Anasayfa

Sitene Ekle

Foto Galeri

Video Galeri

Ziyaretçi Defteri

İletişim

Hakkımızda

Üyelik

KURDÎ

TEFEKKUR

19 Mayıs 2012

DÜŞÜNCE UFKU MAKALELER İMAN HAKİKATLERİ
 
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri-4
Ülkemizde isimleri değiştirilen yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerinin geri verilmesi için yurt çapında başlattığımız imza kampanyası yoğun bir ilgi ile karşılandı. “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adıyla başlattığımız ve farklı bir heyecana yol açan kampanyaya Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı onlarca gazeteci, yazar, şâir, sanatçı, akademisyen, doktor, avukat, sivil toplum temsilcisi ve kanaat önderi imzalarını atarak bu fıtrî ve insanî yürüyüşte bizlerle elele tutuştular, kolkola girdiler. İsimler için kurulan “Masa-yı Esma” (İsimler Masası) adetâ aydınlarımızı aynı masada bir araya getiren bir sohbet, tartışma, danışma ve istişare masası oldu.

25/05/2011 - 09:29
1:1 1:1,2 1:1,5
 

     Hiçbir bireysel ve kurumsal çıkar gözetmeksizin, yalnızca coğrafyamız üzerindeki şehir ve köylerin kadim isimlerini geri alabilmek gayesiyle başlattığımız ve Ufkumuz sitesinin evsahipliği yaptığı “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” imza kampanyası, Türkiye’nin entellektüel çevrelerini bir araya getiren bir buluşma masası haline geldi. Farklı düşünce dünyasından ve çevrelerinden onlarca düşünür ve aydın, aynı duygu ve kaygılarla “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” çağrısına ortak oldular.

 

     Kampanyaya değerli imzalarıyla destek olan aydınları, kurduğumuz “Masa-yı Esma”da misafir etmek istiyoruz. Onları dinlemek, duygu ve düşüncelerini öğrenmek, bunları değerli halkımızla paylaşmak istiyoruz. Bu vesileyle “Masa-yı Esma Sohbetleri” adıyla başlattığımız söyleşi dizisinin dördüncü bölümünü ilginize sunuyoruz.

 

     Bildiğiniz gibi, dizinin her bölümünde 4 ismi konuk ediyoruz. Bu dördüncü buluşmamızda, masanın diğer tarafında Gazeteci – Muhabir Semanur Sönmez Yaman, Hak ve Özgürlükler Partisi (HAKPAR) Kurucusu, Kapatılan Diyarbakır Kürd Derneği (KÜRD – DER) Genel Başkanı, Siyasetçi – Yazar İbrahim Güçlü, Gazeteci – Yazar Hatice Yaşar ve Araştırmacı – Yazar Hasan Bildirici var.

 

     Konuklarımız ile yaptığımız sohbeti ilgiyle takip edeceksiniz. İlerleyen bölümlerde, girişime imzalarıyla destek veren tüm aydınları sırayla konuk etmeye devam edeceğiz. Hepsini.

 

     Bu sohbetleri gerçekleştirmekten ve böylesi birlikteliklerden tarifsiz bir mutluluk duyuyor, zihinlerde, kalplerde ve dillerde farklı şeyler olsa da aynı kaygılarla birleşen ellerin bizleri barış ve özgürlük ortamına kavuşturacak “Ortak Payda”da buluşturacağına, bu buluşmanın da “Adını Arayan Coğrafya”ya öz kimliğini kazandıracağına olan sarsılmaz inancımızı bir kez daha seslendiriyor, ülkemizin her bir “Umudun İnsanı” olan ferdini bu “Özedönüş” hareketine katılmaya dâvet ediyoruz.

 

İbrahim Sediyani

 10416.jpg

 

 

 

≈ SEMANUR SÖNMEZ YAMAN ≈

 

 foto 02.jpg

 

     Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz ilk isim, insanların dillerine, isimlerine olduğu gibi inançlarına, kıyafetlerine de düşman olan şovenist bir rejimin tahakkümü altındaki ülkemizde, “bir ulusal televizyon kanalında başörtülü olarak muhabirlik ve sunuculuk yapan ilk kişi” olan, fakat bundan da önemlisi, başarıları ve imza attığı çarpıcı haberlerle muhabirlikte ve habercilikte “yeni bir devrim” gerçekleştiren isim: 1994 yılından bu yana Kanal 7 Televizyonu Haber Merkezi’nde editörlük yapan Gazeteci – Muhabir Semanur Sönmez Yaman.

 

     Basın – yayın dünyamızın belki de en ilginç, en renkli ve orijinal insanını anlatacağım size...

 

     O, “bir ulusal televizyon kanalında başörtülü olarak muhabirlik ve sunuculuk yapan ilk kişi” özelliğini taşıyan biri olarak, bu açıdan zaten bir “sembol”.

 

     Ancak O’nun medya dünyasında bir “sembol” olmasından çok daha önemli bir özelliği de var: O, aynı zamanda, başarıları ve imza attığı çarpıcı haberlerle muhabirlikte ve habercilikte gerçek anlamda bir “devrim”.

 

     Dünyanın her yerinde, yazarlar, belli bir okuyucu kitlesi kazanan kesimler olurlar. Her yazarın, onun köşe yazılarını, makalelerini takip eden belli bir okuyucu / hayran kitlesi bulunur.

 

     Fakat siz hiç, bir muhabirin, onun yaptığı haberleri takip eden, onun imzası bulunan haberlerin bağımlısı olan bir okuyucu / hayran kitlesi bulunduğunu duydunuz mu?

 

     Haber metinlerinin, tıpkı köşe yazıları veya düşünce – araştırma makaleleri gibi takip edilmesi, bu haberlerin bağımlısı ve hayranı bir “Fan grubu” kitlesinin oluşması mümkün müdür?

 

     Böyle birşey var mıdır? Olabilir mi?

 

     İşte inanılması hakikaten güç olan böyle bir olayı gerçekleştiren isimdir, Semanur Sönmez Yaman.

 

     O’nun bu başarılarının ve yorulmak nedir bilmeyen çalışma azminin kaynağını, bu enerjiyi nereden aldığını kendi kendime sorup durdum hep. Fakat cevabını bir türlü bulamamıştım. Ne zaman ki O’nun hayat hikâyesine indim, aradığım cevabı da bulmuş oldum: Köken olarak bir tarafı Elâzığ’a, bir tarafı da Malatya’ya dayanıyor Semanur’un.

 

     Eee, yiğidin harman olduğu yerden geliyor ne de olsa. Hemşehrimdir diye söylemiyorum ama, ikinci bir Semanur Sönmez Yaman biraz zor bulunur bu alemde. Yediği pekmezler “yürek”, yediği kayısılar ise “zekâ” olmuş O’nda. Bir tarafı Elâzığ’ın Ağın ilçesine, bir tarafı da Malatya’nın Arapkir ilçesine dayanıyor O’nun.

 

     Zaten o bereketli topraklar olmasa, bu ülke böyle insanları biraz zor görür... Şâirin mısrâlarına işlediği gibi tıpkı:

 

     “Sen kaparsan gözlerini

     soğur bütün tonları turuncunun

     kaybolur yeşil

     karlara bürünür türkümüzü çağıran dağlar

     yumma kapanmasın gözkapakların

     bak, her bahar yeni bir yaşamdır memleketimde

     çocukların buğday renkli saçlarına düşer günışığı

     her biri bir tomurcuktur bebelerimiz

     hep güneşe doğru bakar ayçiçeği yüzleri

     dağlar yükselir, ırmaklar akar, berfinler açar

     iki memelerinin arasında

     ve yitik coğrafyaların haritasıdır

     minik avuç içlerindeki çizgiler.

 

     Bir gül kopardım gönül bahçesinden

     parmaklarımda kan

     bir gül kopardım dilara lehçesinden

     takmak için saçlarına

     gül kokulu hicaba bürünesin diye

     devrimdir iç dünyanda yaşadığın med – cezir

     kendine yabancılaşma sandığın duygular

     aslında öze dönüştür

     yeni bir hayata başlar benliğimiz

     güneş topraklarımıza da doğar bir gün

     bir gece ansızın parçalanır zincirleri nefretin

     bir seher vakti kaldırırlar başlarını ayçiçeği çocuklar

     bir sabah yeni bir hayata açar gözlerini şiir kokulu kadınlar

     bambaşka bir ezan sesi duyulur İshakpaşa sarayından

     ‘Hayâ’lel hayr’ul- âmel’

     ‘Hayâ’lel hayr’ul- âmel’

     ve uyanır oniki bin yıllık uykudan Yukarı Fırat havzası.”

 

     Malatya ve Elâzığ kökenli bir ailenin kızı olarak, 1974 yılında başkent Ankara’da doğmuş Semanur.

 

     Doğmuş doğmasına ama, diğer bebekler gibi ağlaya ağlaya, emekleye emekleye, göre göre öğrenmemiş hak ve özgürlük mücadelesini. Daha anne karnındayken biliyormuş bütün bunları; bu bilinçle doğmuş.

 

     Annesi, insan hakları aktivisti ve dernek başkanı. Böyle bir annenin ilk kızı olarak atmış dünyadaki ilk çığlıklarını. “Anasının kızı” yani, anlayacağınız.

 

     Zannetmeyin ki edebiyât parçalıyoruz burda: 6 yaşında 12 Eylül’ü, 9 yaşında yemek yapmayı, 12 yaşında bildiri dağıtmayı, 14 yaşında tiyatro oynamayı öğrenmiş O.

 

     İlkokulu Hasan Özbay İlkokulu’nda, ortaokul ve liseyi Merkez İmam Hatip Lisesi’nde okuyor. Liseyi bitirince, ailesi bakıyor ki, “Ooo, bizim küçük kız kocaman hânım olmuş”, üniversiteyi de okusun diye tutup gönderiyorlar “taşı toprağı altın” İstanbul’a.

 

     Üniversite eğitimi için gittiği İstanbul’a yerleşiyor, Semanur. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi “Radyo – Televizyon – Sinema” Bölümü’nden mezun oluyor.

 

     Üniversiteyi bitirdikten sonra biri Elâzığlı biri de Malatyalı olan kollarını sıvıyor, başlıyor iş hayatına... Bazı televizyonlar, diğer televizyonlardan çok daha şanslı: “Devlet kuşu”, Kanal 7 televizyonunun başına konuyor.

 

     1994 yılında Kanal 7 Haber Merkezi’nde “editör ve muhabir” olarak çalışmaya başlıyor Semanur. O, “bir ulusal televizyon kanalında başörtülü olarak muhabirlik ve sunuculuk yapan ilk kişi” oluyor.

 

     İnsanların dillerine, isimlerine olduğu gibi inançlarına, kıyafetlerine de düşman olan, sözün özü, insana ait olan ve insanî olan herşeye düşman olan şovenist bir rejimin tahakkümü altındaki ülkemizde, bundan övünç mü duyulmalı yoksa utanç mı; bunun takdirini siz sevgili gönüldaşlarımıza bırakıyorum...

 

     Televizyonda mesleğini icra ediyor. Zor işlerin altından hep O kalkıyor. Mesleğinin künhüne vakıf. Nadide bir örnek O.

 

     Yaptığı haberlerin, tıpkı köşe yazıları veya düşünce – araştırma makaleleri gibi takip edildiği, bu haberlerin bağımlısı ve hayranı bir “Fan grubu” kitlesi oluşan bir insan, Semanur Sönmez Yaman. “Cami Tuvaletleri İçin Bütçe Ayrılmalı”, “Batman Gençliği Gitarı Çok Sevdi”; örnek olarak verdiğimiz bu iki haberin başlıkları bile, O’nun nasıl ilginç ve orijinal haberlere imza attığını yeterince açıklıyor sanırım.

 

     Editör ve muhabir Semanur Sönmez Yaman Hanım, yazar kimliğiyle de oldukça başarılı çalışmalara imza atıyor. Kadın News (www.kadinnews.com)  ve Şanlıurfa (www.sanliurfa.com) sitelerinde köşe yazarlığı yapıyor.

 

     Hayranları çok. Yeni hayranları için ilgi alanları: Haber, insan hakları, ayrımcılığa karşı mücadele, kadın ve çocuk, başörtü yasağına karşı özgürlük mücadelesi, ötekiler – berikiler... Yeni hayranlarının gözünü daha en baştan korkutmak istemediğimiz için, kısa verdik. Halbuki, o “ötekiler – berikiler” dediğimiz kısmın içinde neleeeer neler var, bir bilseniz!

 

     Evli olan Semanur Hanım, biri 16, biri 8, biri de henüz 2 yaşında olan üç çocuk annesi. Üç narin dut fidanı, üç güzel kayısı dalı...

 

     Semanur Sönmez Yaman, iyi derecede Farsça, orta derecede İngilizce biliyor. Fakat Elâzığ ve Malatya kökenli bir ailenin çocuğu olarak, O’nun fıtraten bildiği bir dil daha var; “gönül dili”... Bizimle sohbeti bu dilde yapıyor:

 

* * *

 foto 03.jpg

 

 

     1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

     İsim, yeryüzündeki en önemli tanımlama aracı... 

 

     İnsanlar isimleriyle bilinir; şehirler, köyler, dağlar, ırmaklar isimleriyle tanınır, anlatılır, meşhur olur. İsim sadece adlandırmak için uydurulmuş kelimelerden ibaret değildir; tanımlar, ifade eder, kapsar, anlamlandırır.

 

     Özellikle şehir, bölge, köy, dağ, tepe isimleri anne babanın çocuğuna isim vermesi gibi konulmaz. Tarih içinde, o bölge insanının kültürü, dili, dîniyle harmanlanan bir takım etkileşimler, evrimler sonunda ortaya çıkar.

 

     Tanımlama, ifade etme özelliği çok daha belirgindir bu isimlerde: Yeşiltepe, Bademli, Pınarbaşı, Cücügen, Huni, Payni, Zalbar, Gücü, Hanisik, Vahşin gibi... Her biri bölgenin ya tarihine, ya coğrafî yapısına, ya da orada yetişen tarım ürünlerine vurgu yapıyor.

 

     Ancak Türkiye bir dönem, isim değiştirme hastalığına tutuldu. Bunu “hastalık” olarak niteliyorum, çünkü gerçekten patolojik bir durum olduğunu düşünüyorum. Kimse bir yerin adını, bölge halkının toplu isteği vs. olmadıkça değiştirme hakkına sahip değildir; buna mahkemeler de dahil. Fakat Türkiye özellikle yakın geçmişte “olmaması gerekenlerin sıklıkla olduğu” bir ülkeydi ve bu değişiklikler yapıldı. Asimilasyon ya da Türkçeleştirme amacı güdüldü. Amaç ne olursa olsun çok hatalı bir uygulamaydı ancak bu değişikliklerin tabelada kaldığını düşünüyorum ben. Gözlemlerime göre, cebrî uygulamalar sonunda tabelalar değişmiş ama bu köylerin büyük çoğunluğu hâlâ eski isimleriyle biliniyor, anılıyor. Yani bir köyün adını değiştirmek asimilasyon için yeterli değil. Belki çok uzun vadede etkili olacaktır ama bir nesille, iki nesille olabilecek bir iş değil bu.

 

     2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?

 

     Aslında bu konu çocukluğumdan beri beni rahatsız eden bir durum. Ankara’da doğup büyümeme rağmen köken olarak Malatya’lıyım. Küçükken köye, babaannemi ziyarete giderdik. Köyümüzün adı “Ormansırtı”ydı; yol ayrım tabelasında öyle yazardı yani. Ancak bir kişi bile “Ormansırtı” demezdi köyden bahsederken. Köydeki herkes “Cûcûgen” derdi köyümüze, kendilerini “Cûcûgenli” olarak tanımlarlardı. 5 – 6 yaşındayken bir türlü anlam veremez, neden köylülerin “Cûcûgen” isminde ısrarcı olduklarını anlayamazdım.

 

     Annemin ailesinde de durum aynıydı. Elâzığlı anneannem köyünün adının “Peyamî” olduğunu, “peyam”ın bölge halkının dilinde “badem” anlamına geldiğini söylerdi ama köyün tabelasında “Bademli” yazıyordu. İlginç gelirdi bu durum. Büyüdükçe aslında bu isim değişikliğinin sistematik bir çalışma olduğunu, kimi yerde Türkçeleştirme, kimi yerde asimilasyon, kimi yerde yok sayma adına uygulandığını anladım.

 

     Ancak dediğim gibi, bu değişiklikler bölge halkı tarafından hiçbir şekilde kabul görmedi. 2010 yılının yaz tatilinde Erzincan’ın Kemaliye (Egin) ilçesine bağlı Boylu (Hingeh) köyüne gitmek istedik. Hingeh, dondurmasıyla meşhur bir köy... Ankara’dan köyüne dönen bir Hingehli, keçi sütünden harika lezzette dondurma üretiyor. Köyün yerini tahminî olarak biliyorduk ama hangi yol ayrımından girmemiz gerektiğini kestiremedik. Yol tabelaları da hiçbir işe yaramadı, çünkü köyün yeni ismini ne biz, ne çevredeki insanlar biliyordu. Hingeh’in yeni adının “Boylu” olduğunu öğrenmek için Hingehli birini bulmamız gerekti L

 

     Toplumda kabul görmeyen, günlük hayatta karşılığı olmayan isimlerin daha fazla dayatılmasının anlamı olmadığını düşünüyorum. Kürt ve Ermenî köylerinde durum daha da farklı. O bölge insanının anadilindeki isimleri değiştirmek, en hafif anlamıyla saygısızlıktır. Birinin gelip, sizin çocuğunuzun ismini değiştirmeye çalışmasından farksız bu. Buna kim izin verir ki? Bütün bu nedenlerle, bu yanlıştan dönülmesi için kampanyaya imza verdim.

 

     3 – Semanur Sönmez Yaman, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?

 

     “Köy” derdim sadece.

 

     Evimin adını koymaya hakkım olduğunu düşünürüm; çocuğumun, ortaya koyduğum san’at eserinin de öyle ama bir köy, oraya ilk ev yapan kişi de olsam tek başına bana ait olamaz. Köyü köy yapan, orada oturan insanlardır ve her köy, köylülerin ortak değeridir. Zaman içinde köyüme en uygun isim ortaya çıkacaktır, buna inanıyorum.

 

     4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?

 

     Yaşadığım şehri, İstanbul’u seviyorum en çok. Sokaklarını, tarihini, denizini, köprülerini hatta karmaşasını (bir tek trafiğini sevmiyorum, artık çekilmez hale geldi). Bu şehrin her daim hareketli, yaşayan bir şehir olmasına hayranım.

 

     5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?

 

     Fırat’ın adı, heybeti, efsaneleri, türküleri çok özel. Bu yönüyle geçmişten günümüze akan bir nehir sanki.

 

     6 – Desem ki, ben de ikinci bir Semanur Sönmez Yaman olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?

 

     Kendimi dışarıdan görmek farklı bir deneyim olurdu herhalde. Yine de herkes kendi olmalı, aksi zaten mümkün değil.

 

     7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?

 

     Qûr’ân-ı Kerîm’den Hucurat Sûresi 13. âyeti okurdum:

 

     “Ey insanlar! Şüphe yok ki, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allâh katında en üstün olanınız, Allâh’tan en çok korkanınızdır. Şüphe yok ki Allâh herşeyi bilir, herşeyden haberdardır.”

 foto 04.jpg

 

 foto 05.jpg

foto 06.jpg 

foto 07.jpg 

foto 08.jpg 

 

 

≈ İBRAHİM GÜÇLÜ ≈

 

foto 09.jpg

 

 

 

     Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz ikinci isim, tüm yaşamını kendi halkının özgürlüğü ve daha insanca bir yaşam sürmesi için harcayan, mücadele dolu hayatını halen dahi ilk günkü gibi sürdüren, koca bir ağaç, bir çınar: Hak ve Özgürlükler Partisi (HAKPAR) Kurucusu, Kapatılan Diyarbakır Kürd Derneği (KÜRD – DER) Genel Başkanı, Siyasetçi – Yazar İbrahim Güçlü

 

     Bazı insanlar, çok daha başkadırlar. Hiç kimseye benzemezler; fakat, herkese benzerler. Yaşadıkları toplumun arasındaki bir birey değil, toplumdaki her bireyden bir parçadırlar sanki. Râhmetli Abdulmelik Fırat gibi, ya da ne bileyim, büyük usta Ahmed Arif gibi.

 

     Biraz böyle bir insan gibi, İbrahim Güçlü... O’nu anlatacağım size. Becerebilir miyim bilmiyorum! Câhiller cesaretli olurmuş; deneyeceğim...

 

     1949 yılında Ankara’nın Şereflikoçhisar ilçesine bağlı Küçükdamlacık  (Hecîyan) köyünde, orta zenginlikte bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor İbrahim Güçlü.

 

     Köy, İç Anadolu Bölgesi’ndeki 300 civarındaki ve aynı şekilde, Kürtçe olduğu için isimleri zorla değiştirilen Kürt köylerinden biri. Başkent Ankara’nın 102 tane Kürt köyünden biri.

 

     İbrahim Güçlü’nün doğduğu Hecîyan, Ankara’ya 130 km uzaklıkta olduğu halde, köyde okul yok! Bundan dolayı, 1956 yılında Şereflikoçhisar Cumhuriyet İlkokulu’nda okula başlıyor, küçük İbrahim. Ortaokulu da, yine ilçede. İlkokul beş, ortaokul 3 yılda bitiyor.

 

     Ortaokul sıralarında sosyalist dünya görüşü ile tanışıyor. Aslında O’nun derdi ideoloji falan değil; Kürt sorunu. Sosyalist dünya görüşünün ve Türkiye’de sosyalist düzenin / iktidarın, Kürt sorununu ve yoksulluk sorununu çözeceğine inanıyor. Ne bilsin garibim; daha küçük bir çocuk! Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin “ateşli” bir sempatizanı oluyor. Zaten o dönemler, sol rüzgârın estiği yıllar: Nerde üç harfli bir hareket varsa, orda mutlaka ateş de vardır!

 

     1963 yılında Şereflikoçhisar’da ortaokulu bitirdikten sonra, 1967’de Ankara merkezde Yıldırım Beyazıt Lisesi’nde de liseyi bitiriyor.

 

     Aynı yıl Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanıyor. Fakülteye kaydını yaptırdıktan kısa bir süre sonra TİP Çankaya İlçe Teşkilâtı’na üye olarak müracaat ediyor ve TİP üyesi oluyor. Bununla yetinmiyor; TİP’in “gençlik örgütü” konumunda bulunan Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF)’nun da üyesi oluyor. Bir grup arkadaşıyla birlikte Hukuk Fakültesi İnsan Hakları Koruma Örgütü’nü kuruyorlar. Derneğin “kurucu dönem yönetim kurulu üyeliği” yapıyor. FKF üyeliği, 1969 yılına kadar devam ediyor. 1969 yılında Ankara Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) kurucu üyesi oluyor.

 

     DDKO, Türkiye’de Kürt öğrenci ve aydınlarının kurduğu ilk legal ve açık örgütlenme. Kürtler’in ulusal, kültürel, sosyal, dilsel, demokratik hak ve özgürlüklerini savunan bir oluşum. Bundan dolayı, kısa bir süre içinde faaliyetleri engellenmeye çalışılıyor. Eylül 1970’te DDKO’ya karşı genel bir gözaltı ve tutuklama operasyonu gerçekleşiyor. İbrahim Güçlü de gözaltına alındıktan sonra Ankara Nöbetçi Mâhkemesi tarafından tutuklanıyor ve Ankara Ulucanlar Kapalı Cezaevi’ne gönderiliyor.

 

     Ankara Ağır Ceza Mâhkemesi’nde O ve arkadaşları hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 141. ve 142. maddelerinden dolayı dâvâ açılıyor. Burada 12 Mart 1971 askerî darbesine kadar tutuklu yargılanıyorlar. Arkadaşları kimler mi? Hepsini siz de tanıyorsunuz, merak etmeyin: Mümtaz Kotan, Sabri Çepik, Nezir Şemmikanlı, Dr. Tarık Ziya Ekinci, M. Emin Bozarslan, Canip Yıldırım ve Musa Anter.

 

     Haziran 1971 tarihinde Diyarbakır – Siirt İlleri Sıkıyönetim Mâhkemesi’nde yargılanmak üzere Diyarbakır Askerî Cezaevi’ne gönderiliyor. Uzun bir yargılama sonucu, 16 yıl ağır hapis, artı, 5 yıl 6 ay Gelibolu’ya sürgün cezasına çarptırılıyor. 13 Temmuz 1974 yılında, Anayasa Mâhkemesi’nin “Genel Af Yasası”, eşitlik açısından belirli bir uyuma getirildikten sonra, tahliye oluyor.

 

     Tahliye olduktan sonra, Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde avukatlık yapan eşinin yanına gidip, oraya yerleşiyor İbrahim Güçlü. Tutuklandığı zaman Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 4. sınıf öğrencisi olan İbrahim Güçlü, bu fakülteyi 1976 yılında bitirebiliyor ancak.

 

     Stajdan sonra Ergani ve Diyarbakır’da avukatlığa başlıyor ama profesyonelce sürdürmüyor bu mesleği. Çünkü O’nun derdi başkalarının dâvâlarıyla değil, kendi dâvâsıyla meşgul olmak: Cezaevinden çıktıktan sonra Kürt ulusal hareketinin geliştirilmesi, Kürt kültürünün ve tarihinin araştırılması, Kürt gençliğinin örgütlenmesi için bir grup arkadaşıyla birlikte Rızgarî Dergisi’ni çıkarıp ve Komal Yayınevi’ni kuruyorlar. Devrimci Demokratik Kültür Derneği’nin ve Anti – Sömürgeci Kültür Derneği’nin kurulmasına öncülük edenlerden biri oluyor aynı zamanda.

 

     Rızgarî’deki ayrılıklardan sonra Ala Rızgarî olarak siyasî, örgütsel, entellektüel faaliyetlerini yönetici düzeyinde yürütmeye başlıyor. Daha sonraki yıllarda da Yêkıtîya Sosyalist, Platforma Yekıtîya Ala Rızgarî ve Hevgırtın – Kürdistan Demokrat Parti (KDP) çerçevesinde siyasî ve örgütsel çalışmalarını yürütüyor.

 

     1978 yılının Aralık ayından itibaren hakkında tutuklama kararı çıkıyor. Faaliyetlerini 12 Eylül 1980 askerî darbesine kadar illegal bir şekilde sürdürmek zorunda kalıyor. 12 Eylül darbesinden sonra ilk sırada vatandaşlıktan atılan biri oluyor.

 

     1980 yılının sonlarında kaçak yoldan Suriye’ye geçiyor. 7 yıl boyunca Suriye Kürdistanı, Irak Kürdistanı ve İran Kürdistanı’nda kalıyor. Bu süre zarfında, Türkiye’de sömürgeci – sömürge ilişkileri, 12 Eylül askerî diktatörlüğü ve anayasası, Irak Kürdistanı’ndaki otonomi, İran Kürdistanı hareketi, Suriye Kürdistanı hareketi, Sosyalizm’in yeni yorumu, Kürt örgütlenmesi vb. konularda broşürler yazıyor. Bu broşürlerinin çoğunu “Selim Keya” imzasıyla yazıyor.

 

     1987 yılında İsveç’e iltica ediyor ve “İsveç vatandaşı” oluyor. İsveç’te bulunduğu yıllarda Kürt hareketinin açık örgütlenme ve mücadele biçimini benimsemesi gerektiğini savunuyor. Demokratik Kitle Partisi (DKP)’nin kuruluşuna, program ve tüzük yazımına fiilen katkı yaparak siyasî kararların oluşmasına önermede bulunuyor. Demokratik Kitle Partisi, genel başkanlığını Şerafettin Elçi’nin yaptığı, Kürtler’in kurduğu ilk liberal parti idi. Yurtdışında bulunduğu zamanlarda ayrıca Yekıtîya Sosyalist, Rojev ve İnisiyatif dergilerine yöneticilik ve yazarlık yapıyor. İsveç’te Kürdistan Dernekleri Federasyonu tarafından çıkartılan Berbang adlı dergide redaksiyon üyeliği ve yazarlık, Hevgırtın, Rastîya Kûrdistanê, İstanbul’da yayınlanan Hevdem gibi dergilerde “İbrahim Güçlü”, “Selim Keya” ve “Mürsel Nemir” imzalarıyla yazılar yazıyor. Yazıları Kürtçe ve Türkçe olarak yayınlanıyor.

 

     26 Nisan 1998 tarihinde Kürt millet sorununun çözümüne katkıda bulunmak üzere Türkiye’ye dönüyor.

 

     2001 yılında Adana’daki bir basın toplantısında Ermenî sorunu ile ilgili yaptığı açıklamalardan dolayı “Ermeni ayrılıkçısı” olarak yargılanıp 1 yıllık cezaya çarptırılıyor. Ceza Yargıtay’da onaylanıyor. 33 sene sonra tekrardan Ankara Ulucanlar Kapalı Cezaevi’nin sâkini oluyor.

 

     Türkiye’ye döndükten sonra da çalışmalarını DKP’de sürdürüyor. Ancak DKP’nin Anayasa Mâhkemesi tarafından kapatılmasından sonra, arkadaşlarıyla birlikte yeni bir partinin kuruluşu için çalışmalar başlatıyorlar.

 

     Uzun bir dönem süren alan çalışmaları ve yaptıkları toplantılar sonucunda, Şubat 2002’de Hak ve Özgürlükler Partisi (HAKPAR)’ni kuruyorlar. Velâkin, HAKPAR’ın kuruluşundan 20 gün önce, Hevgırtın - KDP’den dolayı gözaltına alınıyor.

 

     HAKPAR istediği mecrada yürümediği için, bir grup arkadaşıyla “Kürt” ismiyle Ankara ve Diyarbakır’da kendi derneklerini, ayrıca Kürt Ulusal Birlik Hareketi (TEVKURD)’ni kuruyorlar.

 

     Aynı süre zarfında kalemle iştigal etmeyi de sürdürüyor İbrahim Güçlü. War ve Bîr dergileri ile Nefel, Net – Kurd, Hemdem, Rızgarî, Gelawej, Netewe, Haber Diyarbakır, Medya İronik, Serwext, Liberal Platform, Argun, Peyama Azadî, Kurdistan Post gibi web sitelerinde Kürtçe ve Türkçe yazılar yazıyor.

 

     2006 yılında Türkiye’nin Güney Kürdistan’a yaptığı askerî operasyonu protesto etmek için Diyarbakır’dan Habur’a kadar yürüyüş tertipliyor. Bu yürüyüşten dolayı tutuklanıyor, yargılanıyor ve 1, 5 yıl cezaya çarptırılıyor. Bu cezası halen Yargıtay aşamasında.

 

     İbrahim Güçlü şu anda Rızgarî, Gelawej, Net – Kurd, Medya İronik, Netewe, Kurd İnfo, Kurdistan News, NavKurd, Roja Kurd, Rojeva Kurd, PWD Nerin, Hemdem, Serwext ve Newroz gibi web sitelerinde Kürtçe ve Türkçe makaleler yazıyor. Zaman zaman da Kürdistan Federe Devleti’ndeki gazete ve dergilere Kürtçe yazılar yazıyor. Türk basınında değişik konularla ilgili çıkan röportajları var.

 

     2003 yılından günümüze kadar yazdığı yazılar, dergi ve gazetelerdeki röportajları, televizyon programlarındaki konuşmaları ve parti faaliyetlerinden dolayı onlarca dâvâdan yargılanıyor. Bu yargılanmalar sonucundaki 8, 5 yıllık hapis ve yüksek miktardaki para cezası, halen Yargıtay safhasındadır.

 

     Yazılarını Kürtçe ve Türkçe olarak kaleme alan İbrahim Güçlü, aslında her iki dili de bir “lehçe” olarak kullanıyor. Aynı dilin lehçeleri; “gönül dili”... Bizimle sohbeti de bu dilde yapıyor:

 

* * *

 foto 10.jpg

 

 

 

     1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

     İmza kampanyası aşamasında belirli kaygılarla “Kürdistan” isminin kullanılmamasını anlayışla karşılamıştım. Ama yaptığınız röportaj, röportaj yapan olarak sizinle röportaj yapılan kişi arasında çok özgün bir ilişki olmasına rağmen, köy ve diğer coğrafî alanların isimlerinin Kürdistan’da değiştirilmiş olmasına işaret edilememesini, tanım olarak “Kürdistan” kavramının telaffuz edilmemesini doğrusu anlayışla karşılamıyorum.

 

     Esasına gelirsek: Türk devleti tarihi boyunca Kürt köylerini, diğer coğrafî isimlerini değiştirmekten daha tehlikeli bir iş yaptı. Bütün isim değişikliklerini tartacak değişiklik ve inkâr, fiziksel ve kültürel jenosid, Kürtler’in ülkesi Kürdistan’ın isminin yok sayılması, Kürtler’in halk ve ulus olarak isminin ve varlığının inkâr edilmesi, literatürden, tarihten ve edebiyâttan, günlük yaşamdan silinmek istenmesidir.

 

     Ne yazık ki, daha sonra daha kapsamlı bir şekilde bahsedeceğim konulardan biri de, imza kampanyası başlatıldığı zaman “Kürt ulusu”, “Kürt halkı”, “Kürdistan” kavramlarının da imza kampanyasını başlatan arkadaşlar tarafından, belirli ve haklı olan kaygılarla telaffuz edilmemesidir. Bunun bir devlet kültür tuzağı olduğunu tespit olarak ileri sürmem, ileride aynı yanlışa düşmemek içindir. Ayrıca, Kürt köylerinin ve diğer coğrafî isimlerinin iade edilmesini talep eden, bununla önemli bir iş yapan Kürt ve Türk aydınlarının konuya ilişkin mentalitesini sorgulamak, tartışmaya açmak içindir.

 

     M. Kemal ve arkadaşları, İttihat Terakkici gelenekten gelen bir elittir. İttihat Terakkiciler’in büyük başları tasfiye edildikten sonra, İttihat Terakki’nin yönetimi M. Kemal ve arkadaşlarının eline geçti. İttihat Terakkiciler’in, Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında başlayan projesi, ulus olarak var olmayan bir Türk ulusunu ve devletini yaratma projesidir. M. Kemal ve arkadaşları da bu proje üzerinden hareket eden ve bu projeyi gerçekleştirmeyi beceren ekiptir. 

 

     Bu proje yaratılırken ve hayata geçirilmek istenirken, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu döneminin sahip olduğu değerlerinin de kökten değiştirilmesi amaçlanmıştır. Her ne kadar M. Kemal ve arkadaşları işe başlarken, bu amaçlarını açık bir şekilde ifade etmezlerse de, bunun M. Kemal ve arkadaşlarının gizli bir gündemi olduğu, daha sonraki pratikleriyle açığa çıkan ve somutlanan bir gerçektir.  

 

     İttihat Terakkiciler’in projesi, “Türk ulusunu yaratma ve hem de diğer ulusal topluluklardan, Kürtler’den yaratma projesi” olmasına rağmen, Kürtler’in ve diğer ulusal topluluklardan aydınların, örneğin Kürt ve Arnavut aydınlarının bu akımın içinde yer almış olmalarını anlamak zordur. Bu projenin, başından itibaren diğer ulusal topluluklara ve Kürtler’e karşı olduğu açıkça görülüyor. Kürtler’in böyle bir projeye destek vermesinin, kendilerini inkâr anlamına geldiği, Kürtler’in millet olarak kaderlerini Türk ulusuna bağladığı da bir vakıâ haline gelmiş oluyordu.

 

     Ya da var olan gerçeğin dışında bir algılanma ve aldatılma sözkonusu.

 

     Hangi nedene dayanırsa dayansın, ortada, başından beri Kürtler için bir sorun olduğu kesin.

 

     Bütün olup bitenlerden sonra, özellikle de Kürdistan’da silâhlı direnme ve bağımsızlık hareketlerinden (1919 – 1938), Kürtler’in katliâma uğraması ve jenosidin sürekli bir metod haline gelmesi döneminden sonra, Kürtler’in M. Kemal ve çok partili dönemde Türk siyasî partilerine gösterdikleri teveccüh ve halen de bu tutum içinde olmaları, sorunun anlaşılmadığını ortaya koyduğu gibi, yapısal bir hastalığın da ortada olduğunu gösteriyor.

 

     M. Kemal ve arkadaşları, Türk Ulus Devleti’nin kuruluş döneminde, Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesinde kalan ulusal topluluklara ve özellikle de Kürt ulusunun desteğine ihtiyacı vardı. Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu döneminde var olan ve ulusal çoğulculuk gerçeğini hemen ortadan kaldırmaları da olanaklı değildi. Bu nedenle, Türk Devleti’nin kuruluş aşamasında, Kürtler’in desteğini almak için, Kürtler’in inkârı gibi bir aptallık göstermediler.

 

     Elbette Kürtler’in desteği kazanılırken de, onların haklarının da genişletileceği, Kürdistan’ın özerkliğinin genişleyerek devam edeceği görüşü ve yalanı savunulmaya devam edilecekti.

 

     Türk Devleti’nin kuruluşundan sonra, M. Kemal ve arkadaşlarının iktidarları yere ayak basmaya başladıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’ndan devir ve miras alınan ulusal, etnik, dînsel, mezhepsel, fikirsel, sınıfsal çoğulculuğa son verildi. Otoriter ve faşizan bir Türk Ulus Devleti yapılandırıldı.

 

     Devlet, çoğulculuğu red eden ve giderek kemalist format kazanan bir ideolojiyi benimsedi. Kemalizm dışındaki tüm inanç ve düşünceler, gayr-i meşru ve düşman ilân edildi. Devlet için bir dîn ve mezhep yaratıldı. Etnik toplulukların hakları gasp edildi.

 

     Ulusal çoğulculuğa son verildi.  Lozan Antlaşması’yla Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesinden sonra, Kürt ulusunun varlığı inkâr edildi, Kürdistan işgal ve ilhak edildi, “sömürge altı” bir statüye indirgendi. Kürtler’in tüm ulusal hakları gasp edildi ve yasaklandı.

 

     Türk Devleti’nin Kürtler’in varlığını inkâr etmesi, “Kürtler’in Türk olduğu” tezinden sonra, “Kürt ulusu”, “Kürt halkı”, “Kürdistan” kavramları da yasaklandı. Bu genel ve büyük yasaklama stratejisine bağlı olarak, Kürt köylerinin, dağlarının, ovalarının, nehirlerinin isimleri değiştirildi. Kürtler’in kendi çocuklarına Kürtçe isim koymaları yasaklandı. Kürtler’in ulusal hak talepleri kanla bastırıldı. Tutuklamalar, cezalar, işkenceler Kürtler’in yaşamlarının esası olmaya başladılar.

 

     Kürt isimlerinin değiştirilmesi, Kürt ulusuna ve Kürdistan’a bağlı olan tüm  değerlerin, Kürt ulusunun fizikî olarak ortadan kaldırılması büyük stratejisine bağlı bir gelişmedir. Kürt isimlerinin değiştirilmesi, Kürt ulusunu yok etme projesinin küçük bir adacığı, asıl sorundan mütemim cüzî bir sorundur. Bu nedenle, Kürt isimlerin iade edilmesi de, Kürt milletinin ulusal haklarına kavuşmasını sağlayacak bir gelişme değildir, olmayacak da.  Sadece ön yargıların sorgulanması ve ileri adımlar için bir basamak olma özelliğine sahiptir.

 

     2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?

 

     Sizin başlattığınız kampanya, Kürt isimlerinin geri alınması konusunda yapılan ilk kampanya değildi. Kürt isimlerinin iadesi konusundaki kampanyalar daha önce de yürütüldü. Gelawej bu konuda kampanya yürüttü. Bu kampanya, “Kürdistan’da Kürt isimlerinin iadesi ya da Türkçe’ye çevrilen Kürtçe isimlerin Kürtçeleştirilmesi” kavramlaştırılmasıyla yürütüldü. Ayrıca benim de yöneticiliğini yaptığım Diyarbakır Kürt Derneği de 2006 yılında bu konuda ve benzer birçok konuda kampanyalar yürüttü. Bu kampanyalar önemli destekler aldılar.

 

     Sizin kampanyanızı da bu kampanyaların devamı bir kampanya gördüm. Kampanyanız, “Kürt ulusu”, “Kürdistan” kavramlarını sahiplenmeden başlatılmasına rağmen, bu kampanyayı iyi niyetli bir girişim olarak değerlendirdim ve destekledim.

 

     Kampanyanızı desteklerken de, “Kürt ulusu”, “Kürdistan” kavramlarının kullanılmamasını eleştirdim. Bunun, devletin inkâr politikasının farkına varmadan içselleşmesi, aydınların halen resmî devlet rasyonellerinin dışına çıkmaması olarak ele aldım. Ama bunun zamanla değişeceğini düşündüm.

 

     Umut ediyorum ki, kampanyanızdan sonra, kampanyayı destekleyen aydınlar, Kürtler’e dair kavramları ve tanımları, resmî devlet ideolojisinin dışında ele alma konusunda bir yerlere gelmişlerdir.

 

     Kürt isimlerinin iadesi sorunu, Kürt ulusunun haklarının kazanılması bütünlüklü sorununun bir parçasıdır. Soruna bütünlüklü bakıldığı zaman, asıl olan “Kürt halkının”, “Kürt ulusunun”,  “Kürdistan” kavramlarının benimsenmesi, kabul edilmesidir. Bu kavramlar benimsenmeden, diğer isim değişiklikleri konusunda atılacak adımlar, çözümleyici olmayacağı gibi, aydınlar açısından da çifte standartlılığı ortaya çıkarır.

 

     “Haritadan silinen Kürt isimlerinin geri alınması ve iade edilmesi” kampanyasına imza atma nedenim, büyük tabloda gizlidir.

 

     Kürt ulusu da, diğer tüm dünya ulusları, Türk ulusu gibi kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir. Kendi kaderini tayin ederken, kendi bağımsız devletini kurma, bağımsız devletini diğer bağımsız devletlerle konfederal biçimde birleştirme, federal devlet oluşturma hakkına sahiptir.

 

     Kürt ulusu bu büyük projesini ve stratejisini gerçekleştirirken, birçok alanda mücadele etmek ve projeler gerçekleştirmek durumundadır. Kürdistan ve Kürt ulusu ile ilgili isimlerin iade edilmesi ve değiştirilmesi de bu mücadele alanlarından biridir. Siz de bu alanla ilgili kampanya yürütmeye karar verdiğiniz zaman, benim için bu kampanyaya destek olmak bir Kürt aydını, yurtseveri, siyasetçisi, yazarı olarak zorunlu görevdi.

 

     3 – İbrahim Güçlü, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?

 

     Sorunuzun eksik olduğunu düşünüyorum. Sorunuzda köyü nerede kurmak istediğimize işaret edeceğiniz gibi, bu konuda bizi özgür de bırakabilirdiniz. Ama sonuçta sizin tercih ettiğiniz bir yerde olsa, özgür bırakılmam durumunda da tercihimde bir değişiklik olmazdı.

 

     Eğer “sıfırdan yeni bir köy kurma” özgürlüğüm ve hakkım, Kürdistan’da, Türkistan’da, Avrupa’da, Amerika’da, İran’da, Uzakdoğu’da olsaydı, ismini “Kürdistan” koyardım.

 

     Elbette bu ismi verili duruma bağlı olarak seçmiş bulunuyorum. Yani Kürtler’in ülkesi Kürdistan’ın  inkârı verisine bağlı olarak seçiyorum.

 

     Kürdistan’ın kuzeyinde kurduğum köye “Kürdistan” ismini, Türk Devleti’nin inkârcı, sömürgeci, sürekli katliâm ve jenosid politiklarına karşı bir protesto, bir mücadele sembolü olması için, Türk devleti tarafından Kürtler’e unutturulmaya çalışılan ülkelerinin hatırlatılması, tüm dünya uluslarının kendi devletlerine sahip olmalarına, tüm ulusal haklarını özgürce kullanmalarına rağmen Kürtler’in bağımsız devletten, egemenlik ve iktidar hakkından yoksun oluşunu hatırlatmak, onların namus ve vicdan duygularını harekete geçirmek için köyüme “Kürdistan” ismini koyardım.

 

     Dünyanın herhangi bir ülkesinde, alanında da kuracağım köye “Kürdistan” ismini koymamın nedeni, Kürt ulusuna yapılan uluslararası haksızlığı hatırlatmak, Kürtler dışında hiçbir ulusun bağımsız devletten mahrum olmamasının sorgulanmasını yapmak içindir.

 

     4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?

 

     Benim açımdan ülkemizden kasıt, Kürdistan’dır. Çünkü bazı aydın arkadaşlarımız Türkiye’yi de kendi ülkeleri olarak tanımlamaktadırlar. Ben, bu tanım ve yaklaşımın sakat, yanlış olduğunu söylüyorum. Ayrıca bu yaklaşımın, bütünleştirici olacağı düşünülmesine rağmen, ayrıştırıcı ve bölücü olduğunu düşünüyorum. Sorunu çözümlemediğini, çözümsüzlüğü derinleştirdiğini tecrübeler bize gösteriyor. Oysa gerçekçilik, sorunu olduğu gibi tanımlamaktır. Bu durum, eşyânın tabiâtına da uygundur. Sorunu tanımaya ve çözümlemeye de hizmet eder.

 

     Kürdistan da dört parçaya bölünmüş bir ülke, dört devletin egemenliği altında olan sömürge bir coğrafya olduğundan dolayı, Kürdistan’ın tek şehrini değil, dört şehrini sevme hakkını bana tanıdığınızı düşünüyorum.

 

     Öncelikle şunu belirteyim ki, ben de bütün  milletlerin fertleri gibi, hem bir bütün olarak Kürdistan’ı ve hem de bütün Kürdistan şehirlerini seviyorum. Ama önüme bir tercih koyduğunuz için, içim sızlayarak bir tercih ve ayrıştırmayı “ayrımcı yaklaşımın” dayanılmaz ağırlığı altında yapıyorum.

 

     Kürdistan’ın kuzeyinde Diyarbekir’i, doğusunda Mehâbâd’ı, güneyinde Hewlêr’i, güneybatısında ise Qamîşlo’yu seviyorum.

 

     Diyarbekir’i seviyorum: Çünkü bütün Kürtler’in kendileri için başkent seçtikleri bir şehir. 1925 yılındaki en büyük millî ayaklanma merkezlerinden biri. Her zaman Kürt millî – ulusal hareketine analık yapması ve diğer tüm Kürdistan alanlarını derinden etkilemesi ve merkez olma gücü. Kürdistan’ın çok sayıda çaplı ve ünlü liderlerini kaybettiği alan olmasıdır.

 

     Mehâbâd’ı seviyorum: Çünkü 20. yüzyılda Kürdistan’ın sömürge yapısını kıran, Kürtler’in devlet olmasını sağlayan çaplı bir liderlik gücünü ortaya çıkardı. Önemli bir kültür merkezidir. Qazî Mûhâmmed ve diğer lider arkadaşlarının idam edildikleri şehirdir. Medenî ilişkilerin var olduğu bir kent. Kadınların ve erkeklerin sosyal hayatın her alanında eşit olduğu nezih ve bir acılı şehir.

 

     Hewlêr’i seviyorum: Çünkü Kürdistan Federe Devleti’nin başkenti. Bütün Kürdistanlılar’ın güneşi ve pusulasıdır. Bütün Kürtler, günümüzde Hewlêr’den millî, kültürel, vicdanî, mücadeleci feyiz alıyorlar; Hewlêr’i kendileri için bir model kabul ediyorlar. Hewlêr, Kürt millî bilincinin, rûhunun canlı tutulmasında öncü rolü oynuyor.

 

     Qamîşlo’yu seviyorum: Çünkü Dr. Nafiz’ın, Dr. Nureddîn Zaza’nın, Cegerxwîn’in, Ekrem ve Kadri Cemil Paşa’ların, Arif Abbas’ların, Mellah Hesenê Hîşyar’ın sürgün şehirleri.  Bunun yanında, benim de sürgün şehrim. Fedakâr Kürtler’in bulunduğu bir kent. Çok yakın dostlarımın olduğu bir alan. Günlük hayatta Arapça konuşmayan Kürd’ü barındıran istisnâ bir şehir.

 

     5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?

 

     Bende, Dicle – Fırat’ın tek bir nehir olma algısı, gerçek olmamasına rağmen oluşmuş. Bu nedenle, Dicle – Fırat nehirlerimizin ismi hoşuma gidiyor. Elbette bunu söylerken, içim sızlıyor. Aras’ı, Murat’ı, Xabur’u, Avaşîn’i, diğer nehirlerimizi bu hoşlanmanın dışında nasıl tutabilirim ki?

 

     Dicle – Fırat’ın ismimden ziyade, bölünmüş Kürdistan’ı birbirine bağlayan nehirler olduğu ve medeniyeti ifade ettiği için, sevmemek olanaklı mı?

 

     6 – Desem ki, ben de ikinci bir İbrahim Güçlü olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?

 

     İbrahim Güçlü olmak demek, muhalif olmak, aykırı olmak, yalnız kalmak, haksızlıklara sessiz kalmamak, statüleri sevmemek, egemenlere karşı olmak, iktidarları sevmemek, iktidara yaklaşırken iktidardan kaçmak, demokratik olmayan davranışlara tahammülsüzlük, özellikle insanın insan eliyle katledilmesine karşı çıldırmak, sürgün, hapis demektir.

 

     Bunlara evet diyorsanız ve daha da deli olmak istiyorsanız, İbrahim Güçlü olmanızı önerebilirim.

 

     7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?

 

     İnsan her şeydir, insan yoksa hiçbir şeyin değeri yoktur. Bu bağlamda, insan yaşamından daha değerli birşey de yoktur. Bu nedenle, insan yaşamı ve değeri her şeyin üstünde tutulmalıdır. İnsan hak ve özgürlükleri kutsallık mertebesinde güvence altına alınmalı. Bu hak ve özgürlükler, hem kişisel ve hem de kollektif haklardır.

 

     İnsan yaşamı kısadır. İnsanın insana kötülük yapmasına izin vermeyiniz, vermemeliyiz. Çocukların açlıktan ölmesine izin vermeyiniz. Kadınlara haksızlık yapmayınız. İnsanın bir tarafı kadın ve bir tarafı erkek olarak görülür. Bana göre, insanın daha fazla tarafı ve alanı kadındır. Böyle olunca kadınlara daha fazla değer vermek gerekir. Bu nedenle, erkek ve kadın eşitsizliğini anlamak olanaklı değildir.

 

     Kadın ve erkekler eşit olduğu zaman insanlık daha fazla huzur bulur, kötülüklerden arınma ve uzaklaşma olanağı bulur.

 

     İnsanlar farklı ulusal ve etnik özelliklere sahipler. Farklı dînleri, mezhepleri, ideolojileri, felsefeleri benimsiyorlar. Uluslar, etnik gruplar, dînler, mezhepler, ideolojiler ve felsefeler arasındaki ayrımcılığa izin verilmemeli.

 

     Dünya büyüktür ve oldukça zengindir. Dünyanın büyüklüğü ve zenginliği her millete, herkese yetecek kadar boldur. Bu nedenle, paylaşımda cömert olalım. Paylaşım konusunda kavga etmeye, “benimki bin olsun” demeye gerek yok. Herkes eşit olmalı.

 

     Dünyayı birlikte yönetmek olanaklıdır. Dünyayı birilerinin, bir devletin, bir ulusun, bir dînin, bir mezhebin, bir sınıfın yönetmesi insanlığı felakete götürür. Bu da faşizme, totalitarizme, teokratizme, monarşizme, bonapartizme, diktatörlüğe yol çıkar.

 

     Bu nedenle uluslar, halklar, toplumsal kategoriler arasından ayrımcılık yapılmamalıdır.

 

     Bütün ulusların ve halkların özgür ve bağımsız yaşamalarına olanak sağlamalıyız.

 

     Bulunduğumuz tarihî dönemde, bir – iki millet, ulusal haklarından ve devletlerinden mahrumdur. Bunların başında da Kürt ulusu gelmektedir. Kürt ulusuna revâ görülen haksızlık, hem bölgesel, hem yerel, hem de uluslararası bir haksızlıktır. Bu haksızlığın ortadan kaldırılması gerekir.

 

     Birleşmiş Milletler’in, Avrupa Birliği’nin, insanlığın diğer ortak yönetim mekanizmalarının Kürt ulusuna yönelik haksızlığa göz yummaması, bu haksızlığın ortadan kalkması için uğraş göstermesi gerekir. Bu yapılmadığı sürece, vicdanlar sızlamaya ve kalpler kanamaya devam edecektir.

 

     İnsanlar, uluslar, halklar, dînler, mezhepler, sınıflar, fikirler, ideolojiler, felsefeler olarak birbirimize saygılı davranmalıyız.

 

     Birbirimizi sevmeliyiz.

 

     Açlık, işkence, şiddet, katliâm, jenosid en büyük insanlık suçudur. Elele vererek bu kötülüklere son vermeliyiz. Bunların sorumlularını yargılamalıyız.

 

     Dünyanın “büyükleri” kendilerine çekidüzen vermelidirler. Adaletli ve vicdanlı olmak için gayret etmelidirler.

 

     Savaşların nedeni, haksızlıklar, hak ihlalleri, çıkar çatışmalarıdır. Savaşın nedenlerini ortadan kaldırmak için olağanüstü çaba sarf etmeliyiz.

 

     Her türlü ayrımcılığa, haksızlığa, şiddete, zûlme, ırkçılığa, şovenizme, emperyalizme,  sömürgeciliğe, egemenlik sistemlerine son vermeliyiz.

 

foto 11.jpg

 

foto 12.jpg

foto 13.jpg 

foto 14.jpg 

foto 15.jpg 

foto 16.jpg 

foto 17.jpg 

foto 18.jpg 

foto 19.jpg 

 

 

 

≈ HATİCE YAŞAR ≈

 

 foto 20.jpg

 

     Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, 15 yıllık gazetecilik deneyimi olan, ulusal basında ağırlıklı olarak Kürt sorunu üzerine yazılar kaleme alan başarılı bir basın mensubu: Gazeteci – Yazar Hatice Yaşar.

 

     1975 yılında Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Boyunlu (Benê) köyünde doğuyor, Hatice Yaşar. Öyle dememiz gerekiyor çünkü, O doğduğunda köy Lice’ye bağlıydı. Çok sonraları Diyarbakır’ın Kocaköy (Karaz) nâhiyesini ilçe yaptılar; Benê’yi de Lice’den alıp oraya verdiler. Hatice Yaşar’ın doğduğu Benê, şu anda Kocaköy’e bağlı.

 

     Şirin mi şirin bir köy olan Benê’de doğup ilk oyunlarını oynayan küçük köylü kızı Hatice, ilkokulu şeherde, Diyarbakır Yeni İlkokul’da okuyor. Bir daha da ömrünün sonuna kadar terk etmeyeceği “okuma – yazmayı”, burada öğreniyor.

 

     Ortaokulun ilk yılını Diyarbakır Ortaokulu’nda okuduktan sonra, zorunlu nedenlerle Kocaeli’nin Karamürsel ilçesine göç ediyor aile. Evin afacan kızı Hatice de eğitimini Karamürsel ve Bursa’da tamamlıyor.

 

     Benê’den çıktık Diyarbakır’a geldik; ordan çıkıp Karamürsel ve Bursa’ya vardık; şunun şurasında İstanbul’a ne kaldı ki? Elini uzatsan değecek! Eh, uzatalım o zaman elimizi Dersaadet’e...

 

     Üniversiteyi okumak için 1993’te İstanbul’a geliyor. İstanbul demek ne demek? Tabiî ki masmavi Marmara demek. Marmara Üniversitesi “Gazetecilik” Bölümü’ne yaptırıyor kaydını.

 

.  Okul yıllarındayken Cumhuriyet Gazetesi ve Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde yazmaya başlıyor. 1996’da Yeni Yüzyıl Gazetesi bünyesine katılıyor.

 

     Üniversiteyi başarılı bir öğrencilik sonucu bitiriyor ve diplomasını alıyor. Artık durur mu? Tutabilene aşkolsun...

 

     1997 yılında Radikal Gazetesi’nde çalışmaya başlıyor. Bu gazetede tam 12 yıl emek veriyor; dile kolay...

 

     2009 yılında Kürdistan Haber Ajansı (AKNews)’nın İstanbul temsilciliğini yapmaya başlıyor.

 

     Yaklaşık bir yıllık AKNews beraberliğinden sonra haber ajansından günlük gazeteye geçiyor tekrar; asıl yerine.

 

     2010 yılında Star Gazetesi’nde yazmaya başlıyor. Bu çalışmalarını halen büyük bir başarıyla ve özveriyle sürdürüyor.

 

     Gazeteci ve yazar Hatice Yaşar, Star Gazetesi’nde ağırlıklı olarak politika, Kürt sorunu, toplumsal olaylar üzerine yazılar kaleme alıyor. Öyle sıradan yazılar değil bunlar; bilenler bilmeyenlere anlatsın.

 

     O, Kürt sorununun çözümü konusunda sürekli olarak umudu besleyen, büyüten ve aşılayan yazılar kaleme alıyor. Toplumsal barışı ve aydınlık yarınları inşâ etmek için ilk lazım olan şeyin “umut” olduğuna inanıyor çünkü.

 

     Belki de bu yüzden “Hêvi” ismini vermiş kızına, anne olduğunda. “Hêvi”, Kürtçe’de “umut” demek. Evli ve bir çocuk annesi bu gazeteci.

 

     Hatice Yaşar, annesinden Kürtçe’yi ilkokulda Türkçe’yi öğrenmiş ama, O bir anne olarak, kızı Hêvi’ye üçüncü bir dili daha öğretiyor; “gönül dili”... Bizimle sohbeti de bu dilde yapıyor:

 

* * *

 

 foto 21.jpg

 

 

     1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

     O köylerden biri de benim köyümdür. Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı “Beni” köyü. Sonradan adını “Boyunlu” diye tuhaf bir şey yaptılar. Bunu öğrendiğimde kaç yaşındaydım anımsamıyorum. Çocuk olduğumuz için bunun normal birşey olduğunu düşünmüştük ama bir tuhaflık da yok değildi hani. Ama henüz lügatimize “asimilasyon” gibi anlamı kötü, seslendirilişi afili bir Fransızca sözcük girmemişti. “Asimilasyon nedir?” diye sorsalar, Diyarbakır şivesiyle “Bir tür yemektir” diyebilirdik pekala.

 

     Sonradan aklımız erdiğinde, bu “asimilasyon” adlı yemeğin pek de yenmeyecek türden olduğunu öğrendik. Bizler “kara”ydık. Birileri “sarışınsınız” demeye getiriyordu. İşe önce doğduğumuz, belki de büyüdüğümüz yerlerin adını değiştirerek başladılar. Aslında birileri “delete” tuşuna basarak hafızâmızı sıfırlamak istiyordu. Böylece “Sen Kürt değilsin, Kürt diye birşey de hiç olmadı zaten” diyorlardı. Meselenin özü dil ile ilgiliydi. Dil, bir milletin temel, ayırıcı özelliklerinden biriydi. Bu yüzden “birileri” habire böyle bir dil olmadığını ispatlamaya çalışıp duruyordu. Tabiî bu durumda adı Kürtçe olan yerleri değiştirmek de amaca uygun görünüyordu.

 

     Burada bu işin edeplice siyasî ve sosyolojik tahlillerini yapmak istemiyorum. İşin gizli değil açık öznesi, tarafı olduğuma göre duygusal davranmaya hakkım var. Efendiler, köyümün adıyla alıp ne veremediğiniz var? 90’ını aşan ninem geçen yıl öldüğünde oraya hâlâ “Beni” diyordu. Nüfûs cüzdanımın “Doğum Yeri” bölümünde “Boyunlu” yazıyor olabilir ama ben oraya ısrarla “Beni” demeye devam edeceğim ve o köyün adını fazla geç olmadan nüfûs cüzdanıma yazdırmak istiyorum. 

 

     2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?

 

     Önceki sorunuzda da yanıtlamaya çalıştığım gibi bu işin öznesi durumundayım elbette. Kaldı ki olmasam bile hayat görüşüm nedeniyle bu türden anti – demokratik, asimile edici politikalara karşıyım ve gereken tavır neyse gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu çağda hâlâ bu tür işlerle uğraşıyor olmamız, Ümit Fırat’ın deyimiyle gelecek kuşaklar için pekala bir mizah aracı olabilir. Bir dilin inkârı üzerine gelecek nesiller epey fıkra türetebilir, espriler de patlatabilirler. Umarız bizler de yaşlı nineler olsak bile buna tebessüm ettiğimiz günleri görebiliriz.

 

     Biliyorsunuz, yakıcı bir Kürt meselemiz var. 2009’da hükûmetin başlattığı “açılım” sebebiyle ismi değiştirilen yerlerin adının geri verilmesi gündeme geldi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Güroymak’a gittiğinde “Sevgili Norşînliler” diye hitab etti. Hem Norşînliler’in hem de dili yasaklanmaya çalışılan Kürtler’in avuç içini patlatarak alkışlaması ve sevinçten ağzı kulaklarına vararak gülümsemesi bende hüzün yaratmıştı. “Norşîn” adını duymak bile mutlu olmaya yetiyordu. Aslında meseleyi çözmek o kadar kolaydı ki, buna rağmen “birileri” halka acılar çektirmek pahasına çevre yollarında dolaştırıp duruyordu bizi. İşte hüzün verici olan buydu.

 

     3 – Hatice Yaşar, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?

 

     Ben “Hêvi” adını çok severim. Kürtçe’de “Umut” demek. Köyümün adını “Hêvi” koymak isterdim ben de.

 

     Onca ölümlere, anaların evlatsız kalmasına, rûhlarda belki de silinemeyecek izler oluşmasına rağmen içimde hâlâ bir umut taşıdığım için köyüme bu ismi vermek istiyorum. 1980’lerin Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları bilmeme, 1990’larda coğrafyamızın neredeyse kana ve acıya doymasına rağmen, 3 bini aşkın köyün boşaltılıp insanların yerlerinden yurtlarından edilmesine rağmen içimde hep bir umut oldu. Bugün o umudum hâlâ var. Bu yüzden köyümün adı “Umut” olmalı. Çünkü her isim aynı zamanda bir hikâyedir. Bu köyün adı da aslında bu topraklarda yaşananların hikâyesini anlatacak.

 

     O köyde yaşayanlar, gelecekte yaşayacak olanlar neden bu köye “Hêvi” dendiğini bilecekler. Bu coğrafyada neredeyse toprağın kana doyduğu “düşük yoğunluklu bir savaş” yaşandığını, onbinlerce insan öldüğünü, bir dilin yasaklandığını, ama bir gün akl-ı selimin devreye girmesiyle meselenin çözüldüğünü konuşacaklardır. Kıssadan hisse, en kötü zamanlarda bile insanların bir gün barış olacağına dair umudu olduğunu bileceklerdir.

 

     4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?

 

     Benim iki şehrim var: Biri Diyarbakır, diğeri İstanbul.

 

     İstanbul’u, ilk gençlik yıllarım burada geçtiği, burada gazeteci olduğum, burada âşık olduğum, burada bir çocuğum olduğu için seviyorum. İçinden deniz geçtiği, kendinizi kaybedebildiğiniz, Kürd’ü, Laz’ı, Türk’ü, fâkiri zengini, iyisi kötüsüyle karmakarışık bir şehir olduğu için...

 

     Diyarbakır… Burada doğduğum, burada çocuk olduğum, beraber oyun oynadığım ama “gidip de dönmeyen” arkadaşlarım olduğu için. Bana hem umut, hem de hüzün verdiği için seviyorum. Vefanın ne demek olduğunu öğrettiği için. Evleri avlulu, sokakları dar, etrafını surlar çevirdiği, sur dibinde ciğer kokusu alabildiğim için, aynasına baktığımda kendimi gördüğüm için...

 

     Çocukluğumu hatırlattığı, beni ben yapan pekçok şeyi orada öğrendiğim için. Farklı kültürlerle orada tanıştığım için. Ermenî komşularımız olduğu, arkadaşlıklarımız en saf haliyle yaşandığı için. Mıgirdiç Margosyan hemşerim olduğu için….

 

     5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?

 

     Fırat ve Dicle’yi seviyorum. Aynı şekilde Asi Nehri’ni de çok seviyorum.

 

     6 – Desem ki, ben de ikinci bir Hatice Yaşar olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?

 

     Size bir uyarıda bulunamam. Neticede kimliğim nedeniyle benim de yaşadığım nahoş şeyler oldu. Ama bir Diyarbakır Cezaevi’nden geçmiş olanları, köyü yakılanları, göç ettikleri yabancı yerlerde yaşamak zorunda kalanları düşündüğümde benimkisi devede piredir. Ama ben yine de birbirimize benzemekten çok farklı olmanın daha anlamlı olacağını düşünürüm. Onun için siz Sediyani olarak kalın, ben de Hatice Yaşar.

 

     7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?

 

     Birbirinizi sevmeye çalışın.

 

     Sevemiyorsanız anlamaya çalışın.

 

     Anlamıyorsanız tahammül etmeye çalışın.

 

     Barışmaya çalışın.

 

     Barışamıyorsanız küs olmamaya çalışın.

 

 

 

 

≈ HASAN BİLDİRİCİ ≈

 

foto 23.jpg

 

 

     Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, çile dolu bir yaşamıyla biriktirdiklerini, bugünkü güzel karakteriyle birleştirerek yaşama geri kazandırmaya çalışan bir kalem erbabı: Araştırmacı – Yazar Hasan Bildirici.

 

     Nüfûs cüzdanında “1960 Ahlat” doğumlu diye yazıyor Hasan Bildirici’nin. Ahlat doğru doğru olmasına da, gerçek tarihe dair çeşitli rivayetler var. Sorduk soruşturduk; herkes kafadan birşey uydurdu. “En doğrusunu halası bilir” dediler; biz de gittik, halasının elini öptük, rica ettik bize söylesin diye. Dedik, “Halası, bu işin doğrusunu sen bize anlatsan”; dedi, “iki siyâh ineğin evimizin önünden geçtiği gün doğmuştu bizim Hasan.”

 

     Hayatı tanıdığında annesizmiş küçük Hasan. Üvey annesi varmış. O’nu doğuran kadın, Ahlat’ın tanınmış Kürt aşiretlerinden birinin kızı. Kürtlüğünü O’ndan almış Hasan. Küçükken inatlaştığında, “Kürt damarı tuttu” derlermiş.

 

     Annesinin ve dayılarının kişiliği baskındır kendisinde. Baba tarafı, Van Gölü çevresine bin yıl önce gelip yerleşen Türk ailelerinden biri. Kürtler’den kız almışlar, ama kendi halindeki Türklük’leri hâlâ baskın. Anlayacağınız bizim Hasan, Türk – Kürt karışımı bir insan; benden duymuş olmayın ama, bu özelliğini seviyor da haa...

 

     Daha sonra götürülüp atıldığı Ahlat Yatılı Bölge Okulu’nda, köylerinden toplanıp getirilmiş Kürt çocuklarının, ağızlarından yanlışlıkla Kürtçe bir kelime çıkardıklarında parmak uçlarından nasıl sopa yediklerini görerek büyüyor, küçük Hasan. Fakat Hasan Kürtçe bilmiyordu. Arkadaşlarının parmak uçlarından sopa yemelerine neden olan bir dili de, orada öğrenemezdi herhalde.

 

     Hâlâ da öğrenememiş. Biraz anlar, ama konuşamaz. Konuşamaz; tıpkı Kürtçe bildikleri için parmak uçlarından sopa yiyen o Kürt çocuklarının da konuşamadığı gibi.

 

     Ortaokulu Tatvan Yatılı Ortaokulu’nda okuyor. Orada da bu kez Dersim, Varto ve Bingöl’den gelen Alevî çocuklarının inançlarını nasıl gizlediklerini görüyor. Parmak kadar boylarıyla, Alevî olduğundan şüphelendikleri arkadaşlarına, “ana – bacı bilip bilmediklerini” soruyorlarmış, Hasan ve arkadaşları. Egemen inanç ve ırk biçimi ilkokulda onları rahat bırakmadığı gibi, ortaokulda da bırakmıyordu ve küçücük halleriyle büyük yalanların ve iftiraların kurbanıydılar, bu şekilde.

 

     Ortaokul son sınıfta, sol eğilimle tanışıyor. 1974 yılı. Yavaş yavaş Alevîler’e ve solculara ilişkin algıları değişmeye başlıyor.

 

     Ortaokuldan sonra gittiği Malatya Ziraat Okulu, okul değil bir cehennem: 100 kişilik okulda 50 kişi MHP’li, 30 kişi İslamcı, 20 kişi Alevî, 10 kişi Kürt, 10 kişi de solcu. M. Ali Ağca’ların, Oral Çelik’lerin zamanı. Ortaokul talebelerinin bile kurşunlandığı, kablo ile boğulup atıldığı, kafalarının kesildiği bir zaman. Bu atmosferde onlara hep Türk millîyetçisi olmak için zaman tanınıyor. Nasıl bir psikoloji olduğunu bana değil kendisine sorun; okulunuzun Alevî olan hademesini gözünüzün önünde bıçakla delik deşik edip öldüren kişiyle aynı sınıfta olmak.

 

     “Malatya’da geçen üç kâbus yılı en iyisi anlatmayayım” diyor Hasan Bildirici, bizimle yaptığı sohbette. “İsyancı kişiliğim orada şekillendi” diyebiliyor ancak. Üstelemiyoruz biz de, üzerine varmıyoruz fazla. Malatya’yı tren istasyonu ve terminal MHP’liler tarafından tutulmuş olduğu için, 1978 yılında yürüyerek terk ediyor çünkü. O da, bir gece yarısı... Okulun bitmesine bir hafta kala!

 

     1980 yılında tutuklanıyor. Çok işkence görüyor, çok. Arkadaşları gözünün önünde işkenceyle öldürülüyor. Bir Sait Şimşek vamış meselâ. Nizipli bir sabun işçisiymiş; PKK’li. 1980 yılının Ekim ayında Gaziantep Adliyesi’nin altındaki sorgu merkezinde askıda iken, kafasının altında piknik tüpü yakılarak öldürülüyor. Piknik tüpünü işkenceci polisler, sorguya ara verdiklerinde çay demlemek için kullanıyorlarmış. Sait Şimşek’in yanık kafa kokusu genzinden hiç gitmemiş Hasan’ın. 1981 baharında ise, Gaziantep Askerî Cezaevi’nde Dev Yolcu Veysel Güney yanlarında idam ediliyor. Yaralı yakalanmıştı. Yaralarını iyileştirmeden asıyorlar.

 

     1991 yılında Ceyhan Özel Tip Cezaevi’nden tahliye oluyor. Çıktıktan sonra hesaplıyor; 12 yıl yatmış! Dile kolay... 

 

     Dışarıyı unutmuş... Ceyhan Emniyet Müdürlüğü’nde parmak izi alınıp sokağa salınıyor. Serbest güyâ artık; seviniyor. Bu sevinçle başlıyor yürümeye. Fakat o ne? Sokaklar, arabalar, şehir üstüne geliyor sanki. Emniyet Müdürlüğü’nün önüne çöküyor. Yürüyemiyor; bacakları tutmuyor. Epey bir süre oturduktan sonra bir taksi tutuyor ve cezaevinin kapısına geri gidiyor. Çünkü tahliye olduğu gün “görüş günü” imiş. “Kapıda mutlaka tanıdık aileler vardır” diye düşünüyor. Düşündüğü gibi de çıkıyor; onlardan birine sığınıyor, onlar da alıp götürüyorlar O’nu. Oradan da Bitlis’e gidiyor, memleketine.

 

     Bir hafta kadar kalıyor Ahlat’ta. Bir haftanın sonunda devletin “güvenlik” sorumluları O’nu karakollarına çağırıyorlar ve Ahlat’ı terk etmesini istiyorlar. O gün bugündür, bir daha da gidemiyor Ahlat’a.

 

     Çoğu yasaklı ve cezalı olan kitaplar yazdı, Hasan Bildirici. Birçok yazarı ve muhabiri öldürülen Özgür Gündem Gazetesi’nin kuruluşunda yer aldı. O’nu ilk fırsatta öldürmek için takip edenlerle köşe kapmaca oynayacak kadar gözü kara çalıştı. Yeniden cezalar da alınca, 1993 yılında Avrupa’ya çıktı.

 

     Şu an İsviçre’de yaşıyor. En kısa sürede yasaklanacak romanlar yazıyor ve Rojeva Kûrdistan (www.rojevakurdistan.com)  sitesini düzenliyor.

 

     Bir yatılı okulda, köylerinden toplanıp getirilmiş Kürt çocuklarının, ağızlarından yanlışlıkla Kürtçe bir kelime çıkardıklarında parmak uçlarından nasıl sopa yediklerini görerek büyüyen bir çocuk olarak, şu anda, “ülkede konuşulan tüm yerli dillerin resmî dil statüsünde olduğu” İsviçre gibi medenî bir ülkede yaşamanın kıymetini, Hasan Bildirici’den daha iyi kimse bilemez sanırım.

 

     4 tane resmî dili olan İsviçre’de yaşayan Hasan Bildirici, bir yandan Kürtçe’nin Türkiye’de özgürlüğüne kavuşması için kitaplar yazarken, bir yandan da yaşadığı ülkeye, İsviçre’ye bir “5. resmî dil” kazandırmanın mücadelesini veriyor. Bu dil, bizimle sohbet ettiği dil; “gönül dili”:

 

* * *

                                            

foto 24.jpg

 

 

     1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

     Coğrafyamızın ve insanlarımızın dengesiyle çok oynamaktan dengesiz bir toplum ve coğrafya yarattılar. Herkesi aynı ırk, dîn ve özellikten yapma uğraşı başlangıçta bu uygulamanın sahiplerine iktidar ve güç sağlamış olabilir. Fakat zaman içinde rejimi çürütüp yıkacak olan da birbirini soyup soğana çeviren tek ırk, tek dîn, tek özellik uğraşının yarattığı insan tipi olacaktır. Çürüme ve yıkım her yerde böyle başlamıştır. Şöyle düşünün: Bir ülkede daha çok Türk ve Müslüman görünmek maddî bir çıkar ve iktidar olanağı sağlayacaksa, o zaman başkaları da daha çok Türk ve Müslüman görünmek isteyecektir. Aynı şey bir Alman ve onun dîni olan Hristiyanlık için de geçerlidir. Tarihte, şimdi bile en zengin ve hükmeden imparatorluklar ve krallıklar çok kültürlü olanlardır. Çok kültürlülük büyük bir zenginliktir. Irkçılar bunu anlamazlar. Onlar herkesi kendi ırkından yapar, sonra da birbirlerine düşürürler.

 

     İsim ve köy değişikliklerini de tek soy, tek dîn, tek davranış istemenin isimlere yansıtılması olarak algılayın. Laz’ın, Kürd’ün, Arab’ın, Çerkes’in, Ermenî’nin elinden köyünü alıp, bir de ismini değiştirmek işlenmiş suçların delillerini ortadan kaldırmak anlamına geliyor. Halbuki bundan bin yıl öncesine kadar Anadolu ve Kürdistan’da belki de tek Türkçe isim ve köy ismi yoktu. Şimdi ötekilerden bir kalıntı yok. Peki bu bizi mutlu etti mi? Ne kadar mutlu olduğumuz ortada.

 

     2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?

 

     İyi ve anlamlı bir çaba. Bu nedenle imzaladım.

 

     3 – Hasan Bildirici, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?

 

     İsim vermeyi köy çoğunluğunun kararına bırakırdım.

 

     4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?

 

     Anteb’i seviyorum. 18 – 20 yaş arası orada yaşadım. Bana çok mazlum ve çalışkan bir şehir gibi görünürdü. Yemek kültürü ve zanaatkârlık çok gelişkindi. İş disiplini ve anlayışını da ahlaklı bulmuştum.

 

     5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?

 

     Van Gölü benim için okyanus, deniz, göl ve nehirlerin toplamıdır. Denizlerden kopup, dağlara sığınmış asi bir çocuktur O. Onun için en çok Van Gölü’nü yazdım. İllâ bir nehir söylemem gerekirse, Nemrut Dağı patlamadan önce bugün Van Gölü’nün bulunduğu yerde nehirler varmış. Nemrut Dağı’nın lavları, Botan’a, yani Dicle ve Fırat’a doğru akan suların önünü kesmiş. Van Gölü’nün böyle oluştuğu söylenir. Gökyüzünün açık olduğu ve Van Gölü’nün mavi bir atlas gibi sakin durduğu zamanlarda su altında kalmış o nehirlerden birinin kaynamasını su yüzeyinden seçmek mümkündür. Ben en çok Van Gölü altında kalan gizemli akarsuları sevdim.

 

     6 – Desem ki, ben de ikinci bir Hasan Bildirici olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?

 

     Ben üç yaşındayken annemi kaybettim. Ondan bana bir siyâh – beyaz resim dahi kalmadı. En iyisi hiç Hasan Bildirici olmayın. Hasan Bildirici hayata daha üç yaşında yenik başlamış biridir. Bu yenikliği giderebilmek için kendini vurmadığı dağ taş kalmamıştır. Fakat hayat karşısındaki yenikliğini giderebilmiş değildir. Yazar ve isyancı kişiliğim de bu açığı kapatamadı. Baskı, zûlüm ve zorbalığın olmadığı bir ortamda çiftçilik yapmak isterdim. Bana ait mütevazi çiftlik, doğup büyüdüğüm Van Gölü’nün kıyısına yakın olmalıydı. En büyük sorunum da, komşu evlerdeki çocukların bahçemden meyve aşırması şeklinde cereyan etseydi keşke. Düşünsenize, kimsenin size ırkınızı, mezhebinizi, inancınızı, siyasal eğiliminizi sormadığı doğal bir ortam.

 

     7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?

 

     Eğer tek dîn, tek mezhep, tek inanç ve tek ırktan insanların hâkim olduğu bir sokak, mahalle, köy veya ülkede yaşıyorsanız çok şanssızsınız. Sabah evinizden çıktığınızda, sokağınızda Türk, Kürt, Ermenî, Arap, Afrikalı, Amerikalı, Rum, Yahudî veya Fransız ile karşılaşma olanağınız varsa çok şanslı bir yaşam sürdürüyorsunuz demektir ve lütfen bunun değerini bilin.

 foto 25.jpg

 

foto 26.jpg 

foto 27.jpg 


foto 28.jpg 

 

foto 29.jpg 

foto 30.jpg 

 

 

 

Söyleşi ve Biyografiler: İBRAHİM SEDİYANİ

 

 

İmza kampanyasına ulaşmak için:

 

http://www.ufkumuz.com/imza/

 

 

 

 

YORUMLAR

İbrahim Sediyani 03-06-2011, 17:08:34
Mahmud Kardeş'e
Aleykum selam, Mahmud Abi.

Allâh razı olsun ancak nasıl bir şey yapmamızı istediğinizi yazmamışsınız.

Elbette her güzel iş önce fikir olarak oluşur. Düşündüğünüz şeyleri site yönetimiyle (yorum değil mail olarak) paylaşırsanız, siteden sorumlu kardeşlerim de bunu benden isterlerse, benim de elimden gelen birşey olursa seve seve yaparım tabiî ki. B'slav û evin.
Mahmut 30-05-2011, 11:12:25
Farklı ve Renkli
Selamun aleykum. İbrahim kardeş yaptığınız haber tarzında farklı konuları da aynı şekilde bizlerle paylaşmanız mümkün mü?
sermest 25-05-2011, 19:24:05
Yapılan sohbetler çok güzel. özellikle İbrahim Güçlü'nün verdiği cevaplar varolan ezberleri kırma noktasında taktire şayandır.

Kategorideki Diğerleri

"Dünü ve Bugünüyle Yakup ASLAN" I.BÖLÜM
Yakup ASLAN’ı bu gün yazmada etkili kılan unsurların neler olduğunu öğrenmek için gezdiği yerleri yeniden tazeler gibi bu röportajımızda elimizden gel
Yazarımız Kutbeddin  NURLUBAŞ ile SAİD-İ KURDİ Üzerine  [ II ]
Daha önce belirttiğimiz gibi, sürgün olarak sekiz yıl kalacağı Isparta’nın Barla nahiyesine sürüldüğünden bahsetmiştik. İşte ilk ciddi Risale yazımı v
Yazarımız Kutbeddin  NURLUBAŞ ile SAİD-İ KURDİ Üzerine
Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes'e 80 küsur yaşında olduğu halde, Kürt ve Kürdistan kavramlarını kullanarak en yetkili makamlara s
Molla Mansur Güzelsoy'un Eşi Lamia Hanımla Röportaj 
Ne yazık ki Seyda Molla Mansur hakkında elimizde fazla bilgi yok. Ancak arkadaşları, eşi ve dostları yaşıyorlar; maalesef onlarla da bugüne kadar bir
Seydayê Mustafa Naim ile "Seyyid Kutub’a dair"-IV:Akide ve Tevhid
Tabii elbette, Seyyid’in töhmet altında bırakıldığı, hakkında ileri geri konuşulduğu konuların başında akidesi etrafında yapılan tartışmalar gelmekted
Bi Pîreka Seydayê Mele Mansur Lamîa Xanimê Re Hevpeyvin
Mixabin di derheqê Seydayê Mele Mansur de di destê me de pirr malumat tune. Belê hevalê wî pîreka wî dostên wî saxin lê heya îro xebatek li ser nehatî
'Ulus devlet zulmünün en acı faturasını Kürtler ödemiştir'
Gün geldi Sarıkamış’ta iliklerimize soğuğu işledi, gün geldi kutsalımıza kara çizgi çekti, gün geldi tahtını kıyımların üzerine dikti, gün geldi sırtı
İkbal Der Başkanı Akbaş: "Kürt sorunu, başörtüsü kadar haktır "
Gençlik bize göre debisi yüksek bir ırmaktır. Doğru kanallara aktı mı faydası tahminlerin üzerindedir. Yanlış kanallara yönlendirilince zararı tahmin
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 8 (ÖZEL BÖLÜM)
Bu sekizinci buluşmamızda, masanın diğer tarafında Yeni Akit Gazetesi Yazarı ve Ortadoğu Uzmanı Gazeteci Ahmet Varol, İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin
Mustafa Naim ile "Seyyid Kutub Siyasal İslam ve İslam Devleti’ne" dair (III)
Şehadetinin 45. Yılında, yazarımız Seydayê Mustafa Naim ile Seyyid Kutub üzerine yaptığımız söyleşinin üçüncü kısmını “Siyasal İslam ve İslam Devlet
Seydayê Mustafa Naim ile "Seyyid Kutub’a dair"- II (Söyleşi)
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 7
  Mustafa Naim ile Şehadetinin 45. Yılında:  'Seyyid Kutub'
Mazlumun dini sorulmaz
Necmi Kaya İle Şeriatiye Dair - II (Söyleşi)
Necmi KAYA:"Bugünün Müslümanları için Şeriati çağdaş bir İbrahim’dir."
"Özerk yerler vergi vermeyecek, devletten yardım alacak"
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 6
Ekinci: DTK özerklik ilan etse ne olacak?
Laçiner: BDP, Tıpkı Doğu’nun CHP’si Gibi
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 5
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri-4
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri - 3
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 2
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 1
Adnan FIRAT ile “Demokratik Özerklik” üzerine
Raşid Gannuşi ile Söyleşi
Miroğlu: Kürtler Türklere güvence versin
"Birlikte yaşam paktını kurmalıyız"
 Ayrılırsak iki faşist devlet oluruz

DUYURULAR

 

FACEBOOK

 

EDİTÖR

 

YAZARLAR

 
Zülfikar FURKAN

Dibîstana Kurdî

Azad SERHILDAN

Günah ve Tövbe

RÖPORTAJ

 

En çok Okunanlar  Bugün  Dün  Bu Hafta  Bu Ay  
1 Katliamdan kurtuldu Kürdistan'a Göç Etti
2 Zorda olan sensin aslanım
3 "Roboski Katliamında kimin emir verdiği önemli"
4 Predatörler 37 dakika görüntü almış
5 Taraf'tan Erdoğana
6 Aliya'nın dublörü 15 sene sonra ortaya çıktı
7 Anayasada 2 madde tamam
8 Kıvrıkoğlu'nun ölmesi Çevik Bir’in işine yarardı
9 19 Mayıs törenine katılan albaya gözaltı

KONUK YAZARLAR

 
Mehmet Ali Anşin

Anneler Günü

M.Latif YILDIZ

Devletin İtibarı

Yorum Hattı
"Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır"Hz. Muhammed s.a.s
Yüce Rabbim bu bacımızın yar ve yardımcısı olsun.Çocuklarına ve eşine sabırlar versin. "Güçlü iken ...
hüseyin canan
Gerçek "Kardeşim" İçin.. >>
Biz site okurlar için büyük şans olduğu kesin ama tüm Türkiye için mi bilemem. Malum bazen iğneliyor...
Naim Kamer
Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 21 >>
yol arkadaşım
Selam sana yakub kardeşim.Çok güzel ve duygulu yazmışsın okudukça o günleri hatırladım bende biraz ...
zeki kaya
Asya Konvoyu ve Çelişkiler IV >>
Bu güzelliğin emsali yok
Bu dünyada ne kadar ödül varsa, yazı, gezi, edebiyat, sanat, tarih, kültür, mimari, coğrafya, toplum...
Face arkadaşı
Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 21 >>
"Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, ka...
Mus'ab
Gerçek "Kardeşim" İçin.. >>
Sözde müslüman
Çünkü Bazı insanlar Allah'ın ayetlerini az bir pahaya satıyorlar.Dünya hayatını ahiret hayatına terc...
HİLAL
Uludere ve yalanlar >>
Yanlış anlamaya sebebiyet vermişim; insanın tüm bilgisi,karşısındakinin anladığı kadardır derler ya,...
fatme
Sonradan Aşılmayan Duvarlar >>
Ah ah.. Sevgili üstad.. Yüreğin ne güzel duygular menbaı olmuş. Bu cümleler insanı deli eder. Sevda ...
Şıvan
Anneler Günü >>
Selamun aleykum. Değerler elimizdeyken hakettikleri kıymeti vermeyiz,hep bizimdirler sanırız. Bunu ...
vuslat
Anneler Günü >>
el insafffff
Sayın FATME kardeş... yav yazar bu kadar uğraşmış, bazılarının incinmemesi için alt altan yazmaya ...
muselman
Sonradan Aşılmayan Duvarlar >>
fidan göngürün çocukları onun yolunu beklemiyorlarmı...
Amed'te bir Kayıp Annesi: Hayatın Tadı Tuzu Anneler >>
Allah insanlarla vijdan aracılığıyla konuşur.ama vijdanlar o kadar körelmiş,ki sesini duyuramıyor.Ç...
Hilal
Tazminat değil, adalet istiyoruz. [Video] >>
bu katliamı yapanın üstünü ortmeye çalışanın Allah bin belasını versin .......
Tazminat değil, adalet istiyoruz. [Video] >>
hocam sizi kutluyorum bu konuda herkesin destek vermesi şart özelikle meclis ortamında kulis yapılma...
peki naşat
ESKİ YER İSİMLERİ (FORUM) >>
"Böyle bir hareketin batıdaki cemaat önderlerinden ve dernek-vakıf liderlerinden onay alamaması duru...
Cendel
Sabiha Ünlü İle "Bizim Toprağın Dili"ne Dair.. >>
bu kitap hediye edilmeli!
Başta fıkıh prof.Hayreddin Karamana göndermeyi düşünüyorum.Sonra vicdan sahibi olduğuna inandığım Tü...
hüseyin canan
Sabiha Ünlü İle "Bizim Toprağın Dili"ne Dair.. >>
özellikle türklere okutun bu kitabı..........
sabiha abla kalemine ve o temiz duruşuna selam olsun.kitabın benim için bir arayış içinde olupta işt...
ibrahim
Sabiha Ünlü İle "Bizim Toprağın Dili"ne Dair.. >>
"Sizin gibi insanların yok sayılan ve gizlenen tepkileri nelerdi ve hangi amaçlar için tepkileriniz ...
musab
"Dünü ve Bugünüyle Yakup ASLAN" I.BÖLÜM >>
Allah'ın selamı hepimizin üzerine olsun. Sabiha ablaya bir sorum olacaktı, kitabın basımı için İslam...
evdal
Sabiha Ünlü İle "Bizim Toprağın Dili"ne Dair.. >>
Rabbim Razı olsun bu değerli samimi, muvahhid, mücahide müslümandan.. Sabiha Ünlü denildiğinde yüreğ...
xerip
Sabiha Ünlü İle "Bizim Toprağın Dili"ne Dair.. >>

YORUM/ANALİZ

 

IKTIBAS

 
Ahmet ALTAN

Sakız

Orhan Miroğlu

Anne ve Oğlu’na

Remzî PÊŞENG

Özerklik

DOSYA

 

LİNKLER

GAZETELER

Yeni Asya Yeni Şafak
Türkiye Vakit
Star Sabah
Taraf Zaman
bugun Hürriyet
Radikal Vatan
Akşam Milliyet

Video Galeri

Diğer Videolar

Öze Dönüş Platformu Hakkari Kutlu Doğum Haftası Etkinliği 3.Bölüm
Öze Dönüş Platformu Hakkari Kutlu Doğum Haftası Etkinliği 2.Bölüm
Öze Dönüş Platformu Hakkari Kutlu Doğum Haftası Etkinliği 1.Bölüm
Son Darbe 28 Şubat 12.Bölüm (SON)
Son Darbe 28 Şubat - 11.Bölüm
Son Darbe 28 Şubat - 10.Bölüm
Son Darbe 28 Şubat - 9.Bölüm

Foto Galeri

Diğer Galeriler

KARİKATÜR
KAR TANELERİNDEKİ MUHTEŞEM SANAT
"KAÇAK UMUTLAR"
ŞIRNAK - ROBOSKİ KÖYÜ KATLİAMI "SON YOLCULUK"
ŞIRNAK - ROBOSKİ KÖYÜ KATLİAMI (2011)
İRAN İNGİLİZ BÜYÜKELÇİLİĞİ BASKININDAN KARELER
DERSİM KATLİAMI DÖNEMİN GAZETE MANŞETLERİ
 
New Page 1

Ana Sayfa

Ana Sayfam Yap

Sitene Ekle

İletişim

Hakkımızda

Copyright © 2007 UFKUMUZ
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz - Yasal Uyarı SITEMAP
İrtibat E-mail:bilgi.ufku@hotmail.com - bilgi@ufkumuz.com