Ülkemizde isimleri değiştirilen yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerinin geri verilmesi için yurt çapında başlattığımız imza kampanyası yoğun bir ilgi ile karşılandı. “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adıyla başlattığımız ve farklı bir heyecana yol açan kampanyaya Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı onlarca gazeteci, yazar, şâir, sanatçı, akademisyen, doktor, avukat, sivil toplum temsilcisi ve kanaat önderi imzalarını atarak bu fıtrî ve insanî yürüyüşte bizlerle elele tutuştular, kolkola girdiler. İsimler için kurulan “Masa-yı Esma” (İsimler Masası) adetâ aydınlarımızı aynı masada bir araya getiren bir sohbet, tartışma, danışma ve istişare masası oldu.
Hiçbir bireysel ve kurumsal çıkar gözetmeksizin, yalnızca coğrafyamız üzerindeki şehir ve köylerin kadim isimlerini geri alabilmek gayesiyle başlattığımız ve Ufkumuz sitesinin evsahipliği yaptığı “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” imza kampanyası, Türkiye’nin entellektüel çevrelerini bir araya getiren bir buluşma masası haline geldi. Farklı düşünce dünyasından ve çevrelerinden onlarca düşünür ve aydın, aynı duygu ve kaygılarla “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” çağrısına ortak oldular.
Kampanyaya değerli imzalarıyla destek olan aydınları, kurduğumuz “Masa-yı Esma”da misafir etmek istiyoruz. Onları dinlemek, duygu ve düşüncelerini öğrenmek, bunları değerli halkımızla paylaşmak istiyoruz. Bu vesileyle “Masa-yı Esma Sohbetleri” adıyla başlattığımız söyleşi dizisinin üçüncü bölümünü ilginize sunuyoruz.
Bildiğiniz gibi, dizinin her bölümünde 4 ismi konuk ediyoruz. Bu üçüncü buluşmamızda, masanın diğer tarafında Zamanın Zeynebi – Kocaeli Duyarlı Hanımlar Sosyal Yardımlaşma Derneği (ZEYNEP – DER) Genel Başkanı Sabiha Ateş Alpat, Uluslararası Şairler Denemeciler Romancılar (PEN) Birliği Diyarbakır Temsilcisi ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Şeyhmus Diken, Ressam Asuman Özbey ve Edebiyatçı – Yazar Mehmet Nuri Ekingen var.
Konuklarımız ile yaptığımız sohbeti ilgiyle takip edeceksiniz. İlerleyen bölümlerde, girişime imzalarıyla destek veren tüm aydınları sırayla konuk etmeye devam edeceğiz. Hepsini.
Bu sohbetleri gerçekleştirmekten ve böylesi birlikteliklerden tarifsiz bir mutluluk duyuyor, zihinlerde, kalplerde ve dillerde farklı şeyler olsa da aynı kaygılarla birleşen ellerin bizleri barış ve özgürlük ortamına kavuşturacak “Ortak Payda”da buluşturacağına, bu buluşmanın da “Adını Arayan Coğrafya”ya öz kimliğini kazandıracağına olan sarsılmaz inancımızı bir kez daha seslendiriyor, ülkemizin her bir “Umudun İnsanı” olan ferdini bu “Özedönüş” hareketine katılmaya dâvet ediyoruz.
İbrahim Sediyani
≈ SABİHA ATEŞ ALPAT ≈
Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz ilk isim, “Zamanın Zeynebi” sıfatını ülkemizde kurumsallaştıran, fakat samimî söylemek gerekirse, bu sıfatı da en çok kendisi hakkeden bir isim: Zamanın Zeynebi – Kocaeli Duyarlı Hanımlar Sosyal Yardımlaşma Derneği (ZEYNEP – DER) Genel Başkanı Sabiha Ateş Alpat.
1964 yılında Doğu’nun ücrâ ve soğuk bir köşesinde dünyaya “merhaba” diyor, Sabiha Ateş Alpat...
Kars diyorlar adına... Soğukmuş; içleri sıcacık olan insanları üşüyormuş... Bu yüzden böyle garip bir ismi varmış şehrin. “Qerıs” imiş aslı ismin. Kürtçe; “üşümek” demek...
O’nun ilk çığlıkları sıcaklık getirmiş, ısıtmış geldiği evin içini, ısıtmış yeni ferdi olduğu aileyi...
Qerıs... Otuz yılı aşkındır hâlâ çehresi değişmemiş, Doğu’nun yetim şehirlerinden biri... Kafkasya’nın en güney eteklerinde, Kürdistan’ın en kuzey eteklerinde, “üşüyen şehir” Qerıs... Sırtına dağlar yüklemiş erkeklerin dağlardan da büyük dertleriyle, şiir kokulu kadınların mısrâ mısrâ bakan gözleriyle, “güneş görmeyen sularda” yıkanan çocukların cennet kokulu nefesiyle ısınan şehir, Qerıs... Şâirin mısrâlarına işlediği gibi tıpkı:
“Selam olsun bahara
çiçekler açmış memleketimde
kuşlar cıvıl cıvıl ötmekte
özlemin sarısıyla vuslatın mavisi kucaklaşmışlar
ekinler yemyeşil bu yüzden
dört yön beş vakit çıkmıyor aklımdan söylediklerin
‘benim yazarım’
haykırdım eteklerinde yankılansın diye
yüklenmiyor dağlar sevginin emanetini de
şimdi çırılçıplak ortasındayım kavganın
çırılçıplak, yani suskun ve kalemsiz
ben Kafkasya eteklerinde geçireceğim bu kışı
sırtımı Allahuekber dağlarına yaslayacağım bu mevsim
sevdiceğim kapama gözlerini
üşürüm sonra.”
Çocukluğu zor şartlarda geçiyor, Kars’ın Digor ilçesinde hayata adım atan küçük Sabiha’nın. Annesiz büyüyor...
İlkokula adım atana kadar annesizliğin anlamını pek bilmiyor ama. Tâ ki, okulda “Anneler Günü” kutlaması yapılana kadar. Anlamını bile bilmediği bir şeyin kutlamasını, boynu bükük bir şekilde yaşıyor, öksüz kız.
“Anneler Günü” kutlaması, okulu sevmemesi için yeterli sebep oluyor küçük kızın. Bir de, “maymundan gelindiğini anlatan” dersi unutmuyor. İçinden yükselen itiraz, sessiz bir çığlıkla kulaklarını çınlatıyor. O dersten sonra, “Biz kimiz?”, “Nereden geldik?” sorularıyla ablasını, ailede nazı geçen büyüklerini adetâ bıktırıyor. Anne nedir bilmeyen küçük kıza okulda “Anneler Günü” kutlaması yaptırılınca, o bunun şokuyla annesini zihninde canlandırmaya ve anlamlandırmaya çalışırken bir de derste öğretmenleri “bizler maymundan gelmişiz” deyince, daha ilkokuldayken nefret ediyor okuldan.
Okumayı seviyor, ama okulu sevmiyor. Ders çalışmaktan hoşlanıyor. Başarılı bir öğrenciliği oluyor. Herşeye rağmen, okulda oldukça başarılı bir öğrenci. Öğretmenlerinin her dediğine hemen “tamam” diyen bir yapısı yok ama itirazları hep sessiz. Yüreğinin kabulsüzlüğüyle yetiniyor.
Ortaokula başladığı zamanlarda sağcılık ve solculuğun dehşet verici savaşının ortasında buluyor kendisini. Okul adetâ savaş alanı; okuldan başka herşeye benziyor. Ülkücülüğün hâkim olduğu bir aile ortamında büyümüş ama hiç ülkücü biri olmamış, buna rağmen ülkücü aileye sahip olmanın sıkıntısını çekerek sürdürüyor ortaokulu. Ağabeyi ülkücü ve böyle olduğu için dayak yiyor solculardan. Okul küçük Sabiha için bu terör yüzünden çekilmez hale geliyor. Sınıfta öğretmenlerin notları tamamen ideolojik. Can güvenliği yok. Her geçen gün, bir talebeyi vuruyorlar. Cidden çok sıkıntılı günler, ortaokul günleri...
Liseye kendi isteğiyle gitmiyor, haliyle. Sebep, okulların durumu. Ciddî anlamda saldırılar artıyor; marketleri, oturdukları ev, karşıt görüşlüler tarafından bombalanıyor. Sonra küçük kardeşi kaçırılıp öldürme tehdidi alıyor babası; derhal ne var ne yok, yok pahasına satıp çıkıyorlar memleketten... 1978; Elvedâ Qerıs... Ayrılıyorlar “üşüyen şehir”den; küçük kız henüz 14 yaşındayken; annesiz... “Anne Üşürüm Yokluğunda” (Demet Tezcan)...
Memleketten çıktıktan 2 yıl sonra, 1980, 12 Eylül askerî darbesi!... “Our boys have done it / Bizim çocuklar işi becerdi” (Paul Henze) ya da “O. K. Musti, Türkiye Tamamdır”!... “Valla Kurda Yedirdin Beni”, “Viva la Muerte” (Alev Alatlı)...
Kocaeli’ye yerleşiyorlar, merkez ilçe İzmit’e. Bir müddet sonra şehrin, bir Karslı için oldukça “kapitalist” olan havasının sürüklemesiyle halı firmasında çalışmaya başlıyor Sabiha Hanım. Uzun bir müddet çalışıyor burada.
Kitaplarla arası, tâ çocukluğundan beri hep iyi: “Cin Ali” ile başlayan kitap okuma sevgisi, okul sıralarında “Red Kid”ler, “Teksas”lar ve eline geçen her tür kitapla devam ediyor. İlk okuduğu ideolojik kitabın adı, “Gittim ve Gördüm” diye bir kitap. Yazarının, komünist bir rejimle yönetilen Sovyetler Birliği’ne gidip Sibirya’da çektiklerini dile getirdiği bir kitap... Bir gün, İstanbul’da misafir olduğu bir yakınımın evinde, gözü yine kitaplara takılıyor Sabiha Hanım’ın. Kitaplıkta “İman Esasları” diye bir kitap dikkatini çekiyor. Elindeki “pembe dizi” kitabını bırakıp, onu okumaya başlıyor.
Ne acı?! Yığın yığın kitap okumuştu ama Allâh (cc)’ı anlatan, Peygamber (saw)’i anlatan kitaplardan haberi bile yoktu!... Biri bitti öteki derken, artık okuduğu kitapların rengi değişmeye başlıyor...
İslamî kitaplarla haşir neşir oldukça, hayatın sonunun “son” olmadığı yer ediyor kendisinde. Yani, âhirete inanmaya başlıyor.
İşinden ayrılıyor. O günden sonra, hayatta farklı bir bakış ile yürüyüşe başlıyor. Kendini daha bilinçli bir şekilde “Müslüman” olarak tanımlıyor.
İslamî hayata başladığının üzerinden 3 yıl geçmişti ki, bütün hayatını altüst eden, hayata bakışını tamamen değiştiren, kalbinde ve beyninde “devrimlerin en büyüğünü” gerçekleştiren asıl kitapla tanışıyor: Üstâd Ebû’l- Âlâ el- Mewdudî’nin “Qûr’ân’a Göre Dört Terim” adlı kitabı...
Sabiha Ateş Alpat, büyük üstâd Mewdudî’nin “dört terimini” okuyana kadar, İslam’ın bir hayat tarzı olduğunu, kurulu beşerî sistemlerin “L” ile red edildiklerini kavrayamamıştı. Demek ki okuduğu kitaplar, genelde âmel ve ahlak içerikliydi; İslam’ın ferdî ve ahlakî boyutuyla sınırlı anlatıldığı kitaplardı. Mewdudî’nin kitaplarıyla tanıştıktan sonra Sabiha Ateş Alpat, İslam’ın sadece bireysel ibadetlerden veya ahlakî – içsel bir takım düzenlemelerden, toplumda anlamları sembolik düzeye indirgenmiş kimi ritüellerden ibaret bir dîn olmadığını, tüm zamanları ve mekânları kuşatan cihanşümûl bir dîn olan âzîz İslam dîninin belli bir dönemle ve belli bir coğrafyayla sınırlı olmayan, hayatın tüm alanlarını kuşatan, bireysel, sosyal, iktisadî ve siyasî tüm alanları düzenlemek için âlemlerin Râbbi Allâh tarafından gönderilmiş, ahlakî davranışlardan cemiyet hayatına, toplumsal ve ekonomik hayattan siyasal erke kadar tüm alanlarda düzenlemeler içeren, “ritüeller dîni” değil gerçek anlamda bir “hayat tarzı, yaşam modeli” olan bir dîn olduğunu öğreniyor.
Hindistanlı büyük İslam âlimi Mewlânâ Ebû’l- Âlâ el- Mewdudî’nin sadece Hind Yarımadası’nda değil, tüm İslam dünyasında büyük bir düşünsel devrim gerçekleştiren “Qûr’ân’a Göre Dört Terim” adlı ölümsüz eseri, aynı devrim ateşini, “üşüyen şehrin kızı” Sabiha Ateş Alpat’ın kalbinde de yakıyor.
Bütün hayatı altüst olan ve dünyaya bakışı tamamen değişen Sahiba Hanım, Tewhîdî düşünce ile, İslam’ın hakikatleriyle yeni tanışan herkesin yaşadığı sarhoşluğu ve “sersem olma” durumunu yaşıyor. Roman yazıp Tewhîdî hakikatleri düşündürtmek istiyor ilk başlarda. “Kitap yazmak” fikri böyle doğuyor ve bu şekilde de başlıyor.
Elhamdulillâh; iyi ki de doğuyor böyle bir fikir: Büyük iddiâlardan uzak, felsefik değil, fakat gerçeğin ta kendisi olan hayatları dile getirmiş, hissetmediği şeyleri yazmaktan daimâ kaçınmış bir kalemle, hepsi de biribirinden kıymetli 12 esere imza atıyor. Kendi ifadesiyle, “yüksek edebiyat derdinde olmayan, mütevazi, 12 göz nûru”:
1. “Ana Yüreği” (Beka Yayınları)
2. “Ölüm Çiçekleri” (Beka Yayınları)
3. “Zamanın Zeynebi” (Beka Yayınları)
4. “Sarsılmadan Uyanmak” (Beka Yayınları)
5. “Kardeş Kurşunu” (Beka Yayınları)
6. “Yozlaşmış Duygular” (Beka Yayınları)
7. “Güneş Doğudan Doğar” (Beka Yayınları)
8. “Evladımı Geri Verin” (Beka Yayınları)
9. “Modernizmin Kurbanları” (Beka Yayınları)
10. “Sılâya Hasret” (Beka Yayınları)
11. “Kûr’ân’ın Gölgesinde” (Beka Yayınları)
12. “Zûlüm Yağdı – Burası Irak” (Çıra Yayınları)
“Evlendiğimde daha 3 yaşındaydım” diyor Sabiha Ateş Alpat. İslamî bir kimliğe kavuşalı daha üç sene olmuştu çünkü, evlendiğinde. Evliliği, kaçınılmaz olarak, İslamî anlayışı ile geleneksel anlayışın savaşını uzun bir müddet yaşıyor. Gelin gittiği evde, eşi hariç, herkes O’nun “yeni bir dîn icad ettiğini” söylüyor...
Fakat boş durmuyor; diğer hânımlarla birlikte “ev dersleri” organize ediyorlar. Bu “ev dersleri”, 2004 yılına kadar devam ediyor.
2004, “hayatının en anlamlı yılı” Sabiha Ateş Alpat için. Bu tarihte, kendisi için de özelliği çok olan “Zamanın Zeynebi” adlı kitabının adıyla “Zamanın Zeynebi” derneğini kuruyor. Derneğe, kitabının ismini veriyor. Yedi yıldır güzel çalışmalarını kesintisiz sürdüren ve kısa adı ZEYNEP – DER olan “Zamanın Zeynebi – Kocaeli Duyarlı Hanımlar Sosyal Yardımlaşma Derneği”, halen ilk günkü heyecanıyla hizmet vermekte. Derneğin bir de web sitesi var; www.zeynepder.org ...
Yine 2004 yılında Anadolu Radyo (www.anadoluradyo.com)’da başladığı “Zamanın Zeynebi Olmak” adlı radyo programının yapım ve sunuculuğunu 7 yıldır aralıksız sürdürüyor. Azerîce, Türkçe ve Arapça bilen Sabiha Ateş Alpat, aylık Özgün İrade dergisinin “Özgün Aile” ekine de yazılarıyla katkıda bulunuyor. Zaman zaman çıktığı seminer ve konferans programlarıyla da hem ülkeyi hem de gittiği yöredeki halkı tanıma gayretiyle, annesiz başlayan ama tüm gençlere “annelik” yapan dolu dolu hayat öyküsüne kaldığı yerden devam ediyor. “Tevhid Ekseni” adlı kitap çalışmasını da yayına hazırlamakla meşgul şu anda. “13. göz nûru” da yolda yani; buradan müjdesini verelim sevenlerine...
Yabancı dil olarak Arapça’yı kişisel gayretleriyle öğrenen, kitaplarını Türkçe olarak yazan Sabiha Ateş Alpat, radyo programlarında, seminer ve konferanslarında ise bambaşka bir dil kullanıyor; “gönül dili”... Bizimle sohbeti de bu dilde yapıyor:
* * *
1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bismillah...
İnsanoğlunun dünya serüveni ile imtihan süreci başladı. Adalet ile zûlmün, hak ile bâtılın, iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin savaşı hep var olageldi. Tarihi incelediğinizde despot, zâlim insanların, yönetimi ele geçirdiklerinde her zaman politikalarından biri de “asimilasyon politikası” olmuştur. Her dönemde farklı sebepler olsa da genel mantığı, “sömürü ve zûlümlerinin devamı için halkları köklerinden koparmak, geçmiş ile bağlarını kesmek” olarak yorumluyorum. Bu konuyu Qûr’ân-ı Kerîm bize şöyle özetliyor:
“İş başına geçince yeryüzünde kargaşa ve bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli mahvetmeye çalışırlar. Oysa Allâh kargaşa ve bozgunculuk çıkarmayı kesinlikle sevmez.” (Baqara, 205)
Kendinden başkalarına tahammülü olmayanların işinin bu olduğunu Qûr’ân bu âyetiyle beyan etmiştir. Bakın hem böyle yapıp, yani insanların dillerini yasaklayıp yaşadıkları yerlerin isimlerini değiştirip, hem de yaptıkları inkâr ve değiştirmeyi, asimile etme politikasını medeniyetin, çağdaşlığın, ilerlemenin sebebi olduğunu iddiâ etmeleri de yine aynı sûrede şöyle bildirilmiştir:
“Onlara ‘Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın’ denildiği vakit, ‘Biz yapıcı, düzeltici kimseleriz’ derler. İyi bilesiniz ki, asıl onlar bozguncuların tâ kendileridir, fakat bunun farkında değildirler. İyi bilesiniz ki, onlar bozguncuların tâ kendileridir, fakat bunun farkında değildirler.” (Baqara, 11 – 12)
Onlara, “Gelin yeryüzünde, yaşadığımız ülkede bu fitneyi, bu fesadı yapmayın” dendiğinde de verdikleri karşılığı yine âyetten okuduk. Anadiline özgürlük isteyen, köylerinin gerçek isimlerini geri isteyen insanlara da bunlar aynı cevabı vermiyorlar mı? Ayrıca sadece köy isimleri mi, ne değişmedi ki? Değişen sadece isimler olsaydı işimiz kolay olurdu, öyle değil mi?! Türkiye’nin tarihini geçmiş ile kıyaslayın, değişmeyen ne kaldı?! Birçokları bunu “medeniyet” olarak değerlendiriyor. Bunca halkı ağlatan, mutsuz kılan, çocukların hayatına kast eden, konuştukları dilleri yasaklayan, yaşadıkları şehir ve köylerin isimlerini zorla değiştiren, etnik kimliğini ve varlığını red eden, aslını inkâr etmeye zorlayan, köklerinden koparıp başka biri olmaya zorlayan medeniyetse, ben medeniyetsiz kalmayı tercih ediyorum.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
Yeterli olmasa da olması gereken bir mücadele. Umarım duyurulabilinir. Zira işlerine gelmediği zaman, en yüksek perdeden çıkan sesler bile işittirilemiyor. Haksızlığa karşı hiçbir şey yapmamak, haksızlığa ortak olmak değil midir? Haksızlığa karşı susmamak adına imzaladım.
3 – Sabiha Ateş Alpat, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
“Yolcu” koyardım... Dünyada bir “yolcu” olduğumuzu, yürüyüş halinde olduğumuzu, asıl mekânın burası olmadığını hatırlatması bakımından. “Kulluk yürüyüşünün” gündem / güncel olması adına...
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
Tek bir isim vermem herhalde zor olacak. Fakat Doğu’nun sade, asimile olmayan, şehir gürültüsüne kurban gitmeyen şehirlerini bu yönüyle seviyorum. Büyük şehirlerin kapitalist yönü ve genel anlamda bencil yaşam biçimlerinden dolayı bana cazip gelmediklerini ifade edebilirim.
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Dicle... Sınır tanımayan akışından etkileniyorum. Önüne yapılan setlere rağmen taşmaların önlenemediği bu nehir, Mezopotamya topraklarını sulaması bakımından, bana hep dayanmayı, direnmeyi ve mazlumun yanında olmayı hatırlatır.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Sabiha Ateş Alpat olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Tebessüm ettirdiniz bana... “İyi düşün” derdim! Siz yine de “Sediyani kardeşimiz” olun. :)
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
Böyle bir imkân elime geçse, hiç kuşkusuz gündemi Tewhîd ile değerlendirirdim. Zira tüm zûlümlerin sona ermesi, her kesimin “kendi” olarak özgürce yaşamasının Tewhîd’den başka adresi olmadığına inanıyorum.
Ufkumuz.com ailesine teşekkürlerimi, selam ve dûâlarımı iletiyorum.




≈ ŞEYHMUS DİKEN ≈

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz ikinci isim, hangi kavme ve siyasî çizgiye sahip olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun, yolu bir şekilde Diyarbakır’a uğrayan herkes için gerçek anlamda “kültür elçisi” durumunda olan bir isim; yüreği insan sevgisi ile dolu sıcak bir insan, gerçek bir dost: Uluslararası Şairler Denemeciler Romancılar (PEN) Birliği Diyarbakır Temsilcisi ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Şeyhmus Diken.
Çok güzel bir insandan, güzel bir dosttan bahsedeceğim size. Ondaki samimiyeti, canayakınlığı, dostluğunun insana verdiği güven duygusunu satırlara yansıtabilir miyim bilmiyorum, ama deneyeceğim:
İnsanlık tarihinin en eski medeniyetlerine evsahipliği yapan kadim Mezopotamya topraklarının en eski şehirlerinden biri olan Diyarbakır’ın en eski mahallelerinden biri olan Ali Paşa Mahallesi’ndeki en eski yapılardan biri olan Çeltik Kilisesi’nin karşısındaki en eski bir evinde, 1954 yılında doğuyor Şeyhmus Diken. En eski çığlıklarını, bu evde atıyor; en eski oyunlarını, bu mahallede oynuyor.
İlkokulu yine şehrin en eski semtlerinden Mardinkapı’daki en eski ilkokullardan biri olan Cumhuriyet İlkokulu’nda, ortaokulu de yine en eski liselerden biri olan Ziya Gökalp Lisesi’nin orta kısmında okuyor. Ziya Gökalp Lisesi’nde başladığı liseyi, Diyarbakır Lisesi’nde tamamlıyor. Mahallede “oynamayı”, ilkokulda “okuma yazmayı”, ortaokulda “düşünmeyi”, lisede ise “düşünceleri için mücadele etmeyi” öğreniyor.
Ma Şeyhmus abê Diyarbakırlı dediysek, ömür boyu Diyarbakır’da kalacak demedik ya!? Dünya dediğin, zaten iki parçadan oluşuyor: “Diyarbakır” ve “diğer yerler”. Liseyi bitirdikten sonra, dünyanın “diğer yerlerini” görmek için ayrılıyor Diyar-ı Bekir’den.
“Dünyanın başkentinden” çıkıp “Türkiye’nin başkentine” geliyor. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi “Siyaset ve İdarî Bilimler” Bölümü’ne yaptırıyor kaydını. Buradan, 1978 yılında mezun oluyor. İçişleri Bakanlığı bünyesinde 3 yıl boyunca “mülkî amirlik” memuriyeti yapıyor ama, bu da, 12 Eylül askerî darbesi ile son buluyor.
“Ankara’daki öğrencilik yıllarım ve 12 Eylül darbesi ile sona eren kısa süreli memuriyet hayatım hariç olmak kaydıyla, doğduğumdan beri Diyarbakır’da yaşıyorum” diyor, Şeyhmus Diken. Elhak, doğrudur da. Zaten, “hariç olmak kaydıyla” diye ayırdığı zaman diliminde de, Diyarbakır’ın içinde yaşamıyor ama, Diyarbakır’ı “içinde yaşatıyor”. Onun için, hiçbir zaman “Sayın Diken” olmadı O; her zaman “Şeyhmus Abê” olarak kaldı.
Uzun yıllardır sivil toplum alanını kendine “uğraş” olarak seçmiş, Şeyhmus Abê. Aktif bir sivil toplumcu olan Şeyhmus Abê, çeşitli sivil toplum örgütlerinde gönüllü olarak “yönetici”, “üye” ve “danışma kurulu üyesi” kimlikleriyle çalışıyor. Sivil toplum alanının dışında “kent kültürü”, “kent kimliği” ile “yerel ve sözlü tarih”, vazgeçilmez ilgi alanlarıdır O’nun. Yaşadığı şehir Diyarbakır’la ilgili olarak “gönüllü kent rehberliği” de günlük keyif verici uğraşılarından. Tek başına şehir yani, anlayacağınız.
Böyle bir adam başıboş bırakılmaya gelir mi? Gelmez tabiî ki. Evli, Şeyhmus Abê. İki de oğlu var; Dara ve Dengin isimlerinde. Onlar da babalarının izinde, yarının “Şeyhmus Diken”leri olmak için çabalıyorlar. Bu çabalarında ilk adımlarını atmışlar bile; zirâ, “Diyarbakır’da doğuyorlar” her ikisi de.
Şehmus Diken, yaşamını Diyarbakır’da Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde “başkan danışmanı” olarak sürdürüyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir (BDP)’in danışmanı. “Yazar” kimliği nedeniyle Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) ile Kürt Yazarlar Derneği üyesi ve kısa adı PEN olan Uluslararası Şairler Denemeciler Romancılar (Poets Essayis Novelists) Türkiye merkezinin Diyarbakır temsilcisi, Şeyhmus Diken. Sivil Toplum Geliştirme Merkezi Derneği (STGM – Der)’nin de kurucu üyesi ve yönetim kurulu üyesidir, aynı zamanda.
Radikal Gazetesi, Yeni Yüzyıl Gazetesi ve Yeni Binyıl Gazetesi’nde ve bölgede yayın yapan çeşitli yerel yayın organlarında ekonomi ve kent yaşamı üzerine yazıları ve denemeleri yayınlandı. Şeyhmus Diken, BirGün Gazetesi’nde 7 yıldan bu yana her Pazar “Günün Doğusu” adlı köşesinde yazıyor. Esmer Dergisi’nde de denemeleri yayınlanıyor. Ayrıca BiaNet (www.bianet.org) ve Diyarbekir (www.diyarbekir.net) sitelerinde de sürekli olarak makaleler kaleme alıyor.
Yazar ve aktivist Şeyhmus Diken, daha şimdiden “tek başına kütüphane” gibi. Yayınlanmış 13 tane kitabı bulunuyor: “Kürdilihicazkâr Metinler” (Doruk Yayınları, Ankara 1997), “Güneydoğu’da Sivil Hayat” (Metis Yayınları, İstanbul 2001), “Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir: Diyarbakır” (İletişim Yayınları, İstanbul 2002, 6. Baskı 2007), “Diyarbekir Diyarım – Yitirmişem Yanarım” (İletişim Yayınları, İstanbul 2003, 3. Baskı 2009), “Tango ve Diyarbakır” (Lîs Yayınları, Diyarbakır 2004), “İsyan Sürgünleri” (İletişim Yayınları, İstanbul 2005 İstanbul, 2. Baskı 2010), “Türkiye’de Sivil Hayat ve Demokrasi” (Dipnot Yayınları, Ankara 2006), “Amidalılar: Sürgündeki Diyarbekirliler” (İletişim Yayınları, İstanbul 2007, 2. Baskı 2009), “Taşlar Şahit” (Lîs Yayınları, Diyarbakır 2008, Eklerle CD’li 2.Basım 2008), “Zevalsiz Ömrün Sürgünü Mehmed Uzun” (Lîs Yayınları, Diyarbakır 2009), “Diyarbekir El Sallıyor” (Diyarbakır Tabip Odası Yayınları, Türkçe – Kürtçe – İngilizce, Diyarbakır 2009 Ekim), “Bir Kürdün AKP Okumaları” (Evrensel Yayınları. İstanbul 2009) ve “Gittiler İşte” (Aras Yayıncılık, İstanbul 2011)
Kitaplarından ikisi Kürtçe’ye tercüme edildi, Şeyhmus Diken’in. Biri Kürtçe’nin Kûrmancî lehçesine, biri de Kürtçe’nin Soranî lehçesine: “Diyarbekir: Bajarê Ku Razên Xwe Ji Bircên Xwe Re Dibilîne” (“Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir: Diyarbakır”, Kürtçe’nin Kurmancî lehçesine çevrilerek, Lîs Yayınları arasından çıktı. Çeviri: Zeynep Yaş, Diyarbekir 2006) ve “Dûrxirawekanî Raperîn” (“İsyan Sürgünleri”, Kürtçe’nin Soranî lehçesine çevrilerek Herêma Kurdistan Wezareta Rewşenbîrî Yayınları ve Bîr Yayınları’nın ortak kitabı olarak çıktı. Çeviri: Feyzullah Brahîm Xan, 2007).
Bir kitabı da Fransızca’ya çevriliyor, bu kalem ve sivil toplum insanının: “Diyarbakir: La Ville Qui Murmure En Ses Murs” (“Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir: Diyarbakır”, Editions Turquoise Yayınevi tarafından Fransızca’ya çevrilerek Fransa’nın başkenti Paris’te yayınlandı. Çeviri: François Skvor, Önsöz: Ariane Bonzon ve Mehmed Uzun, Paris 2010).
Şiirsel metinlerinden oluşan “Taşlar Şahit” kitabındaki 13 şiir, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin Kaliforniya eyaletinin Los Angeles şehrinde yaşayan Diyarbakırlı ud sanatçısı Yervant Bostancı tarafından bestelenip “Taşlar Şahit” ismiyle müzik CD’si yapıldı.
“Diyarbekir Hikâyeleri” adlı tiyatro oyunu İmgesel Düşler Tiyatro Topluluğu tarafından oyunlaştırılarak 2004 yılında Ağrı’dan Kızıltepe’ye kadar 12 yerleşim yerinde 16 kez sahnelenerek 7000’in üzerinde seyirci ile buluştu. “Diyarbekir Hikâyeleri”, aynı yıl Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Orhan Asena Tiyatro Festivali ile Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Festivali’nde de sahnelendi.
Sadece “Diyarbakır’da” değil aynı zamanda “Diyarbakır’la” doğan, sadece “Diyarbakır’da” değil aynı zamanda “Diyarbakır’la” büyüyen ve sadece “Diyarbakır’da” değil aynı zamanda “Diyarbakır’la” yaşayan Şeyhmus Diken, gerçek anlamda bir “kültür elçisi”. İsmi, şehriyle özdeşleşmiş bir isim... Şâirin mısrâlarına işlediği gibi tıpkı:
“Lê lê Diyarbekir…
Çıma iro brîndar û belengazi,
Zuva mın dıl da te, hzo te nezani,
Em bune hûstixwer û jar û tazi,
Zuva mın dıl da te, hzo te nezani.
Lê lê Diyarbekir…
Bo eşqa te mın ava Diclê zha kır,
Bı êstrıkên xwe axa te avakır,
Gûla mın kingê navê te bu bakır,
Zuva mın dıl da te, hzo te nezani.
Lê lê Diyarbekir…
Ez evindarım mina wan sûmbıla,
Bı xwînê dınıvsinım te rûpela,
Bı xwîna şehîdên meyê Kerbela,
Zuva mın dıl da te, hzo te nezani.
Lê lê Diyarbekir…
Tû evindara gelê bındestani,
Her dem ser zmanê stran û helbestani,
Tû jiyana ser singê Kûrdistani,
Zuva mın dıl da te, hzo te nezani.
Lê lê Diyarbekir…
Em hev cıhkırın xwînxwerên biyani,
Tû ne hevcîyê zozan û çiyani,
Bawer tû nexweşîya Sêdiyani,
Zuva mın dıl da te, hzo te nezani.”
Yazdığı bazı şiirler Türkçe ve Kürtçe olarak bestelenen, yazdığı bazı oyunlar Türkçe ve Kürtçe olarak sahnelenen, bazı kitapları Fransızca ve diğer dillere tercüme edilen Şeyhmus Diken’in dostlarıyla yaptığı tüm sohbetlerin tercüme edildiği bir dil var; “gönül dili”... Bizimle yaptığı sohbeti de bu dilden Türkçe’ye tercüme ettik sizler için:
* * *

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
İsim değişikliği, alenî ifadesiyle “iradî” bir mesele olmalı. Kişiler ya da topluluklar gerek gördüklerinde “şahsî” ya da “mekânsal” isimlerini değiştirebilme özgürlüklerine kendileri sahip olmalılar. Bunun dışındaki bütün isim değiştirmeler iradeye müdahaledir ve saygısızcadır, ayrıca da affedilmezdir. Ciddî özrü gerektiren bir haldir.
Bu bâbtan hareketle, hangi gerekçe ile olursa olsun, Cumhuriyet tarihi boyunca on binlerle ifade edilen yer adlarının değiştirilmesinden eski adlara dönüş yapılarak vazgeçilmesi aynı zamanda gecikmiş bir “özür ve telafi” mantığını beraberinde getirecek.
Bir “yüzleşme”ye de vesile olacaktır. Sonuçta bu halet-i rûhiye “travmatik” bir hale tekabül eder. Tedavisi çok zordur. Ayrıca suçlularının yargılanması da uluslararası insan hakları mahkemelerinin insanlık suçlarına dair ilgi alanları duruşmalarına girer.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
İnsan tekinin insan olmaktan kaynaklanan “vijdanî” bir sorumluluğu vardır. Her insan hayat içinde farklı işlerle uğraşabilir. Ama yaptığı işlerin dışında akşam başını yastığa koyduğunda yüreği ile vijdanı arasında mesafesiz bir ilişki vardır. İşte aslolan o yürek çarpıntısı ile vijdan muhasebesi arasındaki bağdır.
Ben yüreğimin sesi ile vijdanımın muhasebesine uyarak bu gibi kararları veririm. Ayrıca da “darbeli” ve “mağdur kimlikli” bir Kürt coğrafyasının aydınıyım. Mağdur ve mazlum kimliklerin arkasına saklanmayı doğru bulmam. Ama mağduriyetin haklılığına inanarak onurlu ve başı dik bir mücadelenin mesuliyetini iyi bilirim. Sorumluluklarım var. Ve bu sorumlulukların hakkını vermem gerekiyor. Bu sebeple bu tür imzalardan kaçınmam.
3 – Şeyhmus Diken, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
Sıfırdan bir köy kursaydım eğer, bırakırdım o köyü o köyde yaşayanlar adlandırsın. Sonuçta benim verdiğim ismi de sonradan o köyün sakini olacak olanlar uygun bulmayıp bir taş da benim kafama çalabilirlerdi.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
Elbette on haneli bir yerleşim yerinin bile kendini o yerleşim yerinin sakînlerine sevdiren bir yanı vardır. Bu anlaşılır bir şeydir. Meselâ Ferid Edgü “Hakkâri’de Bir Mevsim” adlı edebî metnine konu olan edebiyatını yapıncaya kadar acaba kaç kişi Hakkâri’nin farkındaydı? Ya da Hakkâri doğası ile ilgili harika fotoğrafların sahibi olan ve gencecik yaşında Diyarbakır – Lice’den gidip oralara yerleşen Enver Özkahraman’ın çektiği mükemmel görüntüleri görünceye kadar kaç kişi Hakkâri’nin farkındadır? Veya şöyle sorayım: Cevat Şakir Kabaağaçlı, nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı, Bodrum’a sürgüne gidinceye ve Bodrum hakkında yazıp da tanınmasını sağlayıncaya kadar kimler Bodrum’un farkındadır?
İşte bu bâbdan hareketle ben de kendi şehrim, kadim Amida’nın kâtibi olmak gerektiğini düşünenlerdenim. Omid, Amid, Amida, Dikranagerd, Diyarbekr (Diyar-ı Bekir) ve Diyarbakır. Birçok kavimlerin uğrak noktası ve iz bıraktığı bir eski şehir. Nesini mi seviyorum? Tabiî ki tek başına tarihî ve kültürel mekânlarını değil! İnsanları ile birlikte kendi tabirimle “alternatif ve muhalif bir metropol” oluşunu.
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Doğal olarak Dijle (Dicle) yani Tigris veya Dikris demeliyim. Bir proje yapılsaydı keşke; Dijle’nin doğduğu Bêrmaz (Hazar Gölü – Gölcük) civarından döküldüğü Arap Şattı (Şatt’ul- Arab)’na kadar olan bölgedeki gelmiş geçmiş uygarlıkların tarihî bir gayr-ı resmî geçidini kronolojik, görsel ve yazılı olarak yapabilseydik. Dicle boyundaki tarihî mekânları devâsâ bir kaynakla dünyaya anlatabilseydik. Kavimler ve mekânlar anlatısı gibi.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Şeyhmus Diken olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Çok zor. Samimî söylüyorum, bu bir kıskançlık vesilesi değil. O kadar çok anım ve yaşadığım var ki; sanki binler yıllık surlarla yaşıtım gibi.
Önce tarihi geriye sarıp benim yaşadıklarımı, tabii ki (Diyarbekir’de) yaşamış / yaşıyor olmak gerek.
İkincisi bu kadar “rant” peşinde koşuculuk yapıp kısa zamanda “köşe dönme şansının” da olduğu bir ortamda midesine ve cüzdanına değil de beynine yatırım yapma “akılsızlığına” benim gibi sahip olmak da gerek.
O kadar tuhaf zamanlarda yaşıyoruz ki; insanlar günün zâfiyetini istikbalin kalıcılığına tercih ediyorlar. “Paran kadar konuş” diyorlar.
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
Soluduğunuz hava, yaşadığınız mekân ve talan etmeye yeltendiğiniz doğayı “babanızın tapulu malı” gibi bellemeyin, derdim. Hayatı egemenliğinize güvenerek kimliklere, kişililiklere ve toplumlara zindan etme gafletine düşmeyin, derdim.
Hem unutmayın ki Sard Kralı Karun büyük bir kraldı. “Dünyada benden daha mutlu ve daha zengin bir başkası olabilir mi?” sorusunu yüksek sesle sordu Bilge Solon’a. Solon o tarihlerde (2500 yıl önce) Ünlü Solon Kanunları’nı yazmış ve Grek ülkesine bırakmış. “On yıllığına bu kanunları uygulayın, sonra sonuçlarına bakalım ve ben de bu arada dünyanın hal û pür melâlini gezip görmek için dünyayı dolanayım” demiş.
Bilge Solon Karun’un sorusuna cevap vermiş: “Bunu bilebilmem için senin sonunu görmem gerek”.
İkibin küsur sene evvel Pers Kralı Kirus, Karun’un malvarlığını da tahtını da talan edip koca bir odun yığınının ortasındaki direğe Karun’u bağlayıp devâsâ ateşte yakacağı anda Karun ”Solooon, Solooon” diye bağırıyordu.
İşte hayat budur. Geriye kalacak olan tek sihirli sözcük “barış”tır. Bunun da yolu empatiden ve ötekileştirmemekten geçer.





≈ ASUMAN ÖZBEY ≈

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, dışındaki dünyayı beyaz sayfada değil beyaz panoda okumaya çalışan, içindeki dünyayı da kalemle değil fırçayla anlatmaya çalışan bir isim: Ressam Asuman Özbey.
İstanbul’lu çok çocuklu emekçi bir ailenin kızı olarak 18 Mayıs ... tarihinde doğuyor, Asuman Özbey.
17 yaşındayken Almanya’nın Bavyera eyaletinin başkenti Münih (München)’e gidiyor. Bu cennet toprakları terkedip gurbete giden bir insan, orada ne kadar dayanabilir ki? Normalde altı ay bile dayanamaz memleket hasretine ama, O Münih’te evlendiği için, altı yıl kalıyor burada. Bir de anne oluyor; oğlu Münih’te doğuyor.
Hayat şartları, gurbet, evlilik, annelik, bütün bunlar üst üste binince, eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalıyor. Devam edemiyor okuluna.
İstanbul’a döndüğünde bir bankada çalışmaya başlıyor ve buradan da emekli oluyor. Emeklilik biraz erken geliyor; 40’lı yaşlarda.
Fakat emeklilik, O’nun için “hayat mücadelesini noktalamak” değil, “hayat mücadelesine bıraktığı yerden yeniden başlamak” anlamına geliyor. Ancak emekli olduktan sonra, 40’lı yaşlarının sonunda tahsilini tamamlayıp Eskişehir Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi’nden diploma alabiliyor. Hani “Okumanın yaşı yok” derler ya; bunun en somut örneği, Asuman Özbey.
Türkiye’nin en kuzeybatı metropolünde doğan, Almanya’nın en güneydoğu başkentinde evlenip anne olan resim sanatçısı Asuman Özbey, şimdi Anadolu’nun en güneybatı ucunda, Muğla’nın Bodrum ilçesinde yaşıyor. Bodrum’un “yeryüzü cenneti” beldesi Gümüşlük’te.
Emekli olduktan sonra kendini tamamen san’atına adayan Asuman Hanım, Bodrum’daki günlerini bol bol resim yaparak geçiriyor. Darbecilerin ve cuntacıların Marmaris’te resim yapmalarına inat, o Bodrum’da onlara karşı resim çiziyor; fırçasını devrim ve özgürlük için kullanıyor.
Siyaset, kültür, san’at ve bilimsel gelişmelerle ilgili bilgileri olabildiğince takip etmeye çalışıyor. Kitap okumak hobisi falan değil, resmen “yaşam tarzı”. Resim yapmayı çok seviyor. Heyecanlı bir itki ile başladığı resimleri nedense hep “Ben bu işi yapmaya neden zorluyorum kendimi?” düşüncesi içinde düş kırıklığı ile “bitiremiyor” ama bir süre sonra aynı heyecan ve azimle boyalara bulaşıyor ve yarım bıraktığı resmi “bitiriyor”.
Asuman Özbey’in ilgi alanları, Tanzimat’tan bugüne (resmî ideoloji dışında) tarih, insan hakları, azınlıklar, dîn ve kültürel haklar. Olanakları ölçüsünde bu konulardaki eylemlere katılmaya ve destek vermeye çalışıyor. Aktivist olarak görüyor kendisini; ama samimî ve çıkarsız. Ön planda görünmekten hoşlanmıyor; arka planda kalarak, sessizce destek vermeyi seviyor. Bireylerin değil hareketlerin, kişisel ihtirasların değil mücadelenin ön plana çıkartılmasından yana çünkü.
Gününün çoğunu bilgisayar başında geçiriyor, Asuman Hanım. İnternetten yazı okumayı ve gündemi takip etmeyi çok seviyor. Özellikle Haksöz (www.haksoz.net) sitesi ile Gümüşlük’ün yerel gazetesi Gümüşlük Postası’nı severek ve yakından takip ediyor. Friedrich Nietzsche ve Hannah Arendt hayranı. Radyo Sol (www.radyosol.org) dinliyor. Şıvan Perwer ve Ahmet Kaya, en sevdiği sanatçılar. Özgürlükçü ve devrimci bir kişiliği olup da ayrıca sanatçı olan bir insan, nasıl biri olur? Elbette ki “çevreci” bir insan olur: Yeşiller Partisi ve Doğa Derneği sempatizanı, Asuman Özbey. Bir de, “otistik çocuklar” konusuna, ayrı bir merakı var.
Fakat zaman değişiyor, insanlar ve toplum değişiyor; mazide kalan pekçok güzellikler yok olup gidiyor. Nerede o eski sohbetler, eski dostluklar, arkadaşlıklar? Hele hele Bodrum gibi bir yerde, nerde bulacaksın? Eskisi kadar olmasa da, dostlarla bir araya gelip sohbet etmeyi seviyor Asuman Özbey.
Çünkü dost sohbetleri ne Türkçe’dir, ne Kürtçe ne de Almanca. Dost sohbetleri sadece bir dille yapılır; “gönül dili”. Bizimle sohbeti de bu dilde yapıyor:
* * *

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bir arkadaşım bana, kendisi için çok önemli bir dönemi yâdetmek için “X” kentine gittiğini ama orada o dönemi hatırlatacak hiçbir şey kalmadığını, yolların, binaların, café’lerin, herşeyin değişmiş olduğunu anlattı. Gerçeğin izinin kaybolduğunu hissettiğinde içinde derin bir boşluk oluştuğunu söyledi. Biz “bu ülke”de yaşayan hepimiz, yüreklerimizde kocaman bir boşlukla dolaşıyoruz. Kollektif hafızâmıza ait bir boşluk. Resmî tarihin bizde açtığı telafisi imkânsız bir boşluk. Resmî tarih hepimizi geçmişimizden kopardı. Bu, anlata anlata kolayca tüketilmeyecek bir konu. En acı verici ve alenî olanı Kürt halkının payına düştü; yok sayıldılar, inkâr edildiler. Kabullenilmeleri bile ancak “isyan” ifadesiyle mümkün oldu. Çok acı çektiler ama herkesten daha onurluydular; kendi kimliklerine ve tarihlerine sahip çıkarken. Onları asimile etmeye çalışan o devâsâ sisteme karşı durdular bir şekilde!
Bir Kürd’e “Türk” soyadı, asimile edilmenin nasıl bir şey olduğunu avaz avaz bağıran bir sembol ve devlet politikasının itirafıdır. Bundan utanç duymayan bir Türk’e empati gösteremem! İnsanların kendi seçtikleri adlarını – soyadlarını alamadıkları bir ülkede yaşadıklarının utanç verici sembolü benim için. Yer isimlerinin değiştirilmesi de öyle! Maksat hafızâyı sıfırlamak, mankurtlardan oluşan bir halk yaratmak!
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyasını çok olumlu buluyorum. Bu, çoktan çökmesi gereken devlet paradigmasının hâlâ sürmesine itiraz etmeme fırsat tanıyan bir girişim. İtirazımı ifade edibilmeme olanak verdiğiniz için teşekkür ederim size.
3 – Asuman Özbey, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
Ben sıfırdan bir köy kuramazdım, birlikte kurardık. :)) ve ona hayata dair bir isim verirdik. Bu bir çiçek de olabilirdi, bir yıldız ismi de. Zaten kardeş olduğumuz için “kardeşliği”, zaten birlikte olduğumuz için “birlikteliği” çağrıştıracak herhangi bir sıfatı koymazdık önümüze.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
İstanbul... Arnavutköy ve Ortaköy; çocukluğum ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği yer. Bugünkü gibi “tek tip” değildi. İlk yaz tatilim Madam Ejika’larla Florya’ydı. Tıpkı o geçmişin bir ânını yakalamak için “X” kentine giden arkadaşım gibi ben de şu kısacık insan hayatında çocukluk arkadaşlarımı dünyanın herhangi bir yerinde aramak zorundayım :(( ama yine de seviyorum İstanbul’u. Şimde orada yaşamasam bile...
Bu arada çocukluğumda on ay kaldığım Diyarbekir’i çok merak ediyorum. Dilan Sineması vardı yanlış hatırlamıyorsam… Umarım yeniden görmek kısmet olur.
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Tek bir nehir ismi veremem. Dicle – Fırat diyebilirim.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Asuman Özbey olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Kendiniz olun. :)) Saymaya başlarsam tüm kusurlarımı dökmem gerekecek. Yapmiim. :)
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
İnsan olmak harika ama aynı zamanda çok zor bir şey de!... Benzer acılar çekip, benzer hatalar yapıyoruz! Yavaş yavaş öğreniyoruz “insan” olmanın ne menem birşey olduğunu… Kendimizi ve başkalarını anlamaya çalışmanın gerekli olduğuna inanıyorum. İktidarların mevkiîlerini koruma gayretinin sonuçlarını ve bu ülkede yaşayanların nasıl birbirine düşman hale getirildiklerini kaygıyla izliyoruz. Ahlakın temeli olan merhameti kaybettik! En kadim bilgi olarak “Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma!” demek geliyor içimden.


≈ MEHMET NURİ EKİNGEN ≈

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, yaşamıyla, karakteriyle, hem sıcacık bir dost, insana güven duygusu aşılayan bir ağabey ve hem de oldukça renkli bir insan, Edebiyatçı – Yazar Mehmet Nuri Ekingen.
1960 tarihinde dünyaya ilk adımlarını atıyor, Mehmet Nuri Ekingen. Öyle bir yerde doğuyor ki, orada doğanlar, daha dünyaya gelir gelmez “yüreği parçalanmış olarak” geliyorlar.
Şanlıurfa ilinin Ceylanpınar ilçesinde doğuyor. Suriye sınırının sıfır noktasında bulunan, ortadan “uluslararası sınır” denen dikenlitellerin örüldüğü, kardeşi kardeşten, akrabayı akraban ayıran dikenlitellerle ikiye bölünen, diğer yarısı “Ras’el- Ayn” adıyla Suriye tarafında bulunan “Ceylanpınar” ilçesinde.
Hem Suriye’deki yarısının Arapça olan resmî ismi, hem de Türkiye’deki yarısının Türkçe olan resmî ismi asimilasyoncu, sahte, uydurma bir isim olan, gerçek ismi Kürtçe olarak “Serê Kani” olan Ceylanpınar.
“Serê Kani”; Kürtçe’de “Pınarbaşı” demek. Suriye tarafındaki “Res’el- Ayn” ismi de aynı anlama geliyor. Suriye devleti, ilçenin Kürtçe adını sadece Arapça’ya tercüme etmekle yetinirken, Türkiye devleti tamamen uydurma bir isim vermiş.
Şehrin ortasında dikenliteller var. Böylece kimi kardeş, kimi amca ve dayı çocukları, akraba olan bu insanların yarısı “TC vatandaşı” ve “Türk” olurken, öbür yarısı da “Suriye vatandaşı” olmuşlar. Bu insanların görüşmesi, konuşması, hele hele biribirlerinin evlerine misafir olmaları yasak.
Bir halkı düşünün ki, kendi evleri ile amcaçocuklarının yahut teyzeçocuklarının evleri arasında 100 – 200 m’lik bir mesafe var ama onların evlerine misafir olamıyor, arada dikenliteller olduğu için onlarla buluşamıyor, görüşemiyor, konuşamıyor. Üstelik bu en yakın akrabaları başka, kendileri de başka bir ülkenin vatandaşları... Şâirin mısrâlarına işlediği gibi tıpkı:
“Umutla söylenen türküleri vardır ülkemin
ve yüreğinde sevgi çiçekleri kızlar bilirim
ak gerdana yazılmış
ak gerdana
bembeyaz gördüklerim yanıltmaz beni
kana bulanan gelinlikler gördüm çünkü
sereserpe uzanmış umutlar gördüm
kurşunlanmış sevdâlar
uzanmışlar yüzüstü
vurulup da biteviye
dikenlitellerden atlayan çocuklar
düşerler yere
düşer yere yarınlarımız.
Uzaklardan bahseder türkülerimiz hep
hep uzaklarda ararız özgürlüğü
hep uzaklar yakın olur bize
şâhdamarımızla temas halinde
yoldaş olur bize
sırdaş olur
yüreğimdeki ayrılık acısı
yakar bedenimi alev alev
göğsümde ateş parçaları
güneşin gözyaşları.
Susuzluğumu gidermeli bu yaz yağmurları
anasütüyle beslenen çocukları
ve gözyaşıyla sulanan toprakları
vardır yurdumun çünkü
çocuklar bu toprakların geleceği
gece bırakmaz ki uyku girsin gözlerime
gecenin karanlığı sırdaşımız bizim
siyâha sevdâlıyım anlıyor musun
ve haykırırım söylenmemiş sözleri
mavi Urmiye
yeşil Çukurova
ülkemin Vankedisi gözleri.
Ağlamak isyan demektir bizde
gözler bunun için mânâlı bakar
sevdiceğimin bana bakan gözleri
göğsüme vuran iki kurşundur
ağlıyorum erkeklik sizde kalsın
gözlerimden yaşlar akar anne
iki gözyaşı nehri
yanaklarımı ıslatır
sineme dökülür
gömleğimin yakasına dökülür
dudak gibi kuru toprağa dökülür
Fars Körfezi’ne dökülür
iki nehir
Dicle ile Fırat
ülkemin gözyaşları.
Bu çeperler
bu dikenliteller anne
toprağımıza değil
onurumuza
benliğimize kazılmıştır bizim
parça parçadır yüreklerimiz
hani benim gençliğim
özgür toplumu kuracak bilincim nerde
tellerin öte yanını seyreden çocuklara baksana
intifada okunuyor gözlerinden
ve Kerbelâ’ya ağıt yakar
tarlada çalışan Zeyneb’ler
‘lê dotmam’ı söylerler hep bir ağızdan
bu türkü
bu sevdâ bizim.
Varsın duymasın çığlığımı kardeşlerim
varsın taqrîr-i sükûn olsun
uyumayıp da kapkara gökyüzüne
o sevdâlandığımız zencî geceye
Malcolm X’in gözleriyle bakan
insanları yeter bu toprakların
ve üçüncü dünyanın kavgası
négritúde
négritúde
‘siyâh güzeldir’
bu sevdâ yeter bana.”
1960 yılında böyle bir yerleşim biriminde doğuyor işte Mehmet Nuri Ekingen, Ceylanpınar’da doğuyor.
Tam 11 kardeşler; “anne – baba bir” hem de. Çocukluğundaki gibi şimdiki hali de, “bir ceylan gibi ürkek” hâlâ; bu yüzden. “Misak-ı Millî” sınırları (hudut) çizildiğinde yüreği ikiye bölünür gibi bölünen, yarım bırakılan, kötürüm kalan, bir zamanlar sürülerle ceylanların özgürce koşuşturduğu, pınarlarından hayat fışkıran, uçsuz bucaksız ovasından bereket yeşeren, Mırri Mutani Devleti’ne “Vaşşugar” adıyla başkentlik yapan, otlaklarında binbir çeşit bitki ile beslenen koyunlarından elde edilen “sade yağ”ı Osmanlı sarayının mutfağını yüzyıllarca lezzetlendiren memleketin çocuğu, küçük Nuri.
1960, 70 ve 80’li yıllarda çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını yaşadığı bu sınırın dibine sıkıştırılan “devletin çiftliği” (Devlet Üretme Çiftliği – Tarım İşletmeleri Müdürlüğü) ve DDY’nın istasyonundan başka herhangi bir çalışma alanının bulunmadığı Ceylanpınar’da geleneksel çiftçilik ve hayvancılığın dışındaki en önemli gelir kaynağı; “sınır kaçakçılığı”...
Ülkenin bütün sınırları boylarında yaşananlar Ceylanpınar’da da yaşandı. Bölünen aileler, aşiretler, yavuklular, köyler, araziler. Kız alıp vermeler. Bunlarla ilgili binlerce hikâye, binlerce dram, binlerce öykü...
Binlerce öyküyü burada anlatmaya kalkarsak bitiremeyiz. Yıllardır anlatılıyor zaten ve hâlâ bitirilebilmiş değil. Biz sadece Ceylanpınarlı yazar, ilçenin yerel yayın organı Ceylan Pınarı (www.ceylanpinari.com) sitesinin köşe yazarı M. Nuri Ekingen’in öyküsünü anlatalım siz sevgili gönüldaşlarımıza...
Ceylanpınar’da doğan küçük Nuri’nin ailesi, Ceylanpınar’a gelmeden önce Mardin’in sınır dibinde kalan merkez köyü Alakuş (Zeydê)’ta yaşamışlar. Suriye hududunun çizildiği ama daha dikenlitellerin çekilmediği yılları ve sonradan döşenen mayınlı dönemi orada yaşamışlar.
Halasının oğlu Mehmed’i anlatırmış, babası. Mehmed’in ekip biçmeye toprağı olmadığı için çareyi askerlikte gördüğü “mayın sökme”yi, geçimini sağlamak için kaçakçılara bedeli karşılığında yol açmak için kullanmaya başlar. Mehmed’in eniştesi de iyi at süren namlı bir süvari ve korkusuz bir kaçakçı. Mehmed bir gün işinden geri dönemez. Yanından ayrılmayan çoban köpeği, Mehmed’in bileğinde saati olan kolunu köye getirir. O gün köyde olanlar, o günü yıllar yılı anlatıp durdular. Mehmed’in eniştesi de kaçakçılığa çıktığı bir gece hudutta nöbet tutan askerlerin açtığı ateşle öldürülür. İkisinden de bir sürü öksüz ve iki dul kadın kalır.
Sınırın böldüğü binlerce aile uzun yıllar birbirini göremediler. Nuri’nin akrabaları Suriye’de “vatandaşlık kimliği” alamadıkları için pasaport alamıyorlardı; Nuri’nin ailesinin de – hani büyük usta Ahmet Arif’in dediği gibi - “pasaporta ısınmamıştı içleri” uzun yıllar. Bayramlarda dikenliteller ardından, uzaktan uzağa kalabalıkları yara yara, toz toprak içinde kalarak hayal meyâl görebiliyorlardı; hiç bir zaman dokunamadıkları, sarılamadıkları, koklayamadıkları akrabalarını.
Hudut boylarında kalanların yüzü hep akrabalarının olduğu Suriye tarafına dönüktü. Sınırın sıfır noktasında bulunan TMO’nun buğday silosunun üzerine çıkar, karşı taraftaki insanları meraklı gözlerle seyrederlerdi.
Nuri ve akrabaları, arkadaşları da Newruz kutlamalarının yasak olduğu yıllarda, her Newruz’da yükseklerden ve dikenlitellere yaklaşarak karşı taraftakilerin kutlamalarını imrenerek izlerlerdi. Ne pahasına olursa olsun, insanlar sürekli mayınlı alanlardan, dikenlitellerden, ölümlerden geçerek sevdiklerini görmeye, kaçakçılık yapmaya, düşmanlarıyla hesaplaşmaya, siyasî nedenlerle ve çeşitli sebeplerle geçip durdular.
Sadece insanlar geçmedi. Sadece insanlar dikenlitellerin arasında ölmedi. Hayvanlar da mayınlardan nasibini aldı. Onlar da karşıya geçerken askerlerin açtığı ateşle öldürüldü.
“Yasak” ve “suç” idi sınırı ihlâl etmek; insan veya inek, koyun, köpek, kedi, tavuk ve hatta yılan, karınca, kuş, farketmiyordu! Devletlerin, orduların, rejimlerin koyduğu kanunlara, yasaklara tüm mahlukât uymak zorundaydı! Canlıların geçişine yasaklanmıştı. İnsan veya hayvan, fark etmiyordu.
Hâlâ da öyle. Siz bakmayın birilerinin meclis kürsüsünden söyledikleri yalanlara, Ortadoğu ve Balkan başkentlerinde çektikleri nutuklara! Hâlâ da öyle... Bir tek kuşları engelleyemedi dikenliteller ve mayınlar...
Bir de pasaportu olanları. Onu da al alabilirsen. Karşıdakilerin zaten nüfûs cüzdanları bile olmadığı için almalarına doğa ve fizik kanunlarına göre imkân yok. Bu taraftakilere gelince: Al bakalım alabilirsen! Git iste istersen pasaportu. Dene! Çoğu zaman bedelini canlarıyla, bacaklarıyla, kollarıyla, bedenlerinin bir parçasını vererek ödediler.
Bu yüzden “hudut”, “ölüm” demek, “çatışma” demek, “ihbar” demek, “kalleşlik” demek, “umut” demek, “ekmek” demek, “binlerce acı öykü” demek, “dram” demek, “kaçış” demek, “kaçak” demek, “ağıt” demek, “yas” demek, “karaları bağlamak” demekti...
Böyle bir yerde doğuyor, böyle bir ortamda büyüyordu küçük Nuri. Büyüyüp büyüyüp genç bir delikanlı oluyordu. Çocukluk çağından delikanlılık çağına geçtikçe, aşkı, deli gibi sevmeyi, bir çift göz için, bir gizemli bakış için dağları yerinden oynatmayı, nehirlerin akışını değiştirmeyi, denizleri mürekkep yapmayı öğreniyordu. O artık dikenlitellerin karşı tarafına sadece amcalarının, dayılarının, halalarının ve teyzelerinin ellerini öpmek için değil, sevdiğinin kulaklarına iki çift güzel söz fısıldamak, saçlarına gül takmak için geçmek istiyordu.
Fakat sınırın karşı tarafına geçemiyordu; O da, sınırdan uzaklaşıp başka şehirlere gidiyordu.
1976 yılında, henüz 16 yaşındayken, Diyarbakır Erkek Öğretmen Lisesi’nde okurken, hiç ilgisinin olmadığı siyasî bir olaydan tutuklanıp hapse giriyor. Hapiste, en iğrenç işkenceleri görüyor; daha gencecik bir fidanken. Bir yıl sonra tahliye ediliyor.
Fişlendiği için 12 Eylül ve sonrasında defalarca gözaltına alınmalara ve işkencelere muhatap oluyor.
Çocuk denecek yaşta maruz kaldığı işkenceler ve tahliye sonrası defalarca gözaltına alınıp fizikî ve psikolojik işkencelere defalarca muhatap olmak, O’nu içine kapanık ve korkak, çekinen bir insan haline getiriyor. O’nu yakından tanıyanlar iyi bililer; hâlâ öyle Nuri Ağabey. Ürkek bir ceylan gibi, Ceylanpınarlı bu güzel insan. Rehabilite edilmediği için bugün bile hâlâ etkisi devam etmekte.
Diyarbakır’da başladığı lise hayatına, yaşadığı olay nedeniyle orayı terkedip memleketine dönerek, Ceylanpınar’da devam etmek zorunda kalıyor. Ceylanpınar’da liseyi bitirdikten sonra ailesi, “kendisini koruma içgüdüsüyle” üniversiteyi okutmuyorlar O’na, göndermiyorlar. Korku piskolojisi sadece kendisinde değil, tüm aileye sirayet etmiş, anlayacağınız.
Lise diplomasını alır almaz devlete “memur” yapıyorlar. Çok akıllı bir yol doğrusu! Buna “köylü kurnazlığı” da denebilir. Zalimin zûlmünden emin olmanın en pratik yolu, ona memur olmak!..
Tarım Bakanlığı’nda 27 yıl çalıştıktan sonra 2007 yılında emekli oluyor. Emekli olduktan sonra 15 ay boyunca Kürdistan’ın başkenti Erbil (Hewlêr)’de bir şirkette çalışıyor.
Edebiyatçı – yazar kimliğiyle içindeki tüm güzellikleri satırlara yansıtan, “korku psikolojisi”nden dolayı yıllardır söyleyemediği, dile getirmekten korktuğu güzellikleri “bir ceylen ürkekliğiyle” kaleme alan Mehmet Nuri Ekingen, memleketi Ceylanpınar’ın yayın organı olan Ceylan Pınarı (www.ceylanpinari.com) ve Mardin’in Kızıltepe ilçesinin yayın organı olan Kızıltepe Ekspres (www.kiziltepeekspres.com) sitelerinde köşe yazarlığı yapıyor.
Şu anda Bursa’nın İnegöl ilçesinde yaşıyor. Evli olan M. Nuri Ekingen’in 3’ü kız 2’si erkek 5 çocuğu var. Bu güzel insanla yakından tanışmanızı şiddetle tavsiye ederim fakat evlerine misafir olmanızı hiç mi hiç tavsiye etmem. Çünkü giderseniz, en küçük kızı Fatma Nur’u yiye yiye bitirirsiniz. Dayanamazsınız, kendinizi tutamazsınız.
İnegöl’de bir “doğaseverler” grupları var ve yıllardır orman orman, dağ dağ dolaşıyorlar. Trekking yapıyorlar. Doğada yürüyor ve değişik etkinlikler düzenliyorlar.
“Çevre bilinci” oldukça gelişmiş olan M. Nuri Ekingen, gerçek bir “çevre dostu”. Çevre konusunda hassas bir insan.
Gezmeyi ve doğayı çok seviyor. Fakat dünyada en sevdiği şey, dostlarıyla sohbet etmek. Çünkü sohbetlerini “gönül dili”yle yapıyor:
* * *
1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bu ülkede Batılı mânâda tam bir demokrasi ve düşünce özgürlüğü olmuş olsaydı, çok şeyler söylerdim, söylemek isterdim. Bu ülkede sırf düşüncesi, fikri, söylemi, özlemi, dili, etnik kimliği resmî ideolojiden farklı olduğu için sayısı dahi bilinmeyen o kadar çok “insan” akla hayâle gelmeyen insanlıkdışı uygulamalara maruz kaldı ve kalıyor ki, doğrusu söylemek istediğimi, içimden geçeni tam olarak söyleyemiyorum. Buna ister “otosansür” deyin, ister “korkaklık” deyin, ne derseniz deyin! Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne bu ülkede insanlar o kadar korkutulmuş ve sindirilmiş ki, devlet ve devletin gönüllü fedaileri demokrasiyi özümsemedikçe korkarım kimse gerçek fikrini ve görüşünü tam olarak söyleyemeyecektir. İsimleri değiştirilen yerleşim yerleri tabiî ki inkâr ve asimilasyon politikalarının sonucudur. İttihatçı zihniyetin bir ürünüdür. “Tekleştirmek” ve “Türkleştirmek” için değiştirilmesi gereken ne varsa değiştirildi. Koca ülkeyi tek bir renge boyamak istediler.
İnsanın içini karartan gri bir renge.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
Bu ülkeyi perde gerisinde ve zaman zaman perdeyi çekip öne çıkarak apoletleriyle açık açık yönetenler demokrasiyi asla istemediler. Demokrasi ve şeffaf yönetimle bugüne kadar sürdürdükleri politikaların sonlanacağını biliyorlardı. Dikkat ederseniz, AK Parti hükûmetinin demokratik açılımına ve demokrasi için atılan adımlarına şiddetle karşı çıkıyorlar. İsimleri gayr-i insanî ve hiçbir hukuka sığmayan bir biçimde despotça kaldırılan yerlerin isimleri geri verilmelidir. Hükûmet geçmişte uygulanan faşizan politikaların arkasında durmuyorsa eğer isimleri iade edecektir. İade etmiyorsa eğer demokrasi için umudumuz başka baharlara kalmış demektir.
İmza kampanyasına ülkenin normalleşmesi umudu ve isteği ile katıldım. Normalleşme ve demokratikleşme için atılan her adımın yanındayım.
3 – Mehmet Nuri Ekingen, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
Sıfırdan bir köy kurma imkânım olsaydı, ismini “Gûndê Mrovatî” koyardım. Türkçe karşılığı “İnsaniyet Köyü”.
Bu köyün bugüne kadarki köylerden bir farklılığı ve günümüz insanına uygun olması için bu ismi verirdim. Bütün insanlara açık bir köy. Evrensel bir köy. Farklı dillerin konuşulduğu, farklı etnik kökene ait rengâreng insanların barış ve insan kardeşliği muhabbetiyle yaşadığı bir köy olsun isterdim. Kavganın ve vahşî rekabetin olmadığı bir köy. Herkesin birbirine karşı saygılı davrandığı bir köy. Silâhın yasak olduğu bir köy. “Savaş” kelimesinin yasak olduğu bir köy. Dışlanma, horlanma, aşağılanma gibi sözcük ve uygulamaların bilinmediği bir köy olsun isterdim.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
Ülkemde sadece doğduğum yeri görmüş olsaydım tereddütsüz Ceylanpınar derdim. Ama o kadar çok şehir gördüm ki, hangisini desem diğerine haksızlık etmiş olurum. Bugüne kadar gezdiğim, gördüğüm yerlerin kendine özgü farklı güzellikleri, özellikleri var.
Karadeniz’in tümü kendine özgü harika şehirlerle bezenmiş. Ege, Marmara, Akdeniz, Trakya, Doğu Anadolu’da eşi benzeri olmayan şehirler var. Çocukluğumdan beri âşık olduğum İstanbul var. O’nun neyi sevilmez ki? Ama Diyarbekir, Mardin ve Rîha, bu kadim şehirler bambaşka. Dedim ya, hangisini öne çıkarırsam diğerlerine haksızlık etmiş olurum. Şehirler konusunda sevgim sınırsızdır. Dünyanın bütün şehirlerini seviyorum. Bütün güzel insanlarını sevdiğim gibi.
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Dicle ve Fırat’ı birbirinden ayıramam.
Amed’in kadim surlarından bakarken Hevsel Bahçeleri’ne, Kırklar Dağı’na, on gözlü Taş Köprü’ye Dicle’nin narin ve utangaç bir genç kız gibi sessiz, sedasız süzülüp gidişini görürsünüz. Âşık olursunuz.
Baraja dizine kadar gömülen Halfeti’den tekneyle Rumkale’ye, oradan Beresil köyüne giderken Fırat’a hayran olursunuz.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Mehmet Nuri Ekingen olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Bir tanesi yeter. Sakın ikincisi olup insanlara haksızlık etme.
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
Birlikte yaşadığımız gezegen hepimizin ortak evi, ortak bahçesi, ortak gemisi. Ve hepimiz insanız. İnsan olduğumuzu unutmayalım. Bugüne kadar birbirimize yapmadığımız kötülük kalmadı. İnsanlık bu mu? İnsanlık buysa devam edelim. Yok insanlık bu değilse, kötülük illetinden kurtulmanın yolunu birlikte bulalım. ACİLEN!!!
Söyleşi ve Biyografiler: İBRAHİM SEDİYANİ
İmza kampanyasına ulaşmak için:
http://www.ufkumuz.com/imza/