Ülkemizde isimleri değiştirilen yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerinin geri verilmesi için yurt çapında başlattığımız imza kampanyası yoğun bir ilgi ile karşılandı. “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adıyla başlattığımız ve farklı bir heyecana yol açan kampanyaya Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı onlarca gazeteci, yazar, şâir, sanatçı, akademisyen, doktor, avukat, sivil toplum temsilcisi ve kanaat önderi imzalarını atarak bu fıtrî ve insanî yürüyüşte bizlerle elele tutuştular, kolkola girdiler. İsimler için kurulan “Masa-yı Esma” (İsimler Masası) adetâ aydınlarımızı aynı masada bir araya getiren bir sohbet, tartışma, danışma ve istişare masası oldu.
Hiçbir bireysel ve kurumsal çıkar gözetmeksizin, yalnızca coğrafyamız üzerindeki şehir ve köylerin kadim isimlerini geri alabilmek gayesiyle başlattığımız ve Ufkumuz sitesinin evsahipliği yaptığı “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” imza kampanyası, Türkiye’nin entellektüel çevrelerini bir araya getiren bir buluşma masası haline geldi. Farklı düşünce dünyasından ve çevrelerinden onlarca düşünür ve aydın, aynı duygu ve kaygılarla “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” çağrısına ortak oldular.
Kampanyaya değerli imzalarıyla destek olan aydınları, kurduğumuz “Masa-yı Esma”da misafir etmek istiyoruz. Onları dinlemek, duygu ve düşüncelerini öğrenmek, bunları değerli halkımızla paylaşmak istiyoruz. Bu vesileyle “Masa-yı Esma Sohbetleri” adıyla başlattığımız söyleşi dizisinin beşinci bölümünü ilginize sunuyoruz.
Bildiğiniz gibi, dizinin her bölümünde 4 ismi konuk ediyoruz. Bu beşinci buluşmamızda, masanın diğer tarafında Kıbrıslı Gazeteci Suzan Karaman, Turizm Bakanlığı Aydın İl Müdür Eski Yardımcısı, Antalya Turizm ve Tanıtma Derneği Eski Başkanı, Konyaaltı Kepez Lara ve Beldibi Otelciler ve Turistik İşletmeler Birliği (KOTEB) Eski Başkanı, Aydın Turizm ve Tanıtma Derneği Eski Başkanı, Mavi Bayrak Projesi Aydın Komisyon Eski Başkanı ve Avrupa Birliği (AB) Destekli Türkiye Menderes Havzası Çevre Projesi Komisyon Eski Üyesi Turizmci ve Yazar Fikret Yaşar, İsviçre Solothurn Kantonu Psikiyatri Kliniği Sosyal Danışmanı Emine Torun ve İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER) Van Şube Başkanı Fuad Değer var.
Konuklarımız ile yaptığımız sohbeti ilgiyle takip edeceksiniz. İlerleyen bölümlerde, girişime imzalarıyla destek veren tüm aydınları sırayla konuk etmeye devam edeceğiz. Hepsini.
Bu sohbetleri gerçekleştirmekten ve böylesi birlikteliklerden tarifsiz bir mutluluk duyuyor, zihinlerde, kalplerde ve dillerde farklı şeyler olsa da aynı kaygılarla birleşen ellerin bizleri barış ve özgürlük ortamına kavuşturacak “Ortak Payda”da buluşturacağına, bu buluşmanın da “Adını Arayan Coğrafya”ya öz kimliğini kazandıracağına olan sarsılmaz inancımızı bir kez daha seslendiriyor, ülkemizin her bir “Umudun İnsanı” olan ferdini bu “Özedönüş” hareketine katılmaya dâvet ediyoruz.
İbrahim Sediyani

≈ SUZAN KARAMAN ≈
Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz ilk isim, aynı zamanda bu sohbetler dizisine konuk ettiğimiz “Türkiyeli olmayan” ilk isim: Kıbrıslı Gazeteci Suzan Karaman.
İlginç bir konuk, Suzan Karaman. O’nu Masa-yı Esma’da konuk etmemiz bizim için büyük bir şans. Çünkü Kıbrıslı bu gazeteciyle daha yakından tanışırken, yalnızca O’nu değil, Kıbrıs gerçeğini de çok daha yakından tanımış, öğrenmiş olacağız.
Hem, her insan, ait olduğu toprakların bir yansıması değil midir?
1947 tarihinde, Kıbrıs Adası’nın en batısındaki Baf (Páfos) bölgesinin aynı adlı il merkezine bağlı Pelatusa köyünde doğuyor, Suzan Karaman.
Doğduğu günkü gibi, hâlâ. Hiç değişmemiş aradan geçen 64 yıla rağmen. Beyni ve kalbi kötülüklere esir olmamış, fıtratı asimile olmamış. İlk doğduğu günkü gibi haklıdan, doğrudan, doğal olandan yana.
O hiç değişmemiş ama doğduğu köyün ismi değişmiş, asimilasyondan kurtaramamış kendini: Pelatusa’nın şimdiki adı; “Karaağaç”.
Ne kadar da aşina olduğumuz bir iğrençlik, değil mi? Gittikleri her yerde yapmışlar bunu...
“Dünyanın en güzel denizi” olan Akdeniz’in, ikisi de şimdi İtalya’ya ait Sicilya ve Sardunya’dan sonra “en büyük 3. adası” olan Kıbrıs’ın en batısında, şipşirin bir köy olan Pelatusa’da, 7 çocuklu bir ailenin kızı olarak açmış gözlerini dünyaya, Suzan Karaman.
Gariban çocuğu. Babası, maden işçisi. Kazandığı parayla çocuklarını okutabilmesi çok zor. Küçük kızları birazcık daha büyüyünce, şöyle hanım hanımcık bir kız olup da okul çağına gelince, ilkokulu da köy ilkokulunda başarıyla bitirince, kara kara düşünmeye başlıyorlar. Okutacak para yok; ne yapsınlar?
Başka çare yok; cici elbiselerini toplayıp bir bavula koyuyorlar ve Pelatusa’dan çoook uzakta, Ada’nın güneydoğu kıyısında bulunan Larnaka şehrine, teyzesinin yanına gönderiyorlar küçük Suzan’ı.
Larnaka’daki teyzesine teslim edilen küçük köylü kızı Suzan, ortaokulu Larnaka Bekirpaşa Ortaokulu’nda okuyor. Okul masrafları teyzesi tarafından karşılanıyor. Teyzesi iyi bakıyor; ortaokulu başarıyla bitiriyor.
15 yaşında ortaokulu bitirip de sıra lise okumaya gelince, sene 1962, bu kez de başkent Lefkoşa (Lefkosía)’ya, ağabeylerinin yanına taşınıyor. Çocuk çağındayken annesi, ilkokul çağındayken babası, ortaokul çağındayken teyzesi bakmıştı; lise çağında da abileri bakacaklar O’na.
1962 yılında Lefkoşa Kız Lisesi’nde okumaya başlıyor ve buradan mezun oluyor.
19 yaşında evleniyor, 1966’da. Eşi o yıllarda “mücahit”; Kıbrıs’ta savaş yılları. Aileler biribirlerinden uzakta. Yolculuk yapabilmek çok zor; yollarda barikatlar var ve insanlar didik didik yoklanıyorlar. Korku her yanlarından kol geziyor. Evlendiğinde babası düğününe gelemiyor Suzan Hanım’ın. Çünkü erkeklerin yolculuk yapabilmesi mümkün değil; her an öldürülebilir insanlar.
Evlendikten bir yıl sonra anne oluyor; 1967’de ilk çocuğu dünyaya geliyor. Sonra 1968’de ikinci çocuğu doğuyor. 1970’te bir çocuk daha bağışlıyor Cenâb-ı Allâh. 18 yaşındayken “liseli kız” iken beş yıl sonra, 23 yaşındayken, “üç çocuk annesi bir kadın”.
Suzan Hanım’ın eşi Ahmet Karaman, “şeref basın kartı” sahibi bir gazeteci. Birkaç gazetede birden hem köşe yazarlığı, hem de muhabir olarak uzun yıllar emek veren bir insan.
Eh, gazeteci adamla evlenen bir kadın, dikiş nakış kursu açıp mahallledeki kızlara nakış öğretecek değil ya! Gazetecilik bir meslek değil, bulaşıcı bir hastalık ne de olsa. İlk yazıları, öğretmenlerinin çıkarttığı Söz Gazetesi’nde yayınlanıyor Suzan Karaman’ın. Gazetede, “Gerçek” isimli köşesinde her gün yazıyor. Sonra gazete kapanıyor.
Gazete kapandıktan sonra, uzun bir süre ara veriyor yazmaya. Ancak ülkesinde yoğunlaşan baskılar üzerine, suskun kalmayı vicdanı kabul etmiyor; tekrar alıyor eline kalemi. 1996 tarihinde Yeni Düzen Gazetesi’nde yazmaya başlıyor. Bir yıl sonra, 1997’de Avrupa Gazetesi yayın hayatına başlıyor ve orada da yazıları çıkmaya başlıyor. Artık “iki elle birden” sarılmış kalemine, Suzan Karaman. Fakat aynı anda hem Yeni Düzen Gazetesi’nde de yazdığı için, Avrupa Gazetesi’ndeki yazıları “Ayşen Soylu” imzasıyla yayınlanıyor.
Daha sonra Yeni Düzen Gazetesi’ni bırakıyor ve tamamen Avrupa Gazetesi’ne geçiyor. Bu gazetede, uzun yıllar kalem oynatıyor. Eski gazetesinden ayrıldıktan sonra, yeni gazetesinde artık müstear kullanmıyor, gerçek ismiyle yazıyor. “Esintiler” adlı köşesinde her gün yeni yazısı yayınlanıyor.
O artık “acar bir gazeteci” ve “kalemi sivri bir yazar”... Avrupa Gazetesi’nin 11 Mayıs 1998 günkü sayısında yayınlanan “Çelişki mi Yoksa Empoze mi?” başlıklı yazısından rahatsız olan Gazimağusa Doğu Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi Gazeteci – Yazar Şule Aker (Kıbrıslı değil Türkiyeli) Suzan Hanım’ı 25 milyar TL’ye kadar tazminat talebiyle mâhkemeye veriyor. Bu dâvâda suçsuz görülerek beraat ediyor.
Yine Avrupa Gazetesi’nin 30 Temmuz 1999 günkü 681. sayısındaki “Efkaluptus Ağacının Dikileceği Yer” başlıklı yazısında, bir ailenin Türk askerleri tarafından evlerinden zorla atılmalarını eleştirdiği için ceza mâhkemesine veriliyor. İtham olunan suç: “KKTC Başsavcısı, Fasıl 154, Ceza Yasası’nın 20, 47 (b) ve 48 (e) maddelerine aykırı müfsid (= ifsad edici, bozucu) gaye ile yayın yapmak.”
Aynı yazıdan dolayı, 11 Ağustos 2000’de, “KKTC devleti güvenlik kuvvetlerinin manevî şahsiyetini tahkir ve tezyife matuf mezkur gazetenin 6. sayfasında yer alan ‘Esintiler’ köşesinde ‘Efkaluptus Ağacının Dikileceği Yer’ başlığı altındaki tahkir ve tezyife yönelik kısımları havi yazı” denilerek ikinci bir dâvâ daha açılıyor ve 3 Ekim 2000’de gazetenin diğer çalışanlarıyla birlikte Askerî Mâhkeme’ye çağrılıyor. İtham olunan suçlar:
“Dava 1: Fasıl 154, Ceza Yasası’nın 20. maddesi ile 29 / 83 sayılı Askerî Suç ve Cezalar Yasası’nın 26. maddesine aykırı, KKTC devleti güvenlik kuvvetlerinin manevî şahsiyetini tahkir ve tezyif etme.
Dava 2: Fasıl 154, Ceza ve Cezalar Yasası’nın 29. maddesine aykırı, halkı askerlikten soğutucu nitelikte yazı yazmak.”
Sadece dâvâ açılmakla yetinilmiyor. “KKTC derin devleti”, tabir yerindeyse “plastik devletin demir güçleri” de devreye giriyor aynı anda: Suzan Karaman, eşi Ahmet Karaman ve tüm gazeteci arkadaşlarına, aile ve akrabalarına varıncaya kadar uzayıp giden baskılar, ölüm tehditleri... Avrupa Gazetesi’nin matbaası iki kez bombalanıyor... Baskılar arttıkça artıyor, ödenebilmesi mümkün olmayan milyarlarca Lira tazminatlar isteniyor... Asker yargıya kadar hükmedebiliyor; o dönemin güvenlik kuvvetleri komutanı, Suzan Hanım ve arkadaşlarını “düşmanla işbirliği içinde ihanet”le suçlayarak tehditler savuruyor, onlar için “Kan içinde boğulacaklar” ifadesini kullanarak açıkça hedef gösteriyor... Güvenlik kuvvetleri komutanının bu tehdit dolu açıklamasından sonra, Suzan Karaman ve gazeteci arkadaşlarının evlerinin kapıları önüne kovalar dolusu kanlar dökülüyor; sabah kalkıp evlerinin kapısını açtıklarında kovalar dolusu kanların dökülü olduğunu görüp şok oluyorlar... Seslerini kesmek, kalemlerini susturmak için her türlü yolu deniyorlar...
Tehditler ve yıldırma amaçlı baskılar üzerine, “Avrupa” gazetesi ismini değiştirerek “Afrika” yapıyor... Biraz da mizahî bir tepkisellik içeren ama mecburiyetten yapılan bir isim değişikliği...
2000 yılında KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, bir dosya hazırlatıp Türkiye’ye, Millî Güvenlik Kurulu (MGK) Toplantısı’na katılanların hepsine ve - ne hikmetse – bir de “Türkiye Türklerindir” gazetesinin “beyaz Türk” yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’e gönderiyor. Sekiz yıl önce Kürt sanatçı Ahmet Kaya hakkında linç kampanyası başlatıp hedef gösteren ve sürgüne gitmesine sebep olan Ertuğrul Özkök, 2000 yılında aynı linç kampanyasını Kıbrıslı gazeteci Suzan Karaman için başlatıyor ve bu kez de O’nu hedef gösteriyor. Özkök, Hürriyet’teki köşesinde Suzan Karaman’ı hedef gösterirken, “cumhurbaşkanı” sıfatı taşıyan Denktaş’ın bu dosyalama ve jurnalleme işlerini de farkında olmadan kaleme alıyor: “Denktaş, adada Türk komutana savaş açan Avrupa Gazetesi’nde yayımlanan bazı haber ve yazıları dosyalamış. İçim burkularak okudum. Türkiye Cumhuriyeti’nden bir PKK’lı ağzı ile TC diye söz eden bu soydaşlara ne dersiniz?”.... Özkök yalnızca hedef göstermekle kalmıyor, “gazeteci” sıfatı taşıyan bu şahıs aynı yazısında bu gazetecilerin susturulması çağrısında da bulunuyor: “Birilerinin, Kuzey Kıbrıs’taki Türkler’le Türkiye arasına kin duvarları çekmeye çalışan bu zihniyete bizim adımıza cevap vermesi gerektiğini düşünüyorum.”
Aynı yazısında Ertuğrul Özkök, Suzan Karaman’ın “Efkaluptus Ağacının Dikileceği Yer” adlı makalesi için de şunları söylüyor: “KIZILDERİLİLER... ve bu inanılmaz hakaretlerin krasendosu. Kıbrıslı Türkler’i Kızılderililer’e, Türkiye Cumhuriyeti’nin askerlerini de onları katleden işgalcilere benzeten bir yazı: ‘Tıpkı Kızılderililer’in sistematik bir şekilde 1492’de Kristof Kolomb’un topraklarına ayak basmasıyla yaşadıkları kıyıma benzer kıyımı yaşıyor Kıbrıslı Türkler.’ (Suzan Karaman)”
Henüz 19 yaşındayken gazeteci Ahmet Karaman’le evlenen ve eşinin etkisiyle gazetecilik hayatına atılan Suzan Karaman, 2007 yılında, hayatındaki en yakın dostunu, yol arkadaşını, hayat arkadaşını kaybediyor. Gazeteci Ahmet Karaman vefât ediyor.
Bu olay, Suzan Karaman için çok acı verici. Ki, hâlâ da öyle. Aradan geçen dört yıla rağmen, hâlâ alışamamış eşinin yokluğuna.
Gazeteci Ahmet Karaman’dan gazeteci Suzan Karaman’a devrimci bir duruş, özgürlükçü bir kişilik ve yalnızca doğruları yazmak için mürekkebini boşaltan bir kalem kalıyor yadigâr. Bir de, bu kalemin san’âtı ve edebiyâtı olan bir “gönül dili”... Bizimle sohbeti işte bu dilde yapıyor:
* * *
1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde daha çok Avrupa’daki ırkçı rüzgârlardan beslendiğini görürüz. Almanya’da Nazizm’in, İtalya’da Faşizm’in benzerini Türkiye’deki resmî uygulamalarda da görüyoruz. Türkiye kendi halkından korkan bir devlet yapısı içindedir. Bunun için de gerçekleştirmek istediği egemenliğin kurulması doğrultusunda halka her türlü baskı, sindirme yöntemlerini uygulamaktan çekinmez. Uluslararası sermayenin koşullarına boyun eğmiş çağdışı düşüncelerin egemen olmasını amaçlayan bir idare ile kendi halkını ezmeye devam ediyor.
Halkından korkan bir devletin kendi varlığını devam ettirebilmesi için toplumsal, siyasal, ekonomik vb. alanlarda köklü değişim ve dönüşümleri kendi ideolojisine göre gerçekleştirmesi gerekirdi, bunları yaptılar.
“12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi” diyorsunuz. İşte burda yine halkı sindirmek amacının güdüldüğünü ve devletin hazırladığı politikaların yaşama geçirilmesini amaçlayan adımların atıldığını görüyoruz. “Böl, parçala, göçe zorla ve kimliğini unuttur” düşüncesi burda da öne çıkar.
Atılan bu adımlara karşı çıkan kişiler yok edilmeye, susturulmaya, işsiz bırakılmaya ve tehditlerle yıldırılmaya çalışılmış, gözaltılara, sürgünlere, ölümlere atılmıştır.
Bugün Türkiye’de yaşanan birçok sorunun temelinde toplumu kendi ideolojisi çerçevesinde yapılandırmaya çalışan, bağnaz, çağdışı düşüncelerin egemen olmasını amaçlayan dayatmaların sonucunu görüyoruz.
Köy isimlerinin değiştirilmesi olayına da ideolojik yaklaşım açısından bakmalıyız.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
Türkiye’de haritadan silinen yerleşim birimlerinin sahiplerinin neler hissettiklerini çok iyi anladığımı sanıyorum. Bunun gibi olayları aynı zihniyet tarafından biz Kıbrıslı Türkler de yaşıyoruz. KÖYLERİMİZİN, CADDELERİMİZİN, MEYDANLARIMIZIN VE PARKLARIMIZIN İSİMLERİNE KADAR “TÜRKLEŞTİRMEK” ADINA DEĞİŞTİRİLDİ / DEĞİŞTİRİLİYOR.
Konuştuğumuz Kıbrıs dilimize kadar saldırıya uğradık. Tâ 1958’lere kadar dayanır bu “KIBRISLI TÜRKLER’İ TÜRKLEŞTİRME” adımları. Türkiye Özel Harp Dairesi tarafından eğitilmiş kişiler Kıbrıs’a gelip gittiler. Kıbrıslı Türkler’i asimile etmek için her yolu denediler. Kıbrıs’taki işbirlikçileriyle birlikte “Millî Dâvâ” adıyla köy kasaba gezdiler. Nutuklar attılar. “Dâvâ” adına yardım istediler. Fâkir insanlar altın bileziklerini, yüzük ve küpelerini verdiler. Hatta ağızlarındaki altın dişlerini söküp bunlara yardım olarak verenler oldu. Para yardımı yetmedi. Bir de konuştuğumuz Kıbrıs dilinde bulunan bazı kelimelerin “Türkçe’de karşılığı yok” diyerek, BUNLARI KONUŞAN İNSANLARIMIZDAN ZORLA PARA CEZASI ALDILAR. HER KELİMEYE İKİ SİLİN. O dönemde Kıbrıs’ta İngiliz parası kullanılıyordu.
Celal Hordan adı hiç unutulmadı Kıbrıs’ta. Çünkü çuvallar dolusu toplanan para ve yanında altın gibi değerli eşyalarla birlikte sır olmuştu. Hâlâ nerdedir, toplanan onca paraya ne oldu, bilen – açıklayan kimse yok! Cevapsız duruyor mesele.
Toplumsal yaşamımızın yeniden düzenlenmesi adımlarının atılması olayını 1974’ten sonra daha ağır bedeller ödeyerek yaşadık / yaşıyoruz. Türkiye’nin 1962 Kıbrıs Cumhuriyeti’nden doğan “garantörlük hakkı”nın sınırları belirlenmiştir. Diğer garantör ülkeler Yunanistan ve Britanya için de bu aynıdır. Görev ve sorumlulukları şöyledir: “Kıbrıs’ta bozulan anayasal düzeni tesis etmek ve Ada’nın toprak bütünlüğünü kurmak. Bütün bunları tesis ettikten sonra geri çekilmek.” Türkiye yükümlülüğünü yerine getirmedi. Bunun içindir ki uluslararası hukuk ve dünya ülkeleri tarafından Kıbrıs’ta “işgalci” olarak görülüyor.
Yürütülen yanlış politikalardan sadece Kıbrıslı Türkler değil, Anadolu halkı da zarar görmektedir. Adaya gelmeyen bir çözümün faturasını Kıbrıslı Türkler ve Anadolu’nun fâkir halkı ödemektedir.
Evet, yerleşim birimlerinin haritadan silinen isimlerinden sonra Kıbrıslı Türkler de ülkelerinden tüketilmeye çalışılıyor. BİZLER DE KIBRIS’TA BÜTÜN BU BASKILARI YAŞARKEN, SİZİN BAŞLATTIĞINIZ İMZA KAMPANYASINA DUYARSIZ KALAMAZDIM.
Biliyoruz ki dünyanın neresinde olursa olsun, acı çeken bütün insanların yüreğindeki sancı aynıdır.
Sizi “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adlı bu hareketi başlattığınızdan dolayı tebrik ediyorum. KIBRISLI BİR TÜRK KARDEŞİNİZ OLARAK BENİM DE ÇORBADA TUZUM OLSUN İSTEDİM. BENİ DE ARANIZA ALDIĞINIZ İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUM.
BEN İNSANLARI YARALAYAN BU FAŞİST SALDIRILARA SUSKUN KALAMAZDIM. UMUDUM, BU MÜCADELENİN SONUNDA KAZANAN SİZ OLURSUNUZ. “BÜYÜK TÜRK ULUSU” OLUŞTURMAK UĞRUNA HALKLAR DAHA FAZLA YARALANMASIN DİYORUM VE SİZ KÜRT KARDEŞLERİME BAŞARILAR DİLİYORUM.
Ben Kıbrıs’lıyım. Ve benim ülkeme de Türkiye siyaseti – siyasetçileri dayatma protokollerle yön vermektedirler. BİZİM ÜLKEMİZDE DE TARİHİN DERİNLİKLERİNDEN TAŞINIP GELMİŞ KÖYLERİMİZİN İSİMLERİ ZORLA DEĞİŞTİRİLDİ, KÖYLERİMİZE UYDURUK TÜRKÇE İSİMLER VERİLDİ VE HİÇ ALIŞIK OLMADIĞIMIZ “SOYADI” DAYATMALARIYLA ASİMİLE ETME POLİTİKALARININ YAŞAMA GEÇİRİLMESİ İÇİN TÜM OLANAKLARI, KURUM VE KİŞİLERİ SEFERBER ETTİLER.
Özellikle 1974 Askerî Harekâtı sonrası ülkemin toplumsal, siyasal, ekonomik, kısacası her alanında köklü değişimlerin ve dönüşümlerin yaşandığı ve bugün Kıbrıslılar’ın birçok sorununun da temellerinin atıldığı sıkıntıları yaşıyoruz. 20 Temmuz 1974’te Ada’ya çıkartma yapan Türkiye (ki üç garantör ülkeden biridir) Ada’yı taksim yoluna gitti. Oysa garantörlerin görev ve sorumluluğu “Bozulan anayasal düzeni kurup, ondan sonra askerini geri çekmesi” şeklindedir. Türkiye’ye egemen olan politikanın, Kıbrıs’ın bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne saygı gösterecek nitelikte olmaması hem Türkiye’ye hem de Kıbrıslılar’a uluslararası hukukta sorun olarak devam ediyor.
Kısaca diyecegim, ben Türkiyeli olmadığımdan dolayı sorularınıza doğru cevaplar veremiyeceğim. Ama nerde olursa olsun “Büyük Türk Ulusu” oluşturmak adına yapılan bu türden dayatmalara karşı olduğumu belirtmek isterim. BUNDAN DOLAYIDIR Kİ KÜRT HALKI İLE DAYANIŞMA AMACIYLA İMZA KAMPANYANIZA DESTEK VERİYORUM VE BİR İMZA ATARAK DENİZDE BİR DAMLA OLMAK İSTEDİM. SİZLERE DAYATILANLARIN KATMERLİSİNİ BİZ KIBRISLILAR DA YAŞIYORUZ. SİZLERE ÇALIŞMALARINIZDA BAŞARILAR DİLERİM. YOLUNUZ AÇIK OLSUN.
3 – Suzan Karaman, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
“Ben hayatı yaşatmak için burdayım” diyecek herkesin mutlu olacağı, kanın, göçün, meçhullerin ve askerî darbelerin olamayacağı bir köy kurardım. Adını da “Sevda Köyü” koyardım.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
Türkiye’de yaşamadığım için bu soruya nasıl cevap verebilirim bilmiyorum.
Ama Diyarbekir’i dinleyip okuduklarımdan tanıyorum. “Diyarbakır Grup”taki arkadaşların anlatımlarından ve paylaşılan görüntülerden nerdeyse Diyarbekirli sayılırım. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in halkına yürekten sarılarak sahip çıkması beni çok duygulandırır. “Keşke bizim de böyle bir başkanımız olsa” dediğim çok olmuştur. Halkının sorunlarına cansiperane sahip çıkan bir başkan Baydemir. Siyasî duruşuyla da Diyarbekir’i sevmemdeki sebeplerden bir tanesi bu olabilir.
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Türkiye’deki nehirlerden, ismi “Asi Nehri” olan nehri seviyorum. Gidip görmedim. Sadece ismi bile beni başka duygulara sürüklüyor.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Suzan Karaman olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Eğer ülkende huzurlu isen neden Suzan Karaman olmak istiyorsun? Suzan Karaman dünyaya “sömürge çocuğu” olarak doğdu.
İngiliz sömürgesi altındaki köyümde (Baf ilçesinin Pelatusa köyü) bakır madenleri vardı. Bu zengin madeni toprak altından Kıbrıslı Türk – Rum işçiler çıkarıyordu. Bu maden ocaklarındaki atıklar sadece Kıbrıslılar’ı değil tüm Akdeniz’i ve Akdeniz’e sınırı olan ülkeleri de zehirledi, zehirlemeye devam ediyor.
Kıbrıs tarihi boyunca yabancı güçlerin egemenliği altına girmiş, Kıbrıslılar’ın bilgisi ve onayı olmadan birçok kez alınıp satılmıştır.
1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti devleti kuruldu. Tam Kıbrıslılar ortak devlet ve eşit haklarda birleştiler ki bu bütünleşme emperyalist ülkelerin çıkarlarına ters düştü. Üç yıl sonra iç ve dış karışmacılar tarafından kirli oyunlar sahneye konmaya başlandı. Üç garantör ülke olan Türkiye, Yunanistan ve Britanya, Kıbrıslılar’a çok büyük zarar verdiler. Vermeye de devam ediyorlar.
15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a askerî çıkartma yapan Yunan cuntası Kıbrıslı Rumlar’ı ve Türkler’i öldürdü. Bunu durdurmak ve bozulan anayasal düzeni kurmak için adaya 20 Temmuz 1974 tarihinde askerî çıkartma yapan Türkiye de garantörlüğün verdiği yükümlülüğü yerine getirmedi. Adanın toprak bütünlüğünü koruması gerekirken, taksim etti. Yetmedi. Adaya Kıbrıslı nüfûstan çok nüfûs yığdı. Kıbrıslı Türkler’i asimile etmek için her türlü zorbalığı yaptı. 12 Eylül cunta komutanlarının tatil adası oldu.
Kıbrıslı Türkler işgal altında. Yaklaşık 37 yıldır Kıbrıslı Türkler dünyadan izole bir hayata mahkum edildi. Türkiye’nin ülkemize yığdığı pisliklere karşı mücadele etmek için sesini yükseltenlerin karşısına askerî mahkemeleri ve silâhlarıyla gelindi.
Uluslararası toplumdan koparılıp, kuvvet komutanlarının emirleriyle idare edilen bu Korsan Ada’da Suzan Karaman olmak çok zordur.
Yine de Suzan Karaman olmakta ısrarlıysan, bu ağır yükün altına girmelisin. Yurdunda sürgün yaşatılmanın insan onurunu zedelediği noktada başını dikip egemenlerden hesap sormalısın.
KIBRIS’TA DEĞİŞTİRİLEN ESKI KÖY İSİMLERİNİN GERİ VERİLMESİ İÇİN DE ADIM ATILMASI GEREKİR.
İŞGALE KARŞI KAVGANIN DEVAM ETTİĞİ ÜLKEMDE BUYUR SUZAN KARAMAN OL!
“SÖMÜRGE ÇOCUĞU” OLMAK İSTİYORSAN, ULUSLARARASI TOPLUMDAN DIŞLANMIŞ, DÜNYADAN TECRİT EDİLMİŞ, ASKERLERİN VE KUVVET KOMUTANLARININ EMRİYLE YÖNETİLEN TOPRAKLARDA YAŞAMAK İSTİYORSAN, BUYUR SUZAN KARAMAN OL!
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
Savaşlara dur diyebilmek için nerde olursak olalım, uzatalım ellerimizi birbirimize. Dünyamız kana doydu. Birkaç sütü bozuk silâh tüccarına, uyuşturucu mafyasına bırakılmış gibi sanki dünya! Şâirin dediği gibi: “İnsanlar ey, nerdesiniz?”
.jpg)

≈ FİKRET YAŞAR ≈
Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, çile dolu bir yaşamıyla biriktirdiklerini, bugünkü güzel karakteriyle birleştirerek yaşama geri kazandırmaya çalışan bir kalem erbabı: Turizm Bakanlığı Aydın İl Müdür Eski Yardımcısı, Antalya Turizm ve Tanıtma Derneği Eski Başkanı, Konyaaltı Kepez Lara ve Beldibi Otelciler ve Turistik İşletmeler Birliği (KOTEB) Eski Başkanı, Aydın Turizm ve Tanıtma Derneği Eski Başkanı, Mavi Bayrak Projesi Aydın Komisyon Eski Başkanı ve Avrupa Birliği (AB) Destekli Türkiye Menderes Havzası Çevre Projesi Komisyon Eski Üyesi Turizmci ve Yazar Fikret Yaşar.
Öncelikle, böyle güzel bir insanı, insan canlısı bir ağabeyi anlatma fırsatı yakaladığım için mutlu olduğumu belirtmeliyim, sözün başında. O’nun gibi insanların sayısının artmasını ülkemiz için tüm içtenliğimle diliyorum.
1955 yılında, dünya tarihinin en haysiyetli ve en faziletli, insanlık tarihinin en onurlu ve en erdemli imza kampanyasına evsahipliği yapan Hakkari ilimizde, bu ilimizin Yüksekova (Gever) ilçesinde doğuyor, Fikret Yaşar.
Babası devlet memuru ama Hakkarili her aile gibi evlerinde Kürtçe konuşuluyor. İlkokula gittiğinde Türkçe bilmiyor, küçük Fikret. Sınıfta Kürtçe konuşmanın adı ise DAYAK! Dayak yememek için küçük Fikret, farkında olmadan Kürtçe bir sözcük çıkmasın diye ağzını sıkı sıkı kapatıyor ama, kardeşi Osman’ın okula geldiği ilk gün Kürtçe konuştu diye öğretmeni tarafından dövülüşünü ve bu yüzden orta parmağının tırnağının morarmasını şimdiki Fikret Abi bile hiç unutmamış, hâlâ.
İlk, orta ve lise öğrenimimi Van şehrinde, Hakkari ve ilçelerinde tamamlıyor. Liseye kadar neden Türkçe konuşmak zorunda olduklarını anlayamıyor. Ancak liseli yıllarda kimliğini, tarihini ve hatta coğrafî sınırlarını soruşturmaya başlıyor. Erivan ve Bağdat radyolarından yayınlanan Kürtçe müzikler, millî duygularını harekete geçiriyor ve “ÖZEDÖNÜŞ” başlıyor. O artık “Umudun İnsanı” ve yasaklanan anadilinin “Ortak Payda”sında, kalbi ve beyni “Adını Arayan Coğrafya”ya doğru duygusal ve fikirsel yolculuğuna başlıyor.
Dîndar bir aileden geldiği halde millî egonun baskısı ile sol harekete ilgi duyuyor ve tüm Müslümanlar’ın Kürtler’e düşman olduğu algısıyla dîne yabancılaşmaya başlıyor, genç Fikret. Şimdiki Fikret Abi ise o dönemi anlatırken, “Oysa yıllar sonra anlayacaktım ki, Kürtler’in ezilmişliği ve parçalanmışlığının sebebi dîn değil, dîni millîyetçiliğin ve ırkçı rejimin çıkarı için alet olarak kullananlardı” ifadelerini kullanıyor.
İlk defa lise 3. sınıfta polis karakoluna düşüyor. Yaptıkları bir eylem sonrasında gözaltına alınıyorlar.
Serbest kaldıktan sonra eğitimine kaldığı yerden devam ediyor. Sırasıyla önce Van Eğitim Enstitüsü’nü, ardından da Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi “Kamu Yönetimi” Bölümü’nü bitiriyor.
Mart 1981’de ikinci kez gözaltına alınıyor. Öğretmenlik yaptığı okula gelen bir askerî cip tarafından sorguya götürülüyor. Bir süre Hakkari’de bodrum kattaki bir su deposunda alıkonulduktan sonra Diyarbakır 3 No’lu Cezaevi’ne naklediliyor.
12 Eylül askerî darbesinin en sıcak dönemi. Fizikî yapısından dolayı “örgüt lideri” muamelesi yapılıyor kendisine. Sonunda hiçbir örgütle bağının olmadığı ortaya çıkıyor ama işi işten çoktan geçmiş! Dışarıdaki üniformalılar O’nun hiçbir örgütle bağının olmadığını öğrenene kadar, içerideki prangalılar “örgütlü olmak gerektiğini” güzelce öğretiyorlar kendisine.
4 ay tutuklu kaldıktan sonra, Temmuz 1981’de serbest bırakılıyor. Yakalandığında karlar henüz erimeye başlamıştı, Mart ayıydı; ama serbest bırakıldığında Gever Ovası’nda otlar biçiliyordu.
Kendini yeniden toparlama dönemi 6 ay sürüyor. Ocak 1982’de öğretmenliğe geri dönüyor. Ancak bir süre sonra, “zorunlu tayin”e tabi tutulduğu için batıya sürülüyor. Başkent Ankara’nın Polatlı ilçesi, yeni görev yeri O’nun.
Yeniden öğretmenlik yapmak, ülkemiz ve yarınlarımız için çocuklara birşeyler öğretebilmek, gelecek nesilleri yetiştirmek umudu ve heyecanıyla Polatlı’ya giderken yolda bir Kürt’le karşılaşıyor ve arkadaş olup sohbet ediyorlar. O Kürt arkadaşı, şehrin yarısının Kürt yarısının Türk olduğunu, ilçede bulunan iki seyahat acentesinden birinin Türk diğerinin de Kürt olduğunu, köylerin Türk köyleri ve Kürt köyleri diye ayrıldığını anlatıyor. Akabinde de, “Dûâ et ki Türk köyüne düşmeyesin” diyor kendisine. Şans mı desek kısmet mi, kader O’nu Türk köyüne yönlendiriyor. Kürt olduğu için köye alınmıyor, köyün öğretmenini köye bile sokmuyorlar ve ertesi gün istifa etmek zorunda kalarak memleketine, Hakkari – Yüksekova’ya geri dönüyor.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın ve Turizm Bakanlığı’nın taşra teşkilâtlarında memur, öğretmen ve idarecilik görevlerinde bulunuyor. (Burada 25 yıl kamu hizmeti yaptıktan sonra emekliye ayrılıyor, Fikret Yaşar).
1984 Belediye Seçimleri’nde “devrimci kesimi temsilen” görev alması rica ediliyor kendisinden. Pinyanişi Aşireti Lideri Mustafa Zeydan’ın Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP)’nden aday olması üzerine devrimci güçler + Halkçı Parti (HP) + Anavatan Partisi (ANAP) üçlü bir ittifak kurarak ortak bir cephe ile Zeydan’a karşı seçime giriyorlar, Hakkari’de. Yapılan seçimlerde devrimci kanattan 2 kişi Hakkari Belediye Meclis Üyeliği’ne seçiliyorlar ki, bunlardan biri Fikret Yaşar.
Bir yıl sonra ise, 2 Kasım 1985’te, Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) ile Halkçı Parti (HP) birleşerek Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) adını alıyor, mâlumunuz.
1986 yılında öğretmenliğe geri dönüyor Fikret Hoca... Şanlıurfa’nın Bozova (Heweng) ilçesine tayin ediliyor, ama burada kaldığı sürede içinde birkaç kez askerler tarafından soruşturmaya alınıyor. Görev yerini terk ederek, bir zamanlar kendisini kovalayan Ankara’ya kaçmak zorunda kalıyor. Ama orada öğretmenlik yapmak için değil; insan gibi öğretmen yapabilme imkânını insanî yollardan bulamadığı için, bunu ANAP Hükûmeti’nden “torpil” ve “hatır” ile halletmek amacıyla gidiyor. Zaten ANAP Hükûmeti “benim memurum işini bilir” hükûmeti olduğu için zor olmuyor bunu becermesi: Seçimde ANAP ile kurduklerı ittifaktan faydalanarak memleketi Hakkari’ye tayinini yaptırıyor.
Hakkari’den Yüksekova’ya, oradan da “Hakkari Millî Eğitim Şube Müdürü” olarak Hakkari merkeze atanıyor. Nerdeeen nereye?... Turgut Özal döneminde sadece devlet değil, devletin memuru da “bir koyup üç alıyor” yani, anlayacağınız.
Fakat nereye kadar?... 1993 yılında “bölücü” (!) düşüncelerinden dolayı Hakkari Millî Eğitim Şube Müdürlüğü’nden tenzil sınıf yapılarak Karadeniz bölgesine öğretmen olarak sürgün ediliyor.
Yeniden diğer yollara başvuruyor. O dönemin SHP Milletvekili, bugünün ise biz bu satırları kaleme aldığımız saatlerde Özgürlük ve Demokrasi Bloğu listesinden Hakkari Bağımsız Milletvekili seçilen Esat Canan vasıtasıyla ANAP Hükûmeti’nin Turizm Bakanı Abdulkadir Ateş tarafından Turizm Bakanlığı Aydın İl Müdür Yardımcılığı görevine atanıyor.
Böylece meslekî hayatının birinci dönemi olan “eğitim dönemi” kapanıyor Fikret Yaşar’ın ve ikinci dönemi olan “turizm dönemi” başlıyor.
Aydın’da görev yaptığı sürede aslî görevinin yanısıra Davutlar Gençlik Kampı Yöneticiliği, Mavi Bayrak Projesi Aydın Komisyon Başkanlığı, Avrupa Birliği (AB) Destekli Türkiye Menderes Havzası Çevre Projesi Komisyon Üyeliği, Aydın Turizm ve Tanıtma Derneği Başkanlığı görevlerini de yürütüyor. Mâşallâh yani; O’nun adı Fikret, on parmağında on mârifet.
“1995 Aydın Turizm Envanteri” ve “1998 Aydın Turizm Envanteri” adlı kitapların yazımında “editör” olarak görev alıyor. (Üfff, Fikret Abi’nin çalışmaları anlat anlat bitmiyor ki! Yaza yaza yoruldum vallâh. Çok geç oldu, uykum geldi; yarın devam ederim. Hadi bana Şevbaş.)
(Bir gün sonra) Daha sonra Antalya iline geçici görevle Turizm Bakanlığı Antalya İl Müdür Yardımcısı olarak atanıyor. Dedik ya; O’nun adı Fikret Yaşar, maharetlerini gören şaşar; Antalya’da aslî görevinin yanısıra 2004 Yılı Antalya Turizm Planı Çalışma Grubu ve Mavi Bayrak Çevre Projesi çalışmalarını da yönetiyor.
Sadece bunlar mı? Değil. Okuyucuyu yormamak için hepsini birden sıralamadık: Antalya Turizm ve Tanıtma Derneği Başkanlığı, Konyaaltı Kepez Lara ve Beldibi Otelciler ve Turistik İşletmeler Birliği (KOTEB) Başkanlığı, Akdeniz Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği (AKTOB) Üyeliği, Antalya Ticaret ve Sanayiî Odası (ATSO) Üyeliği ve Seyahat Acentesi ve Otel Yöneticiliği görevlerinde bulunuyor.
Sen öğretmen olarak eğitime bunca yıl hizmet ver, sonra da turizmci olarak turizme bu kadar hizmet ver, ama sporu bu hizmetlerinden mahrum bırak, olur mu? Olmaz tabiî. Spora da el atıyor, Fikret Abi. Antalya İl Santranç Hakemliği de yapıyor, bu arada.
Kültür Bakanlığı ile Turizm Bakanlığı’nın birleşmesi ve Kültür ve Turizm Bakanlığı adını alması sürecinde bakanlık tarafından tekrar Aydın iline uzman kadrosuyla tayin ediliyor ve istekdışı bu atamadan dolayı emekliliğini isteyerek görevinden ayrılıyor.
Emekliye ayrıldıktan sonra da boş durmuyor. Tedrisat, turizm ve spordan sonra sırada ne gelir? Ben anlamam o kadar; Fikret Yaşar’a bakarsak sırada siyaset geliyor: Demokratik Toplum Partisi (DTP) Antalya İl Başkan Yardımcılığı yapıyor. Teklif üzerine DTP’den 2007 Aydın Milletvekili Aday Adaylığı başvurusunda bulunuyor.
Şu anda daha çok kalemle iştigal ediyor ve çeşitli yayın organlarında biribirinden değerli araştırmaları ve makaleleri yayınlanıyor.
Dopdulu ve komple bir insan olan Fikret Yaşar, tam 5 dil biliyor. Kürtçe ve Türkçe dışında bildiği diller ve dereceleri şu şekilde: İngilizce (Up. Int. Md.), Rusça (Bgn.) ve “gönül dili” (Up. Int. Md.)... Bizimle sohbeti en güzeli olan sonuncusuyla yapıyor:
* * *
1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
1789 Fransız Devrimi tüm dünyada uluslaşmayı ve yönetim karşıtı tepkileri geliştirdi. Turancılar, millî hareketlerin etkisi altında kalan Osmanlı’nın parçalanması üzerine emanet coğrafyada tutunabilmek için Müslüman halkları “dîn kardeşliği” hikâyesi ile kandırarak millî egolarını gerçekleştirmeye çalıştılar. Öncelikle gayr-i müslimleri soykırımdan geçiren Turancılar, Cumhuriyet tarihi boyunca Anadolu halklarına ait tüm değerleri kültürel soykırımla tahrip ettiler. Bu soykırıma 1908’de “Müslüman halkları Türkleştirme” politikalarıyla başladılar.
Halkların Türkleştirilmesi kadar coğrafyalarının da Türkleştirilmesi önem arz ediyordu, aksi taktirde sonraki nesiller asimle edilemezdi. Anadolu’ya format çekiliyordu yüzyılın başında ve direnenler şiddetle cezalandırılıyordu.
Mezopotamya tarihine baktığımızda; tüm istilâcı güçler geldikleri emanet coğrafyada tutunabilmek için toplum hafızasıyla oynamışlardır. Bu yöntemin hâlâ devam ediyor olması gelişmişlik sorunuyla ilgilidir. Yani çağın ayıbıdır.
İnsan hak ve özgürlüklerine saygı, toplum hafızasına saygı ile başlar. Hızla gelişen ve değişen bilgi çağında imha ve inkâr politikaları ile iktidarlar sağlama alınamıyor artık, bilakis bu girişim sonun başlangıcı oluyor.
Arap dünyasında yaşananlar ders olmalı! Bundan böyle odağında insan olan iktidarlar yaşama şansı bulur. Dilerim Anadolu’da da akl-ı selim galip gelir.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
Toplumsal sorunlar karşısında sorumluluk duygusuyla hareket eden her akl-ı selim birey toplum hayatına katkı sunmakla yükümlü olduğunu anlar ve ona göre duruş sergiler. Anadolu’da süregelen demokratikleşme ve Kürt Ulusal Kurtuluş Mücâdelesi’ne katkı sunmak her aydının görevi olmalıdır.
Aydın olmanın ölçüsü, “öncülük”tür.
Dolayısıyla demokratik sorunların değerlendirildiği her platformda yer almak kaçınılmaz bir görevdir diye düşünüyor ve bu tür girişimleri destekliyorum. Bu girişiminizden dolayı da sizi kutluyor ve teşekkür ediyorum.
3 – Fikret Yaşar, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
Sıfırdan bir köy kursaydım eğer, ona “Beheşt, Cennet, Paradise … ya da Rai” adını koyardım.
Doğanın tüm aktörleriyle barışık yaşadığı bir yer olmasını isterdim. Biraz ütopik ama özlenen ve de olması gereken budur.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
Huzur ve güven veren her yer sevilir, ama ben ilk defa bu duyguyu 1984 yılında sınırı geçip Irak Kurdistanı’na ayak bastığımda hissetmiştim. TC zûlmünün bana erişemeyeceği duygusu müthiş bir huzur vermişti.
Özgürlüğün ne demek olduğunu ilk orada fark etmiştim. Oysa Saddam aynı yerde kan kusturuyordu Kürtler’e o zamanlar. Ama ne ilginçtir ki sınırın öte yakasına ayak bastığımda kendimi güvende hissetmiştim.
Dağlarında, ovalarında özgürce dolaşmayı seviyorum ülkemin.
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Bütün nehirlerin isimleri güzeldir, ama Zap başkadır.
Zap, başkaldırının kalesidir.
Zap, özgürlüğe kanat açmaktır.
Ve direniştir Zap.
Zağroslar’ın asi savaşçısı, Mezra Botan’ın telli duvaklı gelinidir Zap.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Fikret Yaşar olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Herkes kendi olmalıdır. Buda, ”Kendimin efendisiyim” der. Kişi kendini tanımadan efendisi de olamaz.
Ben de el etek öpmeden, kimseye mürit olmadan topluma uyum sağlayarak insan olmaya çalışıyorum.
Seni beni değil, bizi önemsiyorum.
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
İletişim çağında olmamız dünyaya hitap etme şansı vermektedir bize. Bölgesel düzeyde yazıyor olsak bile internet üzerinden tüm dünyaya hitap ederek barışın dilini konuşmaya çalışıyoruz. Ama yine de şu ilahî mesajı iletmek istiyorum: “Evrensel otoriteye inanın, iyi işler yapın, doğru olun ve sabredin.”
Özgür yarınlar dileğiyle selamlar, sevgiler...
≈ EMİNE TORUN ≈
Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, memleketteyken öğretmen olarak, şimdi de gurbette sosyal danışman olarak insanlara hizmet eden bir insan: İsviçre Solothurn Kantonu Psikiyatri Kliniği Sosyal Danışmanı Emine Torun.
53 yıllık yaşantısı insanlara hizmet etmekle geçmiş bir insandan bahsedeceğim size.
Gönül isterdi ki, Emine Torun’un biyografisini daha ayrıntılı bir şekilde anlatabilseydim ve O da, sorduğumuz sorulara daha ayrıntılı cevaplar verebilseydi. Fakat Emine Hanım kısa bir süre önce çok ağır bir ameliyat geçirdi ve henüz tam iyileşmediği, bilgisayarın başına geçecek durumu olmadığı halde bizi kırmak istemediğinden zorlanarak da olsa sorularımızı cevapsız bırakmayıp, çocuklarının yardımıyla bizimle duygularını kısa bir biçimde paylaştı. Kendisine Allâh’tan acil şifâlar diliyor, eski sağlığına en kısa sürede tekrar kavuşmasını umuyoruz.
1958 yılında Adana’da dünyaya geliyor Emine Torun.
İlköğrenim hayatından sonra Paksoy Kız Lisesi’nde okumaya başlıyor ve buradan mezun oluyor.
Liseden sonra Adana Eğitim Enstitüsü “Matematik” Bölümü’nü bitiriyor.
Erzurum’un değişik ilçelerinde öğretmenlik yapıyor.
12 Eylül askerî darbesinden sonra öğretmenlikten istifa ediyor. Gözaltına alınıyor, ceza alıyor.
1989 yılında İsviçre’ye geliyor ve iltica talebinde bulunuyor. İltica başvurusu kabul ediliyor.
İsviçre’de başka bir tahsil hayatına adım atıyor ve “Sosyal Pedagoji ve Sosyal Danışmanlık” bölümünü bitiriyor.
22 yıldır Avrupa’nın en güzel ülkesi İsviçre’de yaşayan Emine Hanım, evli ve iki çocuk annesi. Kızı Anıl 27, oğlu Onur Yaşarcan ise 25 yaşında şu anda.
Emine Torun şu anda İsviçre’nin Solothurn (Alm. Solothurn; Fr. Soleure; İt. Soletta; Ret. Soloturn) kantonunda, Solothurn Kantonu Psikiyatri Kliniği’nde sosyal danışman olarak çalışıyor.
4 resmî dili olan İsviçre’de yaşayan Emine Torun, günlük hayatında bu dört dilin hepsiyle de mecburen muhatab oluyor, kullanmak zorunda kalıyor. Fakat “sosyal danışman” olarak insanlara hizmet ederken kullandığı beşinci bir dili var O’nun; “gönül dili”... Bizimle sohbeti de bu beşinci dilde yapıyor:
* * *
1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Ailem Fırat Nehri’nin kenarında, Halfeti’nin karşısındaki Nizip’e bağlı Kalemeydan köyündendir. Daha doğrusu her iki dedem Fırat’ın Anteb’e bağlı bölümünde, her iki ninem ise Fırat’ın öteki yakasında Urfa’ya bağlı Halfeti ilçesinde büyümüşlerdir. Büyüklerimden duyduğuma göre eskiden büyük babalarım “Rumkale beyleri” imişler. Herhangi bir nedenle Rumkale’den ayrılıp bir kısmı Halfeti’ye bir kısmı ise Kalemeydan köyüne yerleşmişler.
Küçüklüğümde tanıdığım, düğünlerine ailemle gittiğim köylerin mâlesef şimdiki adlarını bilmiyorum; eski adıyla anılan bir köy var mı bilmiyorum.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
Bu köylerin, meselâ Tisha, Ayni, Beresûl, Keferbek ve pekçoğunun adını değiştirmekle insanların kökleriyle bağını koparıp, Türkiye’de yaşamış ve hâlâ yaşayan farklı etnik kökeni ya da farkli dîni, mezhebi olan, bütün farklı kültürleri bir anda silip, insanları bir kazana atıp Türk ve Hanefî mezhebini dayatarak, zorla yeni kökensiz insanlar yaratmak istemeleri beni rahatsız ediyor. Hani halk arasında bir söz vardır, “Otu çek köküne bak” diye, iktidarlar hem otu hem kökü kurutmaya çalıştılar.
Yıllardır İsviçre’de yaşıyorum. 7 milyonu aşan nüfûsu olan bu ülkenin nüfûsunun hemen hemen % 20’sini başka ülkelerden siyasî ya da ekonomik nedenlerle göç eden insanlar oluşturmaktadır.
İsviçre’nin 4 resmî dili vardır. 3 temel dil ve bir de güneydoğuda sadece 36 bin insanın konuştuğu Retoromanşça vardır. Bu 3 lisandan herhangi biriyle, yani Almanca, Fransızca veya İtalyanca ile resmî makamlara başvuru yapıp dilekçe yazabilirsiniz, günlük hayatta bir litre süt ya da bir el kremi bile aldığınızda üzerindeki açıklamalar bu 3 dilin hepsiyledir. Bu bir zenginliktir, insanların biribirlerini farklılıklarıyla kabul edebilmesidir. Devlet 4 lisanı da korumak için bu dillerde sürekli kitaplar yayınlanmasını teşvik ediyor. Her dilde yayın yapan resmî televizyon ve radyo kanalları mevcuttur. Hiç kimsenin burada “bölüneceğiz” ya da “dış mihraklar bizi parçalayacak” diye korkusu yok, insanlar biribirini dinlemeyi biliyorlar.
Siz Almanya’da yaşadığınız için bilirsiniz; burada insanlar daha çok “Sachlich” konuşuyorlar. Okul yıllarındayken “Yetmişiki buçuk millet yasardı bu topraklarda” denirdi, şimdi baktığımda bir Türkler bir Kürtler bir de yarım olarak Ermenîler’i sayarsak sadece iki buçuk millete düştü sayımız.
İsvicre’ye ilk geldiğimde Biel kentinde gezerken, yanımdakilere “Levhalarda yazılı olan sokak isimleri neden bu kadar uzun?” diye sordum. Yanımdaki arkadaşlarım, sokak isimlerinin ülkede konuşulan dillerin hepsiyle yazıldığını söyleyince şok oldum, uzun süre duyduğuma inanamadım.
Eşim üç kuşakta köylerinin adının üç kez değiştirildiğini söylemişti bana. Yani üç kuşak sonra kim kimin ne oldugunu bilmiyor.
3 – Emine Torun, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
Benim köyüm su altında kaldığı için kuracağım köyün adını “Kalemeydan” koyardım. Gönül isterdi ki devlet oraya baraj kurduğunda, orada yaşayan insanlar için yeni köyler kursun ve bu yaşam biçimi dağıtılmasın, köylerin adı ve tarihi yaşayabilsin.
Çok uzun süredir düşündüğüm bir çalışma var kafamda, aklıma geldikçe notlar alıyorum. Bizim köyde kullanılan kelimeler, betimlemeler başka hiçbir yerde kullanılmıyor. Devlet köylerimizi yok etti diye kızıyoruz ama biz de rûh tembelliğiyle bu kelimeleri toparlayıp yazılı hale getirmiyoruz ve o dili konuşan insanlar da ölünce artık o dilin zenginliğinden de bir parça yitip gitmiş olacak.
Köyümüz su altında kaldığında biraz internette gezindim ve orada 1900’ların başına kadar Ermenîler’in yasamış olduğunu duyunca şaşırdım, böyle şeyleri başka hiçbir yerde duymamıştım. Geçen sene bir akrabamla Halfeti üzerine röportaj yapmak istedim, ondan bizim ilçemizde gayr-i müslîmler mezarlığı olduğunu duyunca tabiî şaşkınlığım daha bir arttı. Sanki şaşkınlığımı daha da arttırmak istercesine ahraz bir Yezidî'den bahsedince, kendi bölgemle ilgili resmî tarihin dışında hiçbir şey bilmediğimi mâlesef anladım.
Resmî tarihe, resmî kültüre en çok karşı çıkan ben, bir zamanlar lisede okuduğum yıllarda anneme düzgün Türkce konuşması (!) için ne terör estirdiğimi, “tatil” yerine “tahtil” dediği için kızdığım aklıma geldikçe kendimden utanıyorum ama bunlar bize okulda öğretilen resmî ideolojinin bir sonucuydu. Pek konuyla ilgisi yok ama, Adana Eğitim Enstitüsü’nde okurken, gözlerimin önünde başörtülü bir genç kızın, başörtülü diye bir başka kişi ya da grup tarafından nasıl hırpalandığını, başörtüsü yırtıldığında, insanlıkdışı olan bu davranışa karşı çıkmayıp başımı önüme eğdiğimi düşünüyorum da, insanlığımdan utanıyorum. İnsanları ötekileştirmemek icin, farklılıklarıyla insanları kabul etmenin gerekliliğini düşünüyorum.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
En çok Antep ve Urfa’yı seviyorum, köklerim orada. Babamın adı İbrahim Halil, yani Urfa’nın simgesi olan Hz. İbrahim (as)’in adını taşıyor. Yanyana, birarada yaşayan kültürünü, birçok peygambere evsahipliği yapmış bu kadim Urfa şehrini çok seviyorum; kebabını, yemeklerini, isotunu, dondurmasını, Antep ağzını, çalışkanlığını, baklavasını, her şeyini seviyorum.
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Tabiî ki Fırat. İlk kültürler Fırat ve Dicle nehirleri arasında kurulmustur.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Emine Torun olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
İnsanları öteki demeden dinlemeyi, herkesin hakkını kendi hakkımı koruduğum gibi korumayı, biri ben Agop’um diyorsa, diğeri ben Rojin’im diyorsa, öbürü ben Arab’ım (özellikle Türkiye’de Cumhuriyet kurulduktan sonra Latin harfleri Arap Alfabesi’nin yerine geçirildikten sonra, İslam kültürüyle ilişkiyi kesmek, Avrupaî bir yaşam biçimi oluşturmak için Araplar çok aşağılandı, “pis donsuz Arap” diye o insanlara çok hakaret edildi; gerçi kim bu baskı ve asimilasyon politikasından payını almadı ki), bir başkası başörtüsü takıyorsa, bir başkası cami yerine kiliseye ya da cemevine gidiyorsa, hepsine aynı hoşgörüyle bakmayı öneririm. “Ne mutlu Türküm” yerine “Ne mutlu yaşıyorum” ya da hiçbir şey söylemeden yaşamayı dilerim. “Türkiye Türklerindir” ifadesinin kaldırılmasını, insanların biribirlerinin bayramlarında, cenazesinde, düğününde ırk, dîn, mezhep ayrımı gözetmeden biraraya gelmesini, birlikte yaşaması gerektiğini, yaşadığın yerdeki insanlara anlatmanı isterdim.
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
“Bu kadar farklı rengin, kültürün, farklı inançların olduğu bu dünyada yaşama mutluluğunu yaşadığım için ne mutlu bana” derdim.
≈ FUAD DEĞER ≈
Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz ikinci isim, mücadele dolu hayatını hem kalemiyle hem de sivil toplum temsilcisi aktivist kimliğiyle taclandıran, sıcak bir dost, aydın bir düşünce adamı ve devrimci bir kişilik: İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER) Van Şube Başkanı Fuad Değer.
Doğum tarihi konusunda bilimsel olarak kanıtlanmış bir tarih yok Fuad Değer’in. İki erkek kardeşin birlikte yaşadığı 30 nüfûslu bir evde (Vatikan’ın nüfûsundan biraz az), tüccar bir babanın 15 çocuğunun (yazıyla onbeş, Roma rakamlarıyla XV) sekizincisi olarak doğan bir çocuğun değil doğum tarihini, ismini bile kimliğine doğru yazdırabilmesi büyük başarıdır netekim binaenaleyh.
Bu kalabalık nüfûs ve ortamda doğum tarihinin kesinliğine dair ne bir kanıt ne de bir şâhid bulunabilmiş bugüne dek. Çünkü babası üç evlilik yapmış, futbol lügatıyla söylemek gerekirse “hat – trick yapmış”, ilk eşi vefât etmiş, bu eşinden ve daha sonraki evliliklerinden olan bütün çocuklar, son eşinin (Fuad Değer’in annesinin) nüfûsuna kayıt ediliyor.
Binaenaleyh netekim, Van’da 1970’te doğduğuna ebeveynlerince kanaat ediliyor.
Dünyanın toplam nüfûsunun kırkta birini, Ümmet-i Mûhâmmed’in toplam nüfûsunun otuzda birini, Türkiye’nin toplam nüfûsunun beşte birini, Kürtler’in toplam nüfûsunun ise dörtte birini teşkil eden bir ailenin çocuğu olan Fuad’ın doğum tarihini nüfûsa yazdırırken epey zorlanıyorlar. Ne yapsınlar; her dokuz ayda bir çocuk doğuyor, bütün yıllar dolu, boş kontenjan yok! 1973 yılında bir boşluk görüldüğünden burası Fuad’a tahsis ediliyor.
30 nüfûslu bir evde (yazıyla otuz, Roma rakamlarıyla XXX) bir boşluk bulabildikleri için çok mutlu oluyor aile. Aile, hem oldukça kalabalık hem de genç ve dinamik nüfûsuyla, 1, 5 milyarlık Çin’e ve 900 milyonluk Hindistan’a karşı siyasî, askerî, ekonomik ve kültürel her alanda rekabet edebilecek durumda ve gelecekte bölgenin süper gücü olmaya aday.
1976 yılında fiziğine bakıp “Bu çocuk okula gidebilir” kanaatine varılması sonucu, Van Cumhuriyet İlkokulu’na kaydı yapılıyor, ancak 3 yaşındaki bir çocuğun okula gidemeyeceği hükmü üzerine mahkeme sonucu yaşı ancak bir yıl büyütülerek 1972 olarak kayda geçiyor.
Daha 4 yaşında bir çocukken ilkokula başlıyor, Fuad. Kreş çağındaki bir bebeğe siyâh önlük giydirip ilkokul sıralarına oturtmanın sakıncaları da var, tabiî ki. Böyle bir öğrenciyi sürekli gözaltında tutmak lazım, iyi bakmak lazım; neme lazım, beyaz tebeşiri emzik diye ağzına götürüp emer memer, Allâh muhafaza!
4 yaşında başladığı tahsil hayatına daha sonra 80 döneminde ilk ismi “Devrim Lisesi” olan Van Erek Lisesi’nde devam ediyor küçük Fuad. Van Erek Lisesi’nin daha sonra isminin değiştirilerek Mehmet Akif Ersoy Lisesi yapılması sonrası bu okuldan mezun oluyor.
O okulunu bitirene kadar, okulun adı iki kere değişiyor. Tek okul; üç isim.
Lise döneminde hızlı bir yaşantı ve arkadaş çevresine sahip iken, lise bitiminde İslam düşüncesiyle tanışıyor ve kendi ifadesiyle, “mücadele hayatı, gerçek hayatı oluyor.”
Bölgenin olağanüstü koşulları ve yaşadıkları gerilimin, Fuad Değer’in Tewhidî ve devrimci düşüncesinin olgunlaşmasına önemli katkıları oluyor. Kürt ve Müslüman kimliği, iki kere dövülmesine gerekçe olmuştu çünkü. Bu genç yaşında şehrin ve bölgenin hemen tüm devrimci Müslümanları ile tanışıyor ve yakınlık kuruyor. Böylece bilinçlenme ve örgütlenme tecrübesini Van şehrinin bu zengin ortamında edinme şansı buluyor. Tevekkeli dememişler; “Dünyada Van, âhirette imân”.
Liseyi bitirince aslan gibi bir delikanlıdır artık! Eh, delikanlı adam yerinde durur mu? Van’dan çıkıp dışarıya açılması gerek. Doğuya seyahat edemez, Van zaten son şehir, cendermeler var; “Korkar durur gitmez, ilin en son çitine / İnanır o sınırda, dünyanın bittiğine”, O da batıya doğru açılıyor.
Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi “Kamu Yönetimi” Bölümü’ne yaptırıyor kaydını. Başarılı bir üniversite öğreniminden sonra buradan mezun oluyor.
Fakat, daha 4 yaşında bir çocukken okul sıralarıyla tanışan bir insanı bir tane üniversite keser mi? Kesmez tabiî. Burayı bitirdikten sonra, aynı üniversitede ikinci bir öğrenime başlıyor. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi “Sosyoloji” Bölümü. Halen bu bölümün öğrencisi, Fuad Değer.
Bu süreçlerde yaşadıkları ve edindiği tecrübeler, O’na aynı zamanda siyasî bir kimlik de kazandırıyor. Kimliği ve mücadele anlayışı, elbette ki bedel de gerektiriyordu ve 1995 – 97 yıllarını cezaevinde geçiriyor. 28 Şubat post – modern darbesine cezaevinde tanık oluyor.
Cezaevinden çıktıktan sonra, daha evvelce de ticaret ile uğraştığı için çeşitli alanlardaki ticarî uğraşlarına devam ediyor.
1989 yılında evleniyor. Bu evliliğinden 3 kız ve 2 erkek çocuğu sahibi oluyor.
Aktivist yönünü kurumsal kimlikle beslemek isteyen Fuad Değer, 2006 yılında İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER)’in Van şubesinde yönetim kuruluna giriyor. Halihazırda MAZLUMDER’in Van Şube Başkanlığı’nı yürütmektedir.
Hem yazar kimliğiyle çeşitli yayın organlarında makaleleri yayınlanan, hem de aktivist kimliğiyle sivil toplum derneklerinde başkan sıfatıyla gıpta edilecek hizmetler veren Fuad Değer, ister eline kalem alıp sözlerini kâğıda döksün, ister mikrofonu ağzına götürüp konuşma yapsın, her iki şekilde de muhatap kitleye aynı dilde hitâb ediyor; “gönül dili”... Bizimle sohbeti de bu dilde yapıyor.
* * *
1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Kendini geçmişinden ve ait olduğu gelenekten soyutlayan her düşünce, kendine yeni bir aidiyet ve meşrûiyet alanı kurmak zorundadır. Ulus devletler tam da bu tanıma uyan modern paradigmalardır. Kapitalizm’in ürettiği ve yenidünyanın yeni bir okumaya tabi tutulduğu bu süreçte ulus devlet, sermaye ve ona bağlı bileşenlerin yeniden yorumlanması ve kendine mecra arayan halk yığınlarına, hak mücadelelerine, kazanımlarını hem manipüle edecek hem de onlara yeni bir sonuç takdim edecek şekilde tasarımladığı bir boyalı paketti. Ancak bu öyle bir ideolojik formatla mizansen edilmişti ki, kitlesel baskı ve taleplere, istediklerinin “tam da bu” olduğunu vehmettirecek bir makyajla sundukları bu yeni model, yeni süreci biçimlendirecek ve gelebilecek tehditleri de absorbe edecek bir mecraya yönlendirilmişti. Bununla hem kitlesel talepler karşılık bulmuş gibi gösterilmiş, hem de kendine meşrûiyet sağlayacak “millî” gerekçeler bulmuş oluyordu. İşte bunun adı “ulus devlet”ti. Yani ulus devlet, Kapitalizm’in, Emperyalizm eşiğinde kendini sağlama almanın yeni amentüsü oluyordu.
Osmanlı bakiyesi bu yeni devlet de, aynen Batı’dan ithal ve tercüme ettiği bu sistemi kendi koşullarına uyarlayarak, bir Cumhuriyet ideolojisi kurmuştu. Bununla kendine hem bir istikamet ve paradigmal bir zemin oluşturmak hem de ulus devlet olmanın zorunluluğu olarak bir aidiyet formu geliştirmek durumunda kalmıştı. Bunun gereği olarak da her şeyi “yeni baştan” bir çevrime tabi tutarak tanımlamak zorundaydı. Çünkü tanımlamak, ancak “otorite”nin işiydi ve tanımlamalıydı. İdeolojik olarak da bu devlet için “bir ulus yaratmak” zorunluluğu, temel bazı ortak bileşenleri yeniden kurgulama imkânı vermekle beraber aynı zamanda bir “kimlik” olarak kendini dayatıyordu. Kendini yeniden tanımlayabilmek için bir “millî tarih”, bir “millî kültür”, bir “millî dil” ve “millî coğrafya” yaratmaya hayatî derecede ihtiyaç duyacaktı. Ulus devletlerin temel varlık ve meşrûiyet zemini de bundan başkası değildir. Bu yüzden kendine köklü bir tarihsel geçmiş, derinlikli ve zengin bir kültür, ortak duyguyu ve rûhu koruyup besleyecek bir dil ve kitlelere, aidiyeti perçinleyecek bir vatan olgusu kurgulamak durumunda kalmıştır. Bunların toplamı da “Türk” ismi altında yeni baştan tasarlanarak ve otoritenin de imkânları ile hayata geçirilmiştir. Bu oluşumun felsefesinde “gerçeklik” değil “geçerlilik” esastır ve geçerli kılınması için de bir “istiklâl mahkemesi” bile yeterlidir.
İşte bu anlatmaya çalıştığımız sosyolojik ve siyasal zemin üzerinde, yaşadığımız coğrafya ve halklarının kaderi “Türk” olmaktı. Bu ulus devlet patolojisi herşeyi kendi ideolojik perspektifine uyduracak, uymayanları da ya süreç içinde asimile edecek ya da direnç noktalarını kırarak tasfiye edecekti. Bunun en etkili yolu da “dil”dir. Çünkü dil, bir kimliğin en belirgin dışavurumu, duygu ve düşünce dünyasının tercümanı ve geçmişten getirilen ve ait olunan rûhun kimyasıdır. Bir millî dil ile bunlar hem geçmişlerinden, hem geleneklerinden ve değerlerinden hem de benliklerinden en fazla üç kuşak sonra rahatlıkla koparılabilirler.
Ulus devlet aklı, bunun için “tekçi” ve totaliterdir. Tek rengin dışındaki diğer renkler, kötü ve ötekidir. Bahsedilen o kurgulanmış ve kutsallık zırhı büründürülerek dokunulmazlık fanusu içinde itaat edilmesi istenen temel paradigma, farklılığa ve çok renkliliğe düşmandır. Bu aynı zamanda varlığını devam ettirebilmek için “öteki”ye yani düşmana duyduğu ihtiyaçtan kaynaklanır. Sürekli bir düşman olgusu olmalı ki kitleler bu düşman karşısında “millî birlik” rûhuna kanalize edilebilsin, benimsesin, sorgulama ve itiraz yoluna gidebilmesin. Hegemonik iktidar ve güçler için egemenliğin devamı, gerçeğin gizlenmesinden geçer. “Kendi gerçeği”ni tesis etmek için onun dışındaki herşey aykırı, yasak ve gerçekdışıdır. Dolayısıyla egemen olmak, egemenlerin gerçeği gizleme yeteneğine ve kabiliyetine bağlıdır.
İşte bu ve bu mantaliteden beslenen birçok saikle yerleşim yerlerinin ismi değiştirilmiştir. Bu sadece yerleşim yerleri için değil, “öteki” olan bir dil ile ifade edilen, ismi olan herşey için geçerli modern bir reflekstir. Bu, sözkonusu paradigma açısından hayatî bir önem ve değerdedir. Böylece hem otorite olarak erki gereği tanımlayacak, sınırlayacak, belirleyecek, tayin edecek ve biçimlendirip dönüştürecek, hem yeni bir ortak değer yaratarak kendini meşrûlaştıracak argümanlara kavuşmuş olacak, hem de çağdaş bir formda varlığına anlam ve işlevsellik kazandırmış olacaktır. Tanık olduklarımız işte bu patolojinin sonuçlarıdır.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
Kendini anlamlı ve değerli hisseden herkes için bu, hem bir onur hem de varlık meselesidir. Sizden alınan herşeyin peşine düşmeli ve ona sahip çıkmalısınız. Sizden alınan ve esirgenen her ne ise, o sizin varlığınız ve anlamınızın bir parçası hükmündedir. Siz, sizi siz kılan şeylere, varlık değeriniz olan kimliğinize sahip çıkmadıkça, daha içimizden ve yüce bir sesle söyleyecek olursak; siz Allâh’ın âyetlerinin mahv / imha edilmesi karşısında bir çaba içinde olmadıkça, Allâh’ın da size karşı tavrı, sizin yaptığınızdan başkası olmayacaktır. Yani sizin eriyip gitmenize müsaade edecektir. Çünkü siz O’nun âyetlerinden herhangi birinin eriyip gitmesine razı olmuşsunuz demektir.
BU YÜZDEN BU ÇALIŞMANIZI BİR ERDEMLİLİK VE ONURUNA SAHİP ÇIKMA ÇABASI OLARAK GÖRÜYOR VE ÇOKÇA ANLAM YÜKLİYORUM. Tabiî bu sadece Kürtçe isimler için değil, kendi gerçekliği içinde bütün dil ve isimler için temenni ettiğim bir durum. Yani Ermenîce, Rumca ve bundan mağdur olmuş, nasiplenmiş bütün isimler için söylüyorum. “İslam isim değil, rûh ve anlam verir, değer verir” diye düşündüğümden, isim millîyetçiliğine prim vermemek gerektiğini ifade etmeliyim. Bunu en temelde, yapılmış bir haksızlığa karşı, o ismin ne olduğuna bakmaksızın bir adalet ve özgürlük prensibi olarak görüyorum. İşlenmiş bir “zûlm”e karşı kategorik bir ayrım yapma lüksümüz olmayacağını düşünüyorum. Zorla yapılmış herşey kerih ve inciticidir, onur kırıcıdır, aşağılayıcı ve inkâr edicidir. İsmin anlamı kötü çağrışım yapsa bile bu, ikna ve rıza ile olmalıdır. Hele ki bu asimilasyonist bir form ve niyetle yapılıyorsa buna karşı çıkmak Allâh’ın rızasını aramaktır.
İmza atmasam varlığım ve değerlerim ile büyük bir çelişki içine düşmüş olacak, bugüne kadar savunduklarımı elimin tersi ile itmiş olacaktım. İmzalamak için çok ama çokça sebebim var ama imzalamamak için hiçbir sebep bulamam.
3 – Fuat Değer, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
Sıfırdan bir köy kursam bile, orada tek başıma bir şey ifade etmem mümkün değil. Tek kişilik köy de olamayacağına göre… Yani paylaşılmayan şeyler bende anlamlı durmuyor. Buna ortak rûhumuzun isim vermesini isterdim. Bilindiği üzere isimler tarihsel yaşantılar ve tanıklıklar üzerine tesmiye olunurlar. Yani o köyü hangi koşullar ve bedeller üzerine inşa etmişsek onun rûh ve anlamını yaşatacak ve o gerçekliği sürekli diri tutacak bir isim olsun isterdim. Bu yüzden verilmiş isimden çok edinilmiş ismi önemsiyorum. Çünkü kalıcı olan isimler, kendi hikâyelerini yazmış isimlerdir diye düşünüyorum.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
Şehirlerin isminden çok iskeleti ve ona canlılık veren temel elektriği ilgimi çeker. Ben şehirlerin rûhu olduğuna inanırım. Yani onu, içinde yaşayan insanlarla bütünleştiren, ona rengini ve karakterini veren insanlardan aktarılan o elektriğine. Gerçekten de bunu çokça müşahede etmişimdir. Hani bir köy, kasaba ya da şehirden geçersiniz ve oraya bakar bakmaz oradaki mimariden tutun geometriye, çarşı ve meydanlarının canlılığına kadar bunun daha ilk intibasında sizde bazı hisler oluşturduğunu fark edersiniz. Bazı yerlerden geçerken sıkıntı basar, bazı yerlerde hüzün, bazı yerlerde ferahlama, bazılarında nostalji ya da daha farklı hisler. Eminim ki çok kimse bunu yaşamış ama bu durumu bu bağlamda analiz etmemiş, ya da bu hislerin neden oluştuğunu merak etmemiş, unutup gitmişlerdir. Ama hissetmişlerdir. İşte bu hisleri de oranın öyle olmasından çok, sizin frekansınıza uyup uymamasından kaynaklanır diye izah ederim. Bu anlamda bende de bazı şehirlerin olumlu bir elektriği vardır elbette. Ama burada isim zikretmekten çok bu tür konuların subjektif ve duygusal olduklarından bahsetmek gerek.
Zalimlere boyun eğen şehirleri sevmiyorum diyerek bu sorunuza en azından böyle cevap vermiş olayım. Daha özel olarak ifade etmem gerekirse; doğduğum ve kendimi bulduğum, hayatıma dair önemli tecrübeler edindiğim ve acısı – sevinci ile bana bu günkü resmimi veren memleketim Van’ı çok seviyorum.
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Nehirler için de şehirler için düşündüklerimi düşünüyorum. Her şehrin ve nehrin bir hikâyesi / hikâyeleri vardır ve biz bunların ne kadarını bilirsek o kadar duygusal ve zihinsel bir bağ kurarız onlarla. Bildiğimiz ve tanıdığımız, yani ünsiyet kesbettiğimiz herşey bizde bir yakınlık oluşturur. En azından uzak durmazlar zihin dünyamızda. Tabiî aynı zamanda bazı isimlerin fonetik anlamda daha okşayıcı, daha kışkırtıcı, daha melodik ya da başka çağrışımları vardır ve bunlar da öznel olduğundan yine izafî ve çok da anlamlı olmayan durumlardır.
Dediğim gibi bunlar tamamen subjektif durumlardır ve yanıltıcıdırlar. Bir örnek vermek gerekirse; kimsenin kendi ismini seçme şansı olmaz, ama bir ismi taşıyan kimse karakteri ve kişiliği ile o isim hakkında farklı intibalar bırakır. Naif bir önyargı olarak bu hemen hemen herkesin zihninde, bilinçaltında bir yer bulur ve uyur. Birisinden bir kötülük görmüş ya da onun iyi biri olmadığına kanaat etmişseniz, genelde o isim sizde menfî bir çağrışım yapar. Meselâ çocuğunuza isim vermek istediğinizde, o ismi de değerlendirmeye aldığınızda, o olumsuz intiba gelip zihninize sızar ve sizi vazgeçirir. Bunun tersi de, iyi örnek için geçerlidir. Biri sizin için önemli ve değerli ise, genellikle o isim olumlu çağrışımlar bırakır. Bunlar duygu dünyasına ait şeylerdir ve her birinin insan olmamız hasebiyle hayatımızın bir cüzünde bir yeri ve hikâyesi vardır. Hikâyesi olan şeyler ilgiyi hak ederler. Ama yine de isim vermem gerekirse; tarihe önemli oranda tanıklık etmiş, mavi ya da bulanık sularına, kan ve mürekkep bulaşmış nehirler olan ve Mezopotamya’ya kaynaklık eden “Nehreyn” (Fırat – Dicle) isimlerini verebilirim. Bu nehirler hem duygusal hem de tarihsel paydaşlık hissettiğim nehirlerdir. Aynı zamanda bu “Nehreyn”in, tarihin tüm yalan ve tarafgir akıtılması çabalarına rağmen kendi gerçekliğinde akmaktan hiç vazgeçmediği için.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Fuad Değer olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Hiç kimse, kimsenin bedeli değildir ve olamaz. Bunun fantezisi bile uymaz. Ama herkesten bir parça olabilir / alabilir insan. Bu da onun kumaşı ile ilgilidir. İyilerin parçası mı, kötülerin parçası mı? Herkes birbirinden bir şeyler alır. Biz iyilik ve erdemde birbirimizle yarışalım ve birbirimizi uyaralım derim. Hepimizin uyarmaya ve uyarılmaya ihtiyacı var ve bu ihtiyaç kıyamete kadar bakidir.
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
Böyle bir imkânım olsaydı eğer; altı milyar insanın empati kurmasını, hatta bunun daha olgun bir aşaması olan “diğergamlık” hissiyatını yaşamasını salık verirdim. Altı milyar insanın birbirine tahammül etmesini, anlamaya çalışmasını ve hiç kimsenin birbirine benzemek zorunda olmadığını kavraması gerektiğini söylerdim.
Çünkü: “De ki: ‘Herkes kendi yapısına göre davranmaktadır ve bunun içindir ki Râbbiniz kimin en iyi yolu seçtiğini çok iyi bilmektedir’”. (İsrâ, 84)
Söyleşi ve Biyografiler: İBRAHİM SEDİYANİ
İmza kampanyasına ulaşmak için:
http://www.ufkumuz.com/imza/