edebiyatı” Bölümü.

 

     İstanbul, yeni ufuklar açıyor kendisine. Siyasî bilinci netleşmeye başlıyor bu üniversite öğrencisinin; ülkenin her bir yanından gelen yeni insanlarla tanışıyor; değişik çevrelere girip çıkıyor. Dünyayı tanımaya başlıyor yani, anlayacağınız.

 

     1995 yılında, henüz üniversite öğrencisiyken aylık Haksöz Dergisi’nde yazarlığa ilk adımını atıyor. Ayda bir yazısı yayınlanıyor.

 

     Bir yıl sonra, 1996, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi “Türk Dili ve Edebiyatı” Bölümü’nden mezun oluyor. Mezun olduktan sonra memleketine geri dönüyor ve “edebiyat öğretmenliği” yapmaya başlıyor. 15 yıldır da edebiyat öğretmeni.

 

     1996’da, 22 yaşındayken Niksar’a geri dönen Ahmet Örs, hem üniversite mezunu, hem yazar, hem de edebiyat öğretmeni.

 

     Böyle bir adama hangi aile kız vermez? Aynı yıl Mine Hanım’la evleniyor, Ahmet Örs.

 

     1999 yılında “ay parçası” bir kız çocukları oluyor Ahmet Örs – Mine Örs çiftinin. “Evin prensesi” olduğu için ismini Melike Belkıs koyuyorlar. 2002’de ise “aslan gibi” bir oğulları oluyor. O’nun ismi de Cahit Erdem. 2007 yılında bir erkek evlât daha bağışlıyor Allâh aileye. Henüz 4 yaşında, babasının mahalledeki arkadaşlarıyla Niksar sokaklarında yırtık tişörtü ve yamalı pantolonuyla top oynayıp her gün bir dükkânın camını kırıp kaçtığı yaşta olan sonuncusunun ismi de Mehmet Sacit.

 

     Edebiyatçı – yazar Ahmet Örs, bir grup arkadaşıyla birlikte 2004 yılında Tokat’ta Tasfiye Dergisi adlı edebiyat dergisini çıkarıyorlar. “Direnen Edebiyat” mottosuyla çıkan dergi, 7 yıldır yayınını aralıksız sürdürüyor. Tasfiye Dergisi, “edebiyatçı üslûb” ile “devrimci dil”i aynı potada eriten bir yayın çizgisi takip etmesiyle, incelenmeyi fazlasıyla hak eden bir dergi. Ahmet Örs, derginin genel yayın yönetmeni.

 

     Bunlarla yetinmiyor Ahmet Örs. Dedik ya, “tek başına şehir” diye. Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği (TOKAD) adlı bir sivil toplum derneği kuruyorlar. Ahmet Örs, derneğin genel başkanı.

 

     Ahmet Örs TOKAD’ın genel başkanlığını yapmakla yetinmiyor. Aynı zamanda, merkezi Ankara’da bulunan Özgür Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası (Özgür Eğitim – Sen)’nda yönetim kurulu üyesi ve hatta sendikanın “Tokat temsilcisi”.

 

     Bitti mi? Hayır. Ömür bitmeden biter mi? Hem, ne yazmıştı kamyon şoförü olan babası kamyonunun arkasına; “Ankara – İstanbul 2 Buçuk Saat – Sana Sevgim 24 Saat”.

 

     Nisan 2010’da yine Tokat’ta bir grup edebiyatçı – yazar arkadaşıyla Özgür Yazarlar Birliği (ÖYB)’ni kuruyorlar. Ahmet Örs, “çiçeği burnunda” birliğin başkanı.

 

    Başkan Ahmet Örs, kendisiyle yapılan bir söyleşide ÖYB’nin perspektifini şu cümlerle kamuoyuna deklare ediyordu: “Özgür Yazarlar Birliği öncelikle tavır alan bir yapılanma olacak inşallâh. Tabiî kafamızda, yayıncılıktan ödüllendirmeye, amaçlarımızı gerçekleştirmek için farklı etkinliklere kadar birçok tasarı var. Özellikle siyasal, toplumsal alanlarda ÖYB inisiyatif alacak, hak ve adalet mücadelesinde açık taraf olacak. Artık bunun için ne gerekiyorsa, hangi mücadele verilmeliyse, Allâh nasib ederse ÖYB’yi onları yaparken göreceksiniz.”

 

     Haaa, az daha unutuyordum yahu: “Yüzümüzü Ağartan” adlı bir de öykü kitabı var Ahmet Örs’ün. Kitap, 2006 yılında İtidal Yayınları arasından çıktı.

 

      Bir de müjde verelim, isterseniz: Tokat, yakında “yayınevi” de kuracak. Bu konu henüz hazırlık aşamasında ve inşallâh pek yakında faaliyete geçecek.

 

     Tokat ve TOKAD, çok farklı bir örnek oluşturuyor. İslamî camiâlar olsun sosyalist olsun, Türkiye’deki tüm siyasî çevreler içinde “hayatın hemen her alanını kuşatan” tek hareket benim nazarımda. İşçi haklarından başörtü yasağına, Kürt sorunundan sendikal haklara, çevre bilincinden eğitim sorunlarına, yerel yönetimlerden küresel emperyalizme varıncaya kadar, hemen her alanda görüyoruz TOKAD’ı. Bu ise ne İslamî çevrelerde ne de sol çevrelerde benzeri olan bir durum.

 

     Bana 90’lı yılların başındaki Yeryüzü adlı dergiyi anımsatıyor açıkçası. Sanki bir zamanların Yeryüzü dergisinin “dernekleşmiş hali” gibi, TOKAD.

 

     Ayrıca Tokat’taki bir avuç insan, milyonlarca insanın yaşadığı metropollerden bile daha fazla “var” olduklarını haykırıyorlar. İstanbul’dan, İzmir’den, Ankara’dan daha fazla “dokunuyorlar hayata”.

     Yaşam, tek renkli değildir. Hayatın tüm renklerini yansıtan bir mücadele metoduna şiddetle ihtiyacımız var ve bunu şu ana kadar sadece Tokat (Dar’un- Nasr) şehrimizde görüyorum. Kişisel kanaatim ve “dışarıdan bakan” biri olarak gözlemim bu yönde.

 

     “Senin mazlumun benim mazlumum” gibi ilkel bir anlayışın (ki yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu ilkellik, Türkiye’deki hemen tüm siyasî hareketlerin DNA’sına kadar işlemiş olan bir ilkelliktir) asla dürüst bir turum olmadığını, böyle bir tutumun ancak zalimlerin ekmeğime yağ süreceğini öğretiyor bize TOKAD.

 

     Mazlumun ve zalimin kimliğine bakarak değil, yapılan zûlme bakarak, yani faile değil fiile bakarak tavır almak erdemini göstermemiz gerektiğini, dürüst ve soylu bir davranışın ancak bu şekilde mümkün olabileceğini öğretiyor bize TOKAD.

 

     Başörtüsüne uzanan el ile Kürtçe’ye uzanan elin “aynı el” olduğunu öğretiyor TOKAD. İşçilerin ve emekçilerin alınterini sömürenler ile binlerce yer ismini haritadan silenlerin, başörtüsünü de Kürtçe’yi de düşünce özgürlüğünü de yasaklayanların, akarsular üzerinde baraj inşâ edip ekolojik dengeye tecavüz edenler ile çocuklarımızı gönderdiğimiz Qûr’ân kurslarını kapatanların “aynı kişiler” olduğunu öğretiyor bize TOKAD.

 

     Başörtüsünün özgürleşmesi yolunun Kürtçe’nin özgürleşmesinden geçtiğini, ahlâk kirliliğini önlemenin yolunun da çevre kirliliğini önlemekten geçtiğini öğretiyor TOKAD.

 

     Hak arama mücadelenin “mazlumları biribiriyle çatıştırarak değil, buluşturarak” yapılabilineceğini, zalimlerin en büyük gücü “mazlumların biribiriyle çatışmasından aldığını” öğretiyor TOKAD.

 

     TOKAD, Ahmet Örs ve arkadaşlarının omuzlarında, umudumuzu büyüten, göğsümüzü genişleten güzel işlere imza atıyor.

 

     Ahmet Örs hem eğitimci hem edebiyatçı olduğu için, hem yazar hem sivil toplum temsilcisi olduğu için, fakat en çok da “kamyon şoförünün oğlu” olduğu için tüm hayatında sadece bir dili kullanıyor; “gönül dili”... Bizimle sohbeti de bu dilde yapıyor:

 

* * *

 

 

 

     1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

     Aslında sadece yer isimleri değiştirilmedi. Batılılaşmacı bir proje olarak Cumhuriyet, halkın bütün yaşam tarzını baştan aşağıya değiştirmeye çalıştı. Başta köy isimleri olmak üzere çok sayıda yerleşim yerinin değiştirilmesi bu projenin bir uzantısıdır. “Türk Tarih Tezi” ile Anadolu’daki halkın bütün bir geçmişi sanal bir biçimde sıfırdan inşa edilmedi mi? Hiçbir gerçekliği olmayan kurgular bilimsellik kisvesi altında okullarda okutulmadı mı? Dolayısıyla yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesi bu büyük projenin bir parçasıdır.

 

     İttihatçılar’dan başlayarak ırkçı kafalar Anadolu’daki bütün halkları vurmuştur. Ermenî tehcir ve katliâmından Kürt halkının yok sayılmasına, Müslümanlar’ın İstiklal Mahkemeleri’nin darağaçlarında sallandırılmasına kadar, Anadolu halklarına yönelik bu barbarca saldırılar, yerleşim yerlerinin isimlerine uzanacaktı elbette. Çünkü silinmesi gereken hafıza ve kimlikler vardı; toplum mühendisliği denilen şey işte buydu.

 

     Yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesi demek, insanların şahsiyetlerinin ortadan kaldırılması demektir. Yerleşim yerlerine yeni adlar verilmesi demek, yeni bir insan tipi yaratmak demektir. İnsanın ortadan kaldırılıp yeniden yaratılması tağutlaşmanın temel refleksidir. İnsanların, halkların hafızası taşa, toprağa verilen, kazınan isimlerle oluşur; kuşaktan kuşağa aktarılan o isimler insanların kimlik ve karakterlerinin oluşumunda önemli bir yer tutar. Irkçı politikaların yer isimlerine dönük bu saldırgan ve asimilasyoncu tutumlarının genel çerçevesini bu şekilde ortaya koyabiliriz.

 

     2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?

 

     Birincisi bu son derece erdemli bir kampanya ve yukarıda ifade etmeye çalıştığım çerçevenin bilincini yaygınlaştırmaya dönük önemli bir adımdır.

 

     FARKLI KİMLİKLERİN YOK SAYILDIĞI ANADOLU’DA BU İMZA KAMPANYASININ DAHA DA İLERİ TAŞINABİLMESİ GEREKİYOR. Sistemli ve çok boyutlu kampanyalara dönüştürülebilecek bir sürece bu imza kampanyası öncülük edebilirse ne mutlu!

 

     Yer isimlerinin iadesi tartışmaları sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı zannediliyor. Maalesef ülkede böyle bir algı var. Elbette Kürtler’e yönelik ağır asimilasyon politikaları bu algının oluşumunda baskın bir role sahiptir ancak özellikle Kürt bölgeleri dışında da başlayacak bir “yer isimlerinin iade talebi” kampanyası zihinlerdeki milliyetçi barikatların daha rahat aşılabilmesini sağlayacaktır. İşte ben de bu birinci ve ikinci sorulara verdiğim cevaplardaki kaygılarla bu kampanyaya imzamla destek verdim. Her şey kendi tabiîliğinde güzel, her şey kendi tercihiyle saygıyı hak ediyor.

 

     3 – Ahmet Örs, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?

 

     Açıkçası bir köy çocuğu olarak şehre yönelen, şehirli olmayı tercih eden bir karakterim var. O yüzden önceden aklıma gelen bir şey değildi ancak barış ve kardeşliğe vurgu yapan bir ismi tercih ederdim. Mesela Antalya yöresinin antik ismini koyabilirdim yerleşim yerime: “Pamfilya”; yani “Bütün kavimlerin yurdu”! Pamfilya’nın anlamı sanırım isim tercihimin gerekçesini açıklıyor...

 

     4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?

 

     Ne yalan söyleyim, üniversite öğrenciliğimin geçtiği İstanbul herhalde benim en çok sevdiğim şehir... İstanbul’u seven bir daha ondan kopamıyor. Ondan çok uzak kalsa bile muhakkak kalbinin derinliklerinde ona kavuşacağı günün özlemini yaşar. Yılda birkaç defa İstanbul’a gidip geliyorum, siyasî ve sosyal temalarla gerçekleşen ziyaretlerimizde İstanbul’a duyduğum sevgiyi gizli gizli ona fısıldıyorum.

 

     5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?

 

     Kelkit. Evet, hemencecik ve hiç düşünmeden söyleyeceğim tek isim. Köydeki tarlalarımızın birkaç kilometre yakınından Niksar ovasına doğru nazlı nazlı akan, çocukluğum boyunca suyunda yüzdüğüm, ismini bir ateş sıcaklığında her zaman kalbimde taşıdığım Kelkit... Niksar’a girerken Hamidiye Köprüsü’nden bütün haşmetiyle akan sularını seyretmeye doyamadığım Kelkit... Köyümüzün tarlalarını bahar taşkınlarıyla boydan boya kaplayan Kelkit... Kumunda oynadığım, azgın sularında yüzdüğüm, balıklarını tuttuğum Kelkit... Aras ve Fırat nehirlerinin isimlerini de Kelkit’ten sonra saymalıyım. Çok karizmatik duruyorlar! 

 

     6 – Desem ki, ben de ikinci bir Ahmet Örs olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?

 

     Aman efendim, kendiniz olunuz, birincisinden ne oldu ki! Kendinizi ziyan etmeyiniz!

 

     7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?

 

     Ey insanlar derdim, unutmayın ki sizden başkaları da var! Hep beraber adalet üzre olalım ve lütfen asla zûlme meyletmeyelim!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

 

Emperyalizme karşı mazlum ve mustaz’af halkların yanında yer almaktır TOKAD

 

 

 

 

Kapitalizme, küresel sermayeye karşı emeğin, işçi sınıfının yanında yer almaktır TOKAD

 

 

 

 

 

Sömürü düzenine, “asgarî ücret” sadakasına, askerî vesayete karşı olmak, meydanlara inip “Bêrivan hangi suçtan mâhkum?” diye sormaktır TOKAD

 

 

 

 

 

Terörist NATO’nun, terörist ABD’nın saldırı ve işgallerine karşı Libya, Suriye, Yemen halklarının yanında olmak, tüm Ortadoğu halklarıyla dayanışma içine girmektir TOKAD

 

 

 

 

 

Yasakçılara, laik – kemalist despotizme karşı dik durup “Başörtü Allâh’ın emri, İslamî kimliğimizin nişanesidir” diye haykırmaktır TOKAD

 

 

 

 

 

27 Mayıs’tan 12 Eylül’e, 28 Şubat’tan Ergenekon’a, tüm darbecilerden hesap sormak, onlarla “helâlleşmek” değil “hesaplaşmak” gerektiğini haykırmaktır TOKAD

 

 

 

 

 

Emek sömürücülüğüne, işçinin ve emekçinin kanını emen kapitalist vampirlere karşı emeğin, alınterinin yanında yer alan Müslümanca bir duruştur TOKAD

 

 

 

 

 

Çevre katliâmına, nehirlerin doğal akışına tecavüz eden barajlara, ekolojik dengenin tahrib edilmesine karşı çevreci bir duruştur TOKAD

 

 

 

 

 

Nükleer çılgınlığa, doymak bilmez hırslara, gezegenimizi yaşanmaz hale getiren polikalara karşı çevre dostu bir kimliktir TOKAD

 

 

 

 

 

Erkek egemen anlayışa, kadını sosyal hayattan dışlayan ayrımcılığa, sınıf ve cinsiyet ayrımına karşı Roza Luxemburg olmak, Hannah Arendt olmak, Meryem Cemile olmak, Emine Kutub olmak, Bintül Hüda olmak, Rigoberta Menchu olmak, fakat daha çok da ve en çok da Rachel Corrie olmaktır TOKAD

 

 

 

 

 

Eğitimde eşitsizliğe, “katsayı” zûlmüne, ayrımcılığa karşı çıkmak, “İdeolojik eğitim değil, bilimsel eğitim istiyoruz” diye haykırmaktır TOKAD

 

 

 

 

 

Ezene karşı ezilen, zalime karşı mazlumun, ğasıba karşı mahrumun, müstekbire karşı mustaz’âfın, varsıla karşı yoksulun ve tasasız müreffehlere karşı yalınayaklıların yanında yer almaktır TOKAD

 

 

 

 

 

Hüzündür, duygudur, acıları paylaşmaktır TOKAD

 

 

 

 

 

 

 

     

                                                                 * * * 

 

 

≈ YUSUF CAN ≈

 

 

 

     Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, yürek gülistanımızdaki güllerin bülbülü, gönül dünyamızın kadife sesli ozanı: Ses Sanatçısı Yusuf Can.

 

     Yusuf Can, benim Masa-yı Esma’da konuk ettiğim ve biyografisini yazdığım 24. kişi. Ancak bu biyografiyi diğer 23 biyografiden ayıran bir özelliği var.

 

     Masa-yı Esma Sohbetleri için kaleme aldığım diğer tüm biyografileri “tarafsız bir gözle” yazılmış biyografiler idiler. Yani neyse o!

 

     Fakat Yusuf Can’ın biyografisini “tarafsız bir gözle” yazmam mümkün değil. Bu biyografi, tamamen “taraflı bir gözle”, hatta “fanatik bir rûhla” kaleme alınmış biyografidir.

 

     Çünkü bu biyografi, bir san’atçının, bir gazeteci tarafından kaleme alınmış biyografisi değildir. Bu biyografi, bir san’atçının, bir hayranı tarafından kaleme alınmış biyografisidir. Ve cümlede geçen “hayran” sözcüğünü, “İslamî bir terbiyeden geçmiş” şekliyle kullanmıyorum. Cümledeki “hayran” kelimesini, bildiğiniz popçular ve topçular “hayranlarım” dediğinde hangi anlamda kullanıyorsa aynen o anlamda kullanıyorum.

 

     Bu söylediğim, Kardeşlik Çağrısı grubunun iki solisti Yusuf Can ve Yaşar Burak için, her ikisi için de geçerli.

 

     Bir insan, hiç ara vermeden, aynı san’atçıları CD’den veya kasetten tam 6 saat boyunca, 8 saat boyunca dinleyebilir mi? Bir insan gece evde herkes yattıktan sonra bir CD’yi çaldırıp sabah namazına kadar aynı san’atçıları dinleyebilir mi? Bir insan Almanya’dan İsviçre’ye yolculuk yaparken 4 saat boyunca yolda aynı san’atçıları dinleyebilir mi? Bir insan sabah gazetenin yazıişlerine gelip de masasına oturduğunda, kulaklığı takıp akşam gazete matbaada dönene kadar aynı san’atçıları dinleyebilir mi?

 

     Evde, işyerinde, toplum içinde, Yusuf Can ve Yaşar Burak yüzünden az mı fırça işittim? Bu fırçaları pek de haksız yere işittiğim söylenemz, tabiî ki.

 

     Arabayla Almanya’dan İsviçre’ye, Liechtenstein’a, İtalya’ya, ülkeden ülkeye seyahat ederken:

 

     “Beyaz bir buluttan bir gün ansızın,

     Bir karanfil düştü parmaklarıma,

     Gözlerine kuşlar doldu bir yüzün,

     Elleri karıştı ırmaklarıma.

     Gözlerine kuşlar doldu bir yüzün,

     Elleri karıştı ırmaklarıma.

 

     O kızıl bir deniz, bense tenhayım,

     Onda umut bende yalnızlık büyür,

     Ne dünya sonsuzdur ne ben dehayım,

     İçimde sadece şâîrler uyur.

     Ne dünya sonsuzdur ne ben dehayım,

     İçimde sadece şâîrler uyur.

 

     Islak bir yürektir bende karanfil,

     Rûhum kokusunun dilencisidir,

     Haşim bu bir alev damlası değil,

     Büyük yangınların habercisidir.

     Haşim bu bir alev damlası değil,

     Büyük yangınların habercisidir.

 

     O kızıl bir deniz, bense tenhayım,

     Onda umut bende yalnızlık büyür,

     Ne dünya sonsuzdur ne ben dehayım,

     İçimde sadece şâîrler uyur.

     Ne dünya sonsuzdur ne ben dehayım,

     İçimde sadece şâîrler uyur.

 

     Bütün şiirleri söyleyen benim,

     Bütün çiçeklerin adı karanfil,

     Her akşam bir yaprak olur kefenim,

     Haşim bu bir alev damlası değil.

     Her akşam bir yaprak olur kefenim,

     Haşim bu bir alev damlası değil.

 

     O kızıl bir deniz, bense tenhayım,

     Onda umut bende yalnızlık büyür,

     Ne dünya sonsuzdur ne ben dehayım,

     İçimde sadece şâîrler uyur.

     Ne dünya sonsuzdur ne ben dehayım,

     İçimde sadece şâîrler uyur.”

 

     Gece evde herkes yattıktan sonra, bir odaya kapanıp:

 

     “Ağıt bizim sevdâmızda örülen yanık ezgi,
     Bizim koynumuzda büyür, büyür her dem yılanlar,
     Kederli sonbahar hüznü, başlar yaprak dökümü,
     Cellât geceler hep bizde, yaslı yürekte sevgi,
     Cellât geceler hep bizde, yaslı yürekte sevgi.

 

     Dağlarımız şen şakrak, umut doluydu zozan,
     Bağrını açardı bize bir anne kucağını,
     Yanık bir kaval sesiyle aşk doluydu dılo lo,
     Kuzuları çağır bêrivan, söyle bılbılo lo,
     Yanık bir kaval sesiyle aşk doluydu dılo lo,
     Kuzuları çağır bêrivan, söyle bılbılo lo.

 

     Acılar hep bizi bulur, solmuş çiçekler bizde,
     Dağlarımız muradına ermemiş gelin gibi,
     Nice darağaçlarında kalmış bedenlerimiz,
     Kelepçede iz bırakmış kınalı ellerimiz,

     Kelepçede iz bırakmış kınalı ellerimiz.

 

     Dağlarımız şen şakrak, umut doluydu zozan,
     Bağrını açardı bize bir anne kucağını,
     Kederli sonbahar hüznü, biz ölüyüz dılo lo,
     Her gecemiz cellât olur, söyle bılbılo lo,
     Prangada iz bırakmış kınalı ellerimiz,
     Yollara gözyaşı inmiş sevdâlı gözlerimiz,
     Bir çobanın kavalıyla ağlaşırız dılo lo,
     Sürgündeyim köyümden ayrı, söyle bılbılo lo.”

 

     Sabah gazetenin yazıişlerine gelip de çalışma masama oturduğunda, kulaklığı takıp akşam gazete matbaada dönene kadar:

 

     “İro disa xemgînım ez, gırtime ez vi diyari,
     İro disa xemgînım ez, mehkumım ez vi diyari,
     Tov dernayê, hiv dernayê, sıtêk nayê, vi diyari, wey,
     Tov dernayê, hiv dernayê, sıtêk nayê, vi diyari, wey,
     Ro drêje, şev drêje, xew qrêje vi diyari,
     Ro drêje, şev drêje, xew qrêje vi diyari,
     Deryê hesın, tılê şujın, leşker rêze vi diyari, wey,
     Deryê hesın, tılê şujın, leşker rêze vi diyari, wey.

 

     Ew zindan bajarê kevne, hepsa gran nav û denge,
     Ew zindan bajarê kevne, hepsa gran nav û denge,
     Sbe êvar, dor me duvar, hewşa hefsê kın û denge, wey,
     Sbe êvar, dor me duvar, hewşa hefsê kın û denge, wey,
     Dure welat, mal û malbat, nayê dengê zarokên me,
     Dure welat, mal û malbat, nayê dengê zarokên me,
     Yar û evin, dıl û brîn, çavên hêsır, dayika me, wey,
     Yar û evin, dıl û brîn, çavên hêsır, dayika me, wey.”

 

     Haa bir de, inanmayacaksınız ama gerçek, şaka yapmıyorum; Kardeşlik Çağrısı’nın “Sürgündeyim” şarkısını (yukarıdaki ikinci şarkı), dünyaca ünlü İtalyan sanatçı Eros Ramazzotti’ye okutturdum ben. Kendisiyle ropörtaj yapmıştım; söyleşiden sonra rica ettim, kırmadı. Müthiş birşeydi...

 

     Ağrı ilinin Eleşkirt (Zêdkan) ilçesinden Yozgat’a göç eden bir Kürt ailenin çocuğu olarak, 12 Nisan 1969 tarihinde Yozgat ilinin Yerköy ilçesinde dünyaya geliyor, Yusuf Can.

 

     Peygamber Efendimiz (saw)’in “doğum gününde” doğuyor, Yusuf Can; 12 Nisan’da.

 

     Yerköy’ün Kale Mahallesi’ndeki bir gecekonduda, sabaha karşı, ailenin 3. çocuğu olarak açıyor gözlerini hayata. Ailenin 3. çocuğu olarak doğuyor doğmasına ama, kendisinden önce doğan her iki kardeşi de daha çok küçükken vefât ettikleri için, O tek başına, ailenin tek çocuğu olarak, hayat sahnesinde üzerine yüklenen rolü oynamaya başlıyor.

 

     Mahallede geçen çocukluğu, Yerköy Cengiz Topel İlkokulu’ndaki ilköğrenim hayatıyla devam ediyor. Çocukluk arkadaşları, hâlâ hatırladıkça, içinde özlemini taşıdığı “güzel yarınlar olarak” saklı kendisinde, yüreğinin tâ derinliklerinde. Okul yıllarında, yaz tatillerinde arkadaşlarıyla birlikte simit satıp ayakkabı boyacılığı yaptığı, sakız sattığı günleri, hayatının unutamayacağı, enaniyetten ve riyâdan uzak, en sıcak ve samimî günleri olarak yâd ediyor hâlâ, bu kadife sesli ve ipek kalpli san’atçı Yusuf Can.

 

     Ama hayat işte, akıp gidiyor herşey... Hiçbir şey aynı durmuyor.

 

     İlkokuldan sonra kaydolduğu Yerköy İmam Hatip Lisesi’nden mezun olunca, doğduğu Yerköy’deki hayatı da sona eriyor.

 

     Eczanede başlayan, artık çalışıp hayata atılma dönemi, erken yaşlarda evlenme dönemiyle birlikte, birden hayatın zorluklarıyla hemhal olmasına neden oluyor Yusuf Can’ın, “Yusufcan”ın.

 

     Kocaeli’nin Gebze ilçesine yerleşiyor. Özel bir sektörde devam eden iş hayatı, Gebze Belediyesi Özel Kalem Müdürlüğü, ardından Gebze Belediyesi Basın Yayın Müdürlüğü ile devam ediyor.

 

     Belediyedeki hizmetlerinden sonra radyoculuk alanında hizmet vermeye başlıyor. Kocaeli’de Anadolu Radyo Genel Yayın Yönetmenliği yapıyor. Hayatı topluma hizmet etmekle geçen bu güzel insan, bir kamu kuruluşunda bu hizmetlerine halen devam etmekte.

 

     Müzik, “Yusufcan”ın içinde öteden beri var olan bir tutku; hiç bırakamadığı, terk edemediği, içinden söküp atamadığı.

 

     2000’li yılların başında, aynı kendisi gibi Ağrı’nın Eleşkirt ilçesinden olan, aynı kendisi gibi Kocaeli’nin Gebze ilçesinde yaşayan ve aynı kendisi gibi müzik âşığı olan iki arkadaşıyla, Yaşar Burak ve Murat Tekin’le “Kardeşlik Çağrısı” adlı grubu kurup, müzik hayatına ilk profesyonel adımlarını atıyorlar.

 

     O biribirinden güzel albümlerini peşpeşe çıkarıyorlar bu tarihten sonra...

 

     2002 yılında ilk albümleri: “Bitmez ki Hasret”...

 

     2004 yılında ikinci albümleri: “Tutsak Yüreğim”...

 

     Eylül 2006’da ise üçüncü albümleri: “Kutlu Bir Sevda”...

 

     Yusuf Can, Yaşar Burak, Murat Tekin; onlar gâh Türkçe okur, gâh Kürtçe okur, fakat dil hep aynı dildir; “gönül dili”...

 

* * *

 

 

 

 

     1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

     Cumhuriyet tarihi boyunca çok yönlü asimilasyon politikaları yapıldı. Bu insanların hem dillerine, hem de dînlerine yönelik oldu. Tabiî sonuç olarak da iller ve köyler de bundan nasibini almış oldu. İnsanları dillerinden, kültürlerinden koparmak (hangi milletten olursa olsun) sanırım insanlığa yapılmış en büyük zûlümdür.

 

     Kendine yabancılaşmış insan toplulukları oluşturulmak istendi. İnsanlar köklerine derinliklerine bağlı olmalı, yani özlerinden koparılmamalı diye düşünüyorum.

 

     2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?

 

     Olumlu bir adım olarak görüyorum (belki de geç kalınmış) ve bu tür hak ihlallerinin ortadan kaldırılması için yeni adımların atılması gerektiğine inanıyorum. Eğer bir yerde adalet, özgürlük, hak ihlallerini ortadan kaldırmaya yönelik bir proje geliştiriliyorsa, bizim de buna katkı sunmamız, insanî duruşun bir gereğidir. Biz de bunun için imzayla katkı sunmaya çalıştık.

 

     3 – Yusuf Can, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?

 

     Sanırım “Köprü” ismini verirdim. İnsanlara iyilikte, hakta, adalette köprü olsun diye...

 

     4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?

 

     Aslında ülkemizde her şehrin ayrı ayrı özellikleri, güzellikleri, görülmeye ve yaşanmaya değer yerleri var. Ama doğuda Diyarbekir, Van; batıda İstanbul şehri bir başka güzel.

 

     İstanbul’da birçok şey sevilmeye değer, görülmeye değer. Tarih kokan bir şehir İstanbul...

 

     5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?

 

     Doğrusu pek nedenini de bilmiyorum ama, bana Dicle ve Fırat hep cazip gelmiş, ilgimi çekmiştir.

 

     6 – Desem ki, ben de ikinci bir Yusuf Can olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?

 

     Aslında herkesin kendisi olması, kendi olmayı becerebilmesi güzel. Kendi olmayı diyorum, çünkü bazı insanların kendi içinde başkalarını yaşıyor olmalarından dolayı, başkalarının gölgesi gibi. Aslında başkalaşmışlar ama farkında değiller. Tavsiyeye gelince: Acelecilikten uzak dur, dingin bir rûh haletini yakalamaya çalış, derdim.

 

     7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?

 

     Dünya mahallesinin aynı havasını teneffüs ettiğimiz, aynı suyunu içtiğimiz, aynı toprağa ayak bastığımız, aynı Yaradan’a yöneldiğimiz beşer, insanlık yolunda durmadan ilerleyelim. Tâ ki insan olma kemaline, erdemine erişinceye dek...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Söyleşi ve Biyografiler: İBRAHİM SEDİYANİ

 

 

İmza kampanyasına ulaşmak için:

 

http://www.ufkumuz.com/imza/

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış.

Kategorideki Diğerleri

"Dünü ve Bugünüyle Yakup ASLAN" I.BÖLÜM
Yakup ASLAN’ı bu gün yazmada etkili kılan unsurların neler olduğunu öğrenmek için gezdiği yerleri yeniden tazeler gibi bu röportajımızda elimizden gel
Yazarımız Kutbeddin  NURLUBAŞ ile SAİD-İ KURDİ Üzerine  [ II ]
Daha önce belirttiğimiz gibi, sürgün olarak sekiz yıl kalacağı Isparta’nın Barla nahiyesine sürüldüğünden bahsetmiştik. İşte ilk ciddi Risale yazımı v
Yazarımız Kutbeddin  NURLUBAŞ ile SAİD-İ KURDİ Üzerine
Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes'e 80 küsur yaşında olduğu halde, Kürt ve Kürdistan kavramlarını kullanarak en yetkili makamlara s
Molla Mansur Güzelsoy'un Eşi Lamia Hanımla Röportaj 
Ne yazık ki Seyda Molla Mansur hakkında elimizde fazla bilgi yok. Ancak arkadaşları, eşi ve dostları yaşıyorlar; maalesef onlarla da bugüne kadar bir
Seydayê Mustafa Naim ile "Seyyid Kutub’a dair"-IV:Akide ve Tevhid
Tabii elbette, Seyyid’in töhmet altında bırakıldığı, hakkında ileri geri konuşulduğu konuların başında akidesi etrafında yapılan tartışmalar gelmekted
Bi Pîreka Seydayê Mele Mansur Lamîa Xanimê Re Hevpeyvin
Mixabin di derheqê Seydayê Mele Mansur de di destê me de pirr malumat tune. Belê hevalê wî pîreka wî dostên wî saxin lê heya îro xebatek li ser nehatî
'Ulus devlet zulmünün en acı faturasını Kürtler ödemiştir'
Gün geldi Sarıkamış’ta iliklerimize soğuğu işledi, gün geldi kutsalımıza kara çizgi çekti, gün geldi tahtını kıyımların üzerine dikti, gün geldi sırtı
İkbal Der Başkanı Akbaş: "Kürt sorunu, başörtüsü kadar haktır "
Gençlik bize göre debisi yüksek bir ırmaktır. Doğru kanallara aktı mı faydası tahminlerin üzerindedir. Yanlış kanallara yönlendirilince zararı tahmin
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 8 (ÖZEL BÖLÜM)
Bu sekizinci buluşmamızda, masanın diğer tarafında Yeni Akit Gazetesi Yazarı ve Ortadoğu Uzmanı Gazeteci Ahmet Varol, İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin
Mustafa Naim ile "Seyyid Kutub Siyasal İslam ve İslam Devleti’ne" dair (III)
Şehadetinin 45. Yılında, yazarımız Seydayê Mustafa Naim ile Seyyid Kutub üzerine yaptığımız söyleşinin üçüncü kısmını “Siyasal İslam ve İslam Devlet
Seydayê Mustafa Naim ile "Seyyid Kutub’a dair"- II (Söyleşi)
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 7
  Mustafa Naim ile Şehadetinin 45. Yılında:  'Seyyid Kutub'
Mazlumun dini sorulmaz
Necmi Kaya İle Şeriatiye Dair - II (Söyleşi)
Necmi KAYA:"Bugünün Müslümanları için Şeriati çağdaş bir İbrahim’dir."
"Özerk yerler vergi vermeyecek, devletten yardım alacak"
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 6
Ekinci: DTK özerklik ilan etse ne olacak?
Laçiner: BDP, Tıpkı Doğu’nun CHP’si Gibi
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 5
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri-4
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri - 3
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 2
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 1
Adnan FIRAT ile “Demokratik Özerklik” üzerine
Raşid Gannuşi ile Söyleşi
Miroğlu: Kürtler Türklere güvence versin
"Birlikte yaşam paktını kurmalıyız"
 Ayrılırsak iki faşist devlet oluruz

DUYURULAR

 

FACEBOOK

 

EDİTÖR

 

YAZARLAR

 
Zülfikar FURKAN

Dibîstana Kurdî

Azad SERHILDAN

Günah ve Tövbe

RÖPORTAJ

 

En çok Okunanlar  Bugün  Dün  Bu Hafta  Bu Ay  
1 Katliamdan kurtuldu Kürdistan'a Göç Etti
2 Zorda olan sensin aslanım
3 "Roboski Katliamında kimin emir verdiği önemli"
4 Predatörler 37 dakika görüntü almış
5 Taraf'tan Erdoğana
6 Aliya'nın dublörü 15 sene sonra ortaya çıktı
7 Anayasada 2 madde tamam
8 Kıvrıkoğlu'nun ölmesi Çevik Bir’in işine yarardı
9 19 Mayıs törenine katılan albaya gözaltı

KONUK YAZARLAR

 
Mehmet Ali Anşin

Anneler Günü

M.Latif YILDIZ

Devletin İtibarı

Yorum Hattı
"Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır"Hz. Muhammed s.a.s
Yüce Rabbim bu bacımızın yar ve yardımcısı olsun.Çocuklarına ve eşine sabırlar versin. "Güçlü iken ...
hüseyin canan
Gerçek "Kardeşim" İçin.. >>
Biz site okurlar için büyük şans olduğu kesin ama tüm Türkiye için mi bilemem. Malum bazen iğneliyor...
Naim Kamer
Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 21 >>
yol arkadaşım
Selam sana yakub kardeşim.Çok güzel ve duygulu yazmışsın okudukça o günleri hatırladım bende biraz ...
zeki kaya
Asya Konvoyu ve Çelişkiler IV >>
Bu güzelliğin emsali yok
Bu dünyada ne kadar ödül varsa, yazı, gezi, edebiyat, sanat, tarih, kültür, mimari, coğrafya, toplum...
Face arkadaşı
Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 21 >>
"Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, ka...
Mus'ab
Gerçek "Kardeşim" İçin.. >>
Sözde müslüman
Çünkü Bazı insanlar Allah'ın ayetlerini az bir pahaya satıyorlar.Dünya hayatını ahiret hayatına terc...
HİLAL
Uludere ve yalanlar >>
Yanlış anlamaya sebebiyet vermişim; insanın tüm bilgisi,karşısındakinin anladığı kadardır derler ya,...
fatme
Sonradan Aşılmayan Duvarlar >>
Ah ah.. Sevgili üstad.. Yüreğin ne güzel duygular menbaı olmuş. Bu cümleler insanı deli eder. Sevda ...
Şıvan
Anneler Günü >>
Selamun aleykum. Değerler elimizdeyken hakettikleri kıymeti vermeyiz,hep bizimdirler sanırız. Bunu ...
vuslat
Anneler Günü >>
el insafffff
Sayın FATME kardeş... yav yazar bu kadar uğraşmış, bazılarının incinmemesi için alt altan yazmaya ...
muselman
Sonradan Aşılmayan Duvarlar >>
fidan göngürün çocukları onun yolunu beklemiyorlarmı...
Amed'te bir Kayıp Annesi: Hayatın Tadı Tuzu Anneler >>
Allah insanlarla vijdan aracılığıyla konuşur.ama vijdanlar o kadar körelmiş,ki sesini duyuramıyor.Ç...
Hilal
Tazminat değil, adalet istiyoruz. [Video] >>
bu katliamı yapanın üstünü ortmeye çalışanın Allah bin belasını versin .......
Tazminat değil, adalet istiyoruz. [Video] >>
hocam sizi kutluyorum bu konuda herkesin destek vermesi şart özelikle meclis ortamında kulis yapılma...
peki naşat
ESKİ YER İSİMLERİ (FORUM) >>
"Böyle bir hareketin batıdaki cemaat önderlerinden ve dernek-vakıf liderlerinden onay alamaması duru...
Cendel
Sabiha Ünlü İle "Bizim Toprağın Dili"ne Dair.. >>
bu kitap hediye edilmeli!
Başta fıkıh prof.Hayreddin Karamana göndermeyi düşünüyorum.Sonra vicdan sahibi olduğuna inandığım Tü...
hüseyin canan
Sabiha Ünlü İle "Bizim Toprağın Dili"ne Dair.. >>
özellikle türklere okutun bu kitabı..........
sabiha abla kalemine ve o temiz duruşuna selam olsun.kitabın benim için bir arayış içinde olupta işt...
ibrahim
Sabiha Ünlü İle "Bizim Toprağın Dili"ne Dair.. >>
"Sizin gibi insanların yok sayılan ve gizlenen tepkileri nelerdi ve hangi amaçlar için tepkileriniz ...
musab
"Dünü ve Bugünüyle Yakup ASLAN" I.BÖLÜM >>
Allah'ın selamı hepimizin üzerine olsun. Sabiha ablaya bir sorum olacaktı, kitabın basımı için İslam...
evdal
Sabiha Ünlü İle "Bizim Toprağın Dili"ne Dair.. >>
Rabbim Razı olsun bu değerli samimi, muvahhid, mücahide müslümandan.. Sabiha Ünlü denildiğinde yüreğ...
xerip
Sabiha Ünlü İle "Bizim Toprağın Dili"ne Dair.. >>

YORUM/ANALİZ

 

IKTIBAS

 
Ahmet ALTAN

Sakız

Orhan Miroğlu

Anne ve Oğlu’na

Remzî PÊŞENG

Özerklik

DOSYA

 

LİNKLER

GAZETELER

Yeni Asya Yeni Şafak
Türkiye Vakit
Star Sabah
Taraf Zaman
bugun Hürriyet
Radikal Vatan
Akşam Milliyet

Video Galeri

Diğer Videolar

Öze Dönüş Platformu Hakkari Kutlu Doğum Haftası Etkinliği 3.Bölüm
Öze Dönüş Platformu Hakkari Kutlu Doğum Haftası Etkinliği 2.Bölüm
Öze Dönüş Platformu Hakkari Kutlu Doğum Haftası Etkinliği 1.Bölüm
Son Darbe 28 Şubat 12.Bölüm (SON)
Son Darbe 28 Şubat - 11.Bölüm
Son Darbe 28 Şubat - 10.Bölüm
Son Darbe 28 Şubat - 9.Bölüm

Foto Galeri

Diğer Galeriler

KARİKATÜR
KAR TANELERİNDEKİ MUHTEŞEM SANAT
"KAÇAK UMUTLAR"
ŞIRNAK - ROBOSKİ KÖYÜ KATLİAMI "SON YOLCULUK"
ŞIRNAK - ROBOSKİ KÖYÜ KATLİAMI (2011)
İRAN İNGİLİZ BÜYÜKELÇİLİĞİ BASKININDAN KARELER
DERSİM KATLİAMI DÖNEMİN GAZETE MANŞETLERİ
 
New Page 1

Ana Sayfa

Ana Sayfam Yap

Sitene Ekle

İletişim

Hakkımızda

Copyright © 2007 UFKUMUZ
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz - Yasal Uyarı SITEMAP
İrtibat E-mail:bilgi.ufku@hotmail.com - bilgi@ufkumuz.com